İslamiyat Kategori
Ticaret Ve Çalışma Hayatı

İÇİNDEKİLER

1-Haram olan şeyleri satmak

2-Bir yanı meçhul satış

3-Narh koyma

4-Fahiş fiat

5-Fiatlarla oynamak(ihtikar, kabz-ı mallık, komisyonculuk ve hileli artırma)

6-Aldatma

7-Yemin

8-Eksik ölçmek ve tartmak

9-Çalınan ve gasbedilen malı satınalmak

10-Borçluluk

11-Faiz yasağı ve hikmetleri

12-Enflasyon

13-Organ nakli

14-Kan vermek ve kan satmak

15-Memurun hasta olmadığı halde rapor alması

16-Tırafik kazaları ile ilgili meseleler

17-Sanatkara mal sipari vermek

18-Vade farkı

19-Selem

20-Satışı artırmak için hediye vermek

21-Satılan malda bulunması gereken nitelikler

22- Rüşvet

24- Parayı koruma ve artırma yolları

A-Caiz olan yollar

a) Özel finans kurumları

b) Tüccar ve esnaf ile kar-zarar ortaklığı

c) Hisse senedi

d) Altın ve  dövize yatırım

e) Kar ortaklığı

B-Caiz olmayan yollar

1-Tahvil

2-Dövize endeksli tahvil ve döviz karşılığı borç alma

3-Para faizsiz mülk icarsız.

 

TİCARET VE ÇALIŞMA HAYATI

 

Muâmeleden maksat mal, menfeat ve hizmet mübadelesinin çeşitli şekilleridir. Toplu halde yaşayan insanlar, muâmeleden uzak kalamazlar. Bu sebeple İslam hukuku, muâmelâta geniş yer vermiştir. 

Alış Veriş

 

İslâm alış veriş de dediğimiz ticareti meşru ve makbûl saymıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “"Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı."[Bakara, 2/275]

Hadîs-i Şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir: "Güvenilir, doğru ve müslüman tacir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir."[ İbn-i Mâce, Ticârât, 1]


“Bey’i” Arapçada “alış veriş” demektir ve bu bir akittir.  Kısaca tarifi, “değeri olan bir malı yine değeri olan başka bir mal veya para karşılığında değiştirmektir.” Alış-veriş tarafların karşılıklı onayı ile yani icab ve kabûl ile gerçekleşir. İki taraftan biri malı, diğeri karşılığı olan para veya kıymet taşıyan başka bir malı ele geçirmeleri netîcesinde satışın gerçekleşir. Bütün akitlerde şu dört unsur belli olmalıdır: alan, satan, mal, fiat. Bu arada mal da fiatı da belli olmalıdır ki nizah ortadan kalksın, insanlar ihtiyaçlarını rahatça karşılasınlar.


Alış-verişlerde satış akdinin yazı ile tesbiti iyidir. Anlaşmazlık anında elde belge olur. Ancak emir veya şart değildir. İcab ve kabul olunca alış-veriş kesinleşir tek taraflı cayma hakkı yoktur. Ancak alıcı veya satıcı pazarlık devam ederken alış-verişten cayabilirler. Alış-veriş, kabz yani malı teslim alma ile tamam olur. Böylece alıcı, mala; satıcı da paraya sahip olur.


Alış veriş yapanlardan bi­risi malı almak isterse, diğeri muhayyerdir, yani serbesttir; isterse o mecliste kabul, isterse aynı mecliste reddeder. Kabulden evvel hangisi meclisten kalkarsa icap bozulur. İcap/satın almayı isteme ve kabul/malı satmaya razı olma tamamlandıktan sonra alış veriş ke­sinleşir, satıcı ve alıcıdan hiç birisi kusur veya görmezlik muhayyerliği hariç, artık cayamaz.


Peşin ve veresiye alış veriş caizdir. Veresiye   ile   caiz   olunması, müddetin malûm olunmasına bağlıdır, eğer müddet muayyen olursa caizdir. Beyide fiat/semen mesela “on lira” gibi mutlak olarak zikredilirse, o beldenin  parası kabul olunur. Eğer paralar çok çeşitli olur da birisini tâyin etmezlerse, alış veriş fasit olur.


