İtirazlara Cevaplar 1

 

Evet, sırası gelen gidiyor. Toktamış Ateş de ölmüş. “İnna lillah ve…” 
 
Hiç şüphesiz herkesin gittiği yere biz de gideceğiz. Bunun istisnası yok. Olsaydı, Sevgili Peygamberimiz (sav)  için olurdu. 
 
Hoş, olsaydı bile acaba o kalmak ister miydi? 
 
Hayır, istemediği bilinen bir şey. O iki şey arasında tercihi istendiğinde çoktan “Tefik-i a’lâ’yı, yani Yüce dostluğu” tercih etmişti…
 
Toktamış Ateş’e gelmeden daha Mehmet Ali Birand’ın meselesini bitiremedik. Bu konudaki bir önceki yazımızdan dolayı bazıları yorumlarında ve maillerinde sormuşlar: “Sen ölmeyecek misin?” diye. Buna “hayır” demek küfürdür. Hiç şüphe yoktur ki ben de öleceğim ve bunu her gün anar, üstünde tefekkür ederim.
 
Neyin küfür, neyin İslam olduğunu bilmeyen bazı zavallılar bize uzun uzun nasihat da etmişler erinmeden. Zararı yok, hoş görüyle karşılarız. Yeter ki cevaplarımızı ciddiye alsınlar.
 
Kimisi de hakaret etmiş utanmadan. Hem Müslüman, hem de İslam’ı anlatan bir Müslüman yazara hakaret ve sövmek, nasıl bir iman, ahlak, terbiye ve takva işidir? Söven, kendi seviyesini göstermiş olur.
 
Bir yazıyı, bir fikri tenkit edebilirsiniz. Ama hem delil ile, hem de nazik ve kibarca. Haklı iseniz ne alâ. Değilseniz, yanlışınız söylenir. Fakat her şey edep ve terbiye içinde olur. Edepsiz olan baştan kaybeder.
 
“Ölülerimizi hayır ile yad etmeliymişiz.”
 
Evet, öyledir. Ama ölülerimize. Ebu Leheb ve Ebu Cehil’i de hayırla yâd edelim mi? Etmeyen ayetleri ne yapacağız? İnkar mı edeceğiz?
 
“Kimsenin küfrünü bilmezmişiz” 
 
Tamam, ama adamın kendisi derse ne yapacağız? "Budistlik mi, Müslümanlık mı, Hıristiyanlık mı daha iyi diye sorarsanız, benim için fark etmez" diyene ne diyeceğiz? “Yok ya, sen öyle demezsin” diye diyeni mi yalan sayacağız?
 
Bu vesile ile bazen yazdığımız bir gerçeği bir kere daha ifade edelim. Bizi devamlı okuyanlar bilir ve bu tür yazılarımızı hatırlarlar. Bir insanın Müslüman olması yetmez, Müslüman kalması da gerektir. Anadan doğma müslümanlık da olmaz, kafirlik de. İnsan fıtrat üzere doğar. Fıtrat İslam’a ayarlıdır. Ama sonra yanlış telkin, yanlış eğitim ve çevre ile insan bir din seçer. Bundan dahi vazgeçerek başka bir dine, inanca, ideolojiye girebilir. Yani Müslüman kafir, kafir de Müslüman olabilir.
 
Şimdi bizi bilmeden tenkit eden kardeşlerimize akaid ilminden bir bölüm aktaralım. Aktaralım da hem kendi imanlarını korumaya, hem savundukları insanların iman durumunu düşünmeye, hem de bu tür dalalete yönelme tehlikesinde olanlara uyarmakla hizmet edelim.
 
Müslüman olduktan sonra dinden çıkılmaz diye bir kural yoktur. Peki, hangi durumlarda bu gerçekleşir? Akaid kitaplarımız “İmanın sağlıklı ve geçerli olasının şartlarını” genellikle üç maddede özetlerler:
 
1.İman, hayattan ümit kesildiği ölüm anında olmamalı.
 
2.Hiç bir iman esası inkar edilmemeli, yalanlanmamalıdır. İman bir bütündür, bölünme ve parçalanma kabul etmez. Birini inkar, tümünü inkar gibidir.
 
3.Dini hükümlerin, kanunların, emir ve yasakların, iman esasları gibi güzel ve faydalı olduğuna, fert ve toplumun dünya ve ahiret saadetini temin ettiğine kesin inanmalı, bunları yaşamada inat ve kibirlilik göstermemeli, bunları zamansız, faydasız, hikmetsiz, çirkin, çağdışı, gericilik ve yobazlık olarak görmemeli, hakaret edip aşağılamamalı, ne bunlarla, ne de bunlara inanıp yaşadığı için Müslümanlarla alay etmemeli, küçük görmemeli, hafife almamalı ve gıcık kapmamalıdır.
 
Aksi takdirde, kendini mü’min saysa da O, Allah ve Müslümanlar katında mü’min değildir. Bu, Allah adına ahkam kesmek değil, Allah’ın ölçülerini ortaya koymaktır.
 
Bu açıklamalar her ilmihal kitabının başında vardır. Öyle ulaşması zor, bilinmesi teknik bir konu da değildir. Bu kadarcık olsun bilmeyenin din, iman adına konuşması, hele hele bilenleri ve uyaranları kınamaya kalkışması, abesle iştigalden öte zırvalamaktır.
 
Aman bunlar ne kadar da çoklar!
 
Yadırganmaz, çünkü burası İslam’a savaş açan bir sistemin ülkesidir.
 
 
Tüm Yazılar