Yasama Ve Yargıda İnkâr

Kur’an ayetlerinden ve tefsirlerinden anlaşılan odur ki, ataların, liderlerin, bilginlerin koymuş oldukları kanunlar eğer Allahın kanunlarına aykırı ise, bu kişiler bu işleriyle kendilerini ilah, rab olarak ortaya koymuşlardır demektir. İşin ilk önce belirtilmesi gereken yanı budur. Çünkü bu hüküm koyma işinde Yüce Allah kimseye yetki vermemiş, tamamen kendine ait olan bu hususa kimseyi ortak etmemiştir. İslam dini açısından olay gayet açık, net ve kesindir. Bu kişi­lerin kendilerine açıktan “rab” veya “ilah” demeleri ve insanların kendilerine öyle hitap etmelerini isteyip istememeleri önemli değildir. Bu takdirde onların adı Kur’an’da "tağut" olarak belirlenmiştir.[1] Her müminin onları inkâr etmesi kesin olarak emredilmiştir.[2]  

İşin ikinci önemli yönü, böylesi tağutların Allahın emir ve nehiylerine aykırı olan emir ve nehiylerine her hangi bir insan inandığı ve kabullendiği zaman, onları Rab olarak kabul etmiş demektir. İlah olarak onlara tapmış demektir. Bunu ister açıktan ifade etsin, isterse etmesin. Eğer bu kişi aynı zamanda Allaha da inanıyorsa, hem Allaha, hem de Allah yanında ayrıca O’na ortak koştuğu başka ilahlara, tanrılara, rablara da inandığından, ilahlarını çoğaltmış, böylece şirke düşerek "müşrik" olmuştur. Mümkün olsa da bu müşrik’in şirki ile o tağutun küfrü terazilerin karşılıklı kefelerine konsa da tartılsa, herhalde eşit geldiği görülecektir.

Tefsirlerde bu konu gayet açık olarak yazılmıştır. İşte size demin bahsettiğim ve hemen yanıbaşınızda bulabileceğiniz Türkçe bir tefsirden, “Hak Dini Kur’an Dili”nden aynen aktarıyorum:

"Bu rivayetler şunu ispat eder ki, herhangi birini "Rabb" itti­haz etmiş olmak için ona behemahal "Rab" namını vermiş olmak şart değildir. Allahın emrine muvafık veya muhalif olduğunu hiç hesaba almayarak onun emrine itaat etmek ve alelhusus ahkâma müteallik olan hususlarda onu vaaz-ı ahkâm ve hukuk (yani kanun koyucu) gibi tanıyıp da o ne söyler, ne emrederse hak oluverir gibi farz etmek, ona itaatte Allahın emir ve hükmüne muhlefeteylemek, onu Allah’tan başka “Rab”  ittihaz eylemek, ona tapmak demektir."[3]

Bu tür sapkınlıklar her çağda görülen dalaletlerdendir. Allahın haram kıldığı şeyleri idareciler daha çok da hukuk bilginleri marifetiyle helâl kıldılar.  Allahın "yapmayın" dediği şeyleri emrettiler, "yapın" dediklerini de yasakladılar veya emir olmaktan çıkardılar. Mesela içki, kumar, zina gibi kesin haramlar yasak olmaktan, zekât, öşür, hac ve sair emirler de emir olmaktan çıkarılırsa, ayette ifade edilen şirk gerçekleşmiş demektir.   

Aslında âlimler, Allahın emirlerini açıklayıp uygulayan, Onun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimselerdir. Bunun ötesinde sanki onlar dinde yetki sahibidirler ve Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya salahiyetlidirler demek, öyle inanıp onlara öyle sevgi beslemek ve itaat etmek, yahudi ve hırıstiyanlar başta olmak üzere sapıtan ve gazaba uğrayan bütün kavimlerin acı akıbetine yuvarlanmaktır. Yani âlimlerin ve yöneticilerin Rab, ilah, tanrı kabul edilmesi sapıklığıdır. Sırf dinin bu hükmünü bilmeyen nice Müslümanlar imanlarını kaybetmişlerdir de haberleri yoktur. Böyle bir zamanda alimlerin dinde hiçbir şeyi gizlemeden onu insanlara anlatması daha bir önem kazanmıştır.



[1] Tağut hakında Kur’an!da geçen açıklamalar için bkz. Bakara 256-257, Nisa 51-76, Maide 60, Nahl 36, Zümer 17.

[2] Nisa 60

[3] Elmalılı, age. 4/ 2512.

Tüm Yazılar