Genel olarak İslâm, ticarette belirli bir kâr haddi koymamıştır. Bu yüzden alış verişte belli bir kâr sınırı yoktur. Yalnız bu kârın ğabn-i fâhiş/aşırı aldatma olmaması gerekir. Kâr oranı satılan malların cinsine, özelliklerine ve şartlara göre değişir; Bazı mallarda düşük bir kâr haddi yeterlidir. Toptan satışlarda ve değeri yüksek olan mallarda olduğu gibi. Bazı mallarda ise bu oran normal tutulur. Bozulma ihtimâli olmayan mallar, perakende satışlar vs. gibi. Bazı mallarda da kâr oranı yüksek olur. Bozulma oranı fazla çeşitli riskleri mevcut olan mallar gibi. Fakat her şeyden evvel bu bir vicdan işidir. Pazarlık yapmak caizdir, helâldir.


Bir mümine düşen, haram kılınan mallar ile alış veriş yapmamaktır. Allahû Teâla (cc) bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav) şarabla ilgili olarak “müminlere içilmesini haram kılan Allahû Teâla (cc) satılmasını da (alışverişini) haram kılmıştır" buyurmuştur. Örnekleri çoğaltabiliriz. Mesela mümin bir kasap; şeri şerife göre kesilmeyen herhangi bir hayvanın etini satmamalıdır. Mesela şarap, domuz eti, kan, put ve bunun gibi maddelerin satışı batıl/haramdır. Yine çalınan veya gasb edilmek suretiyle elde edilen bir malı piyasaya sokmak da caiz değildir. Kim bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa; onun günahına ve alçaklığına ortak olmuştur.

 

Muhayyerlik Ve Çeşitleri

 

Alıcı veya satıcı, satışın gerçekleşmesini bazı şartlara bağlayabilirler, bu caizdir. Böyle alışverişlere muhayyer satış denir. Muhayyerliği şart koşan, şartlar gerçekleşmeyince alış-verişi bozabilir. Peygamberimiz böyle alış-verişler hakkında şöyle buyurur: "Alıcı ve satıcı alış-veriş yaptıklarında, birbirlerinden ayrılıncaya kadar pazarlıktan dönmekte muhayyerdir, veya alış-verişleri muhayyerdir. Eğer alış-verişlerinde muhayyerlik varsa alış-veriş (muhayyerlik şartları ile) gerçekleşmiş olur."[Müslim, Büyû, 10.]

 

Muhayyerlikte üç gün ve daha az zaman şart edilebilir. Ebû Hanife’ye göre üç günden fazla muhayyer­lik caiz değildir. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre ise “belli bir müddet” söylen­diği zaman caizdir.


Satıcının muhayyerliği, satılan malın onun mülkünden çıkması­na mâni olur, o halde eğer o malı müşteri götürürse ve müşterinin elinde helak olursa müşteri ancak onun kararlaştırmış oldukları fiyatıyle değil, kıymetiyle sorumlu olur.


İki imama göre, müşteri, o malı mülk edinir, eğer müşterinin elinde helak olursa, aralarında kararlaştırılmış fiyatı vere­cektir. Eğer o mal kusurlu olursa hüküm yine böyledir.


Taraflardan kim caymayı şart kılarsa müddetinde cayabildiği gibi satışı da kesinleştirebilir. Diğerinin olmadığı bir yerde satışı ke­sinlikle kabullendiğini söylerse, caizdir. Bozmak ise ancak diğerinin bulunduğu bir yerde bozabilir. Kendisine caymak hakkı olan zat ölürse, hakkı iptal olunur, varislerine intikal etmez.

 

Görmek Suretiyle Muhayyerlik

 

Görmediği bir şeyi satın almak câizdir, fakat gördüğü zaman ca­yabilir; isterse kabullenir, dilerse reddeder. Kişi, görmediği malını sa­tarsa, bilâhare gördüğü zaman cayamaz.


Satın aldığı evin odalarını görmeyip de ancak salonunu gö­rür de alırsa caymak yoktur. Körün, alış verişi caizdir. Satın aldığı zaman aldanmış ise  cayabilir. Eğer satı­lan mal ellenmekle bilinir cinsten ise, kör de onu elleyerek alırsa veya koklanmakla bilinen bir malı koklayarak alırsa veya tatmakla bilinen malı tadarak alırsa, artık cayamaz. Arazide, kendisine vasıfları söylenmedikçe caymak hakkı düş­mez.


Başkasının mülkünü satarsa, mülk sahibi muhayyerdir, dilerse satışı onaylayarak caiz kılar, dilerse fesheder. Bu şekil satışın caiz kılınması ancak satılan malın varlığına ve satış yapan iki tarafın caymamalarına bağ­lıdır.


Bir şeyi görüp, aradan bir müddet geçtikten sonra onu satın alır­sa, eğer gördüğü keyfiyet üzere ise caymak hakkı yoktur, şayet bo­zulmuş olduğunu görürse cayabilir.

 

Kusur Suretiyle Muhayyerlik

 

Alıcı, satın aldığı malda, bir kusur görürse muhayyerdir, dilerse konuşulmuş olan bütün fiyatla kabul eder, dilerse geri verir. O malı kabul etmek, ancak kusur için verilen paranın bir kısmını geri istemek yoktur.

Tüccarların nazarında fiyatın düşüklüğünü icap ettiren her şey, kusur sayılır.

 

Fâsîd/Bozuk  Alış Veriş 

 

Satılan veya fiyat olarak verilen eşyanın birisi veya her ikisi ha­ram olursa alışveriş bozuktur. Murdar olmuş et, kan, şarap veya domuzla yapılan alış veriş gibi...

Sudaki balık, havadaki kuş gibi ele geçmemiş malın satılması caiz değildir.

 

İkâle/Satışı Kaldırmak

 

İkâle yapılan alış verişi kaldırmaktır. Alış veriş yapanlar isterlerse bu alış verişi yok sayarak kaldırabilirler. Fiyatın yok olması ikâlenin sahih olmasını engellemez. Satılan mal helak olmuşsa, artık ikale olmaz. Satılan malın bir kısmı helak olursa geri kalan diğer kısmında yine ikâle caizdir. 

Satıcının, alıcıya sattığı maldan daha fazlasını ikram olarak vermesi caiz olduğu gibi, alıcının da, verdiği fiyattan daha fazlasını satıcıya vermesi caiz­dir. Sermayeden eksiltmek de caiz olur.  


İslam Fıkhında muâmelelerden bazılarını helal haram açısından açıklamaya çalışacağız:

            1-Haram olan şeyleri satmak:

İslam, haram olan şeylerin alım ve satımını da haram kılmıştır. Dînimiz, bütün kötülüklerin yollarını kapamak ister. ”Harama vesile olan şey de haramdır”kâidesi meşhurdur. Bu sebeple kumarhane açmak, içki ticareti yapmak harama vesile oldukları için, haramdır. Eğer bunlar önemsenmez, çarşı pazarda satılmasına, ticaretine izin verilirse, kötülük yaygınlaşır, bu haram fiilleri işlemeyenler de işlemeye başlar. Peygamber Efendimiz şöyle buyruyor: “Allah ve Rasulü içki, meyte(kendiliğinden ölmüş hayvan) , domuz ve put satışını haram kılmıştır. Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar. ”(Buhârî) .

            2-Bir yanı meçhul satış:

Fıkıh kitaplarında cehâlet, garar diye ifade edilen şey: Akdin unsurlarından biri meçhul(bilinmeme) kalan, yahut gerçekleşmesi şüpheli bulunan satıştır. Eğer bu bilinmezlik, arada anlaşmazlık çıktığı takdirde, çözüm ve icrayı imkansız kılacak ölçüde ise, satım akdi fâsittir. Sürüden belirlenmemiş bir koyunu, denizdeki balığı, havadaki kuşu vb. şeyleri satmak buna örnektir. Peygamber Efendimiz anlaşmazlık çıkmasın, bir taraf zarara uğramasın diye bu nevi satışları yasaklamıştır.

Her şüphelinin satışı da yasaklanmış değildir. Çünkü öyle alış verişler vardır ki, şüpheli olmaktan kurtulamaz. Mesela bir ev satınalmak isteyen kimse, onun temeline ve duvarlarının iç kısmına bakamaz. Bunda Bir beis yoktur. İslam’ın yasakladığı alış veriş düşmanlığa, anlaşmazlığa sebep olan alış veriştir.

            3-Narh koyma:

İslam prensip olarak piyasaya müdahale etmez. Arz ve talep gibi tabîî ve iktisâdî kâideler içinde pazarı serbest bırakır. Nitekim Peygamber Efendimiz zamanında fiatlar yükselmiş, narh koyarak fiatları belirlemesi için kendisine baş vurmuşlardı. Rasulüllah şöyle buyurdu: ”Fiyatı belirleyen, bolluk, darlık ve rızık veren Allah’tır. Şüphesiz ben-hiçbir kimsenin benden talep edeceği mal ve can hususunda bir haksızlığım olmadan-Allah’a kavuşmak emelindeyim. ”(Tirmîzî) .

Ancak fertler bu hürriyeti, toplumun zararına olacak şekilde  kötüye kullanırlar, ihtikar, stokculuk, lüks tüketimi körüklemek gibi yollara saparlarsa, müdahale ve sınırlama zarûrî olarak caiz görülmüştür. Bununla beraber maliyetinin altında, sahibini zarara sokacak şekilde fiyat belirlemek caiz değildir. Eğer mal sahipleri, halkın şiddeli ihtiyacına rağmen, yüksek ve fahiş fiyatla mallarını satmaya kalkışırlarsa, devlet müdahale ederek makul bir fiyatla satmaya mecbur edebilir. Kamunun menfeati, kişinin menfeatinden önce gelir. Ayrıca iyiliği emir, kötülükten nehiy prensibi, piyasaya müdahaleyi gerektirir.

            4-Fahiş fiyat:

Bir malın normal piyasa değerinin çok üstünde veya çok altında satılmasına fahiş fiyat denir. İslam’da kâr için belli bir sınır konulmamakla birlikte, alış verişlerde; yalan, hile, malın ayıbını gizleme, malı kendisinde bulunmayan vasıflarla övme yasaklanmıştır. Böylece alış veriş yapanların, hileli yollarla birbirlerini aldatması ve bu yolla malın çok yüksek veya çok düşük fiyatlarla satılması caiz görülmemiştir.

İslam, kesin bir kâr sınırı getirmeyince, piyasa ihtiyaca göre kendiliğinden oluşmaktadır. Bu durumda fahiş fiyatın sınırı nedir? Hanefilerin yaygın tarifine göre fahiş fiyat, bilir kişilerin belirlediği fiyattan, çok fazla veya çok eksik olarak alınıp satılması ile gerçekleşir. Hanefilerden Nusayr b. Yahya fahiş fiyatı; gayr-ı menkullerde yüzde yirmi, hayvanlarda yüzde on, menkullerde yüzde beş olarak sınırlamış ve piyasa fiyatlarının üzerinde bu oranlar aşılarak alım satım gerçekleşirse, fahiş fiyat da gerçekleşir. Mecelle de, bu ictihadı benimsemiş ve kanunlaştırmıştır.

İslam’da fahiş fiyatın sınırlandırılmamasının sebebi, zannımca nisbetlerin tesbitinin şehirlerin, bölgelerin örflerine bırakılmasıdır. Mezhep müctehitlerinin, birbirinden farklı tesbitlerde bulunmalarının sebebi de bu olsa gerektir. Gerçekten ekonomik bakımdan kalkınmış, paranın değerini korumayı, hatta sürekli olarak yükselmeyi başarmış olan ülkelerde, fiyatlar çoğu zaman istikrarlıdır. Toplum böyle bir ekonomide uzun süre, bazen  yıllarca piyasa fiyatının dışına çıkılmasına razı olmaz. Fakat paranın sık sık değer kaybettiği ve eşya fiyatlarının sürekli olarak arttığı bir ekonomide, insanlar fiyat değişikliğine alışırlar. Bu yüzden mesela yüzde beş olan menkul eşya fiyat oranı, önemini kaybeder.

Diğer yandan piyasa fiyatı veya rayiç bedel konusunda, kendi başına özelliği olan ve piyasa oluşturan belde, şehir, kasaba veya bir şehrin farklı özellikleri bulunan çarşı, pazar ve semtleri, kendi içerisinde değerlendirilmelidir. Mesela bir mal işportacıların veya düşük kira ödeyen barakaların yaygın olduğu bir yerde ucuz fiyatla satılırken, aynı  mal varlıklı kesimin alış veriş yaptığı, yüksek kiraların ödendiği mağazalarda dikkat çekecek ölçüde pahalı olabilir. O halde fahiş fiyat, kendi bölge ve şartlarında oluşur.

            5-Fiyatlarla oynamak:

İslam’da mukavele ve piyasa hürriyeti esas olmakla beraber, hürriyet mutlak değil, toplum menfeati ile sınırlıdır. Fiyatların sun’î olarak artmasına sebep olanlar hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Pahalılığı artırmak için, müslümanların fiyatlarına müdahale eden kimseyi, kıyamet gününde büyük bir ateşe oturtmayı, Allah üzerine almıştır. ”(Ahmed b. Hanbel) .

Üretimin az, tüketimin fazla olması gibi tabîî âmiller dışında, fiyatların artması, bazı müdahalelerle olmaktadır. Bunlardan bir kaçını örnek olarak zikredelim:

            a) İhtikar (Karaborsacılık) :

İhtikar, bir malı fiyatı artınca satmak üzere piyasadan çekmek, stok etmek veya piyasaya sürmemektir. İlk müctehitler, ihtikar konusunda daha çok insan ve hayvan gıdası üzerinde durmuş, bunların ihtikârının haram olduğunu ifade etmişlerdir. Bunun sebebi, ihtikârı yasaklayan hadislerin bir kısmında “taam”kelimesinin geçmesidir. Ancak hadisler, bu yasağın yalnızca yiyeceklere değil, müslümanların bütün ihtiyaçlarına şamil olduğunu göstermektedir.

Peygamber Efendimiz buyurur: ”Pazara mal getiren merzuk, ihtikar yapan mel’undur. ”

”Yiyecek maddelerini istif edip kırk gece saklayan karaborsacı Allah’tan, Allah da ondan uzaktır. ”

“Muhtekir ne kötüdür. Ucuzluk haberini aldığı zaman üzülür, pahalılık haberini aldığı zaman da sevinir. ”buyurmuştur. (et-Tâc)

İlim adamları, bu hadislerden hareketle, ihtikârın haram olması için iki şart öne sürmüşlerdir:

1-İhtikâr yapıldığında, halkın zarar görmesi.

2-İhtikâr yapanın maksadının, fiyatları artırmak ve kat kat para kazanmak olmalıdır.

            

            b) Kabzmallık ve komisyonculuk:

Rasulü Ekrem, şehirdeki satıcının, köylü malını, pazara gelmeden teslim alarak, sanra da azar azar pahalı satmasını yasaklamıştır. Bu yasağın amacı şudur: Üreticinin malını, doğrudan pazara getirmesini sağlamak, başkalarının araya girmesini önlemek, böylece fiyatların sun’î olarak artmasına mânî olmaktır. 

Maksat bu olduğuna göre, fiyat artışına sebep olmayan hizmetler, yardımlar, aracılıklar, pazarlama ve dağıtım işleri yasak değildir. Üreticinin malını tüketiciye arzeden, satıcıya müşteri bulan ve bunun içinde belirli bir ücret  veya yüzde  alan  hizmetler caizdir. 

Buhârî’nin zikrettiğine göre: İbni Abbas, İbni Sirin, İbrahim Nehaî ve Hasan Basrî gibi selef müctehitleri, simsar ücretinin caiz olduğunu; ”şunu sat, şu kadardan fazlası senin veya kârı ortak”demekte bir sakınca olmadığını ifade etmişlerdir.

            c) Hileli artırma:

            Bir kimsenin malı almak niyeti olmadığı halde, üçüncü şahısları aldatmak için, değerinden fazla fiyat vermesi caiz değildir. Peygamber Efendimiz bu tür bir alış verişi yasaklamıştır. Rasulüllahın menettiği”neciş” şöyle açıklanmıştır: Mal almak niyeti olmadığı halde, üçüncü şahısları aldatmak için değerinden fazla fiyat vermek. (Buharî) .

            Açık ve kapalı artırma veya eksiltmelerde yapılan hileler de bu hadisin hükmüne dahildir.

              6-Aldatma:

Peygamber Efendimiz bir gün pazarı dolaşırken, tahıl satan birisinin yanına gelmiş ve elini tahılın içine daldırmış, altının ıslak olduğunu görünce sormuş: ”Ey tahılın sahibi bu nedir? Adam: ”Yağmur ıslatmıştı. ”deyince Peygamber Efendimiz: Halkın görebilmesi için, ıslak olanı üste getirseydin ya? ”Bizi aldatan, bizden değildir. ”buyurmuştur. (Müslim) .

Hadisin son cümlesi, hile konusunda bir düstur mahiyetindedir. Reklam, malı tanıtma sınırını geçer, işe yalan ve abartma karışırsa, hile ve aldatma gerçekleşmiş olur ki, haramdır

            7-Yemin:

Peygamber Efendimiz tüccarı, genel olarak yeminden, husûsî olarak da yalan yere yeminden menetmiştir. Bir hadiste: ”Yemin, malı harcama, bereketi mahvetme sebebidir. ”buyurmuştur. (Buharî) . Bilhassa alış verişte fazla yemin etmek mekruhtur. Çünkü yemin, bir yönden müşterinin kalbine aldatılma şüphesi sokar, diğer yönden de Allah’ın ismine ta’zim etme hissinin kalpten silinmesine sebep olur.

            8-Eksik ölçmek ve tartmak:

            Ölçme ve tartma konusunda elden geldiği kadar dürüst davranmak, hile yapmamak, eksik ölçü ve tartı ile satış yapmamak, Kur’ân’ın bir çok âyetine konu teşkil etmiştir: ”Ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz insana ancak gücünün yeteceği kadarını yükleriz. ”(En’am: 152) . ”Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru terazi ile tartın. Böyle yapmak netice itibariyle daha güzel ve daha iyidir. ”(İsra: 35) .

            “İnsanlardan kendileri bir şey ölçerek aldıkları zaman tam alan, ama onlara kendileri bir şey ölçüp tartarak verdiklerinde, eksik tutanların vay haline. . Bunlar büyük bir günde, tekrar dirileceklerini sanmiyorlar mı? “(Mutaffifin: 5) . Bu konuda Müslüman elinden geldiği kadar adâleti gözetmelidir. Bazan adâleti gözetmek çok zor olabilir. Ancak insana gücünün yetmediği bir iş teklif edilmemiştir. Önemli olan elden geldiği kadar adâleti gözetmektir.

            İstatistik, anket ve sayım hileleri de, eksik ölçme ve tartma kavramına dahildir.

            9-Çalınan ve gasbedilen bir malı satın almak:

Çalınan ve sahibinden zorla alınan bir malı, bilerek satınalmak, bu haksız fiile yardım olduğu için caiz değildir. 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Kim bildiği halde hırsızlık malı satın alırsa, onun günahına ve şerefsizliğine ortak olmuş olur. ”(Beyhakî) .

Hırsızlık malı, kişinin elinde ne kadar kalırsa kalsın, helal olmaz. Yani müruru zamanla  malın asıl sahibinin hakkı yok olmaz. Bu nedenle başkasına âit bir mal, eğer sahibi biliniyorsa, sahibine teslim edilmelidir. Sahibi bilinmiyorsa, fakir ve yoksullara verilmelidir.

            10-Borçluluk:

 İslam, her sahda olduğu gibi harcamalarda da itidâli tavsiye etmiş, israfı yasaklamıştır. Ayağını yorganına göre uzatan bir insan, genellikle borç almaya muhtaç olmaz. Böyle bir ihtiyaç genellikle olağan üstü hallerde olur. Peygamber Efendimiz borçtan Allah’a sığınır ve şöyle duâ ederdi: ”Allah’ım borç yükünden ve insanların baskısı altında ezilmekten sana sığınırım. ”(Ebu Davut)

Kendisine sık sık borçtan Allah’a sığınıyorsun denilince, Peygamber Efendimiz: ”İnsan borçlanınca; konuşunca yalan söyler, söz verince de yerine getiremez. ”buyurdu. 

Bu nedenle borçlanmaktan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Özellikle borcunu ödeme imkanı varken ödememek hem günah, hem de çirkin bir davranıştır ve kul hakkına tecavüzdür. Nasıl olsa ilerde öderim diyerek, imkanı olduğu halde borcunu ödememek doğru değildir.

            11-Faiz:

İslam, bütün çeşitleri ve miktarı ile faizi yasaklamış, haram kılmıştır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Ey îman edenler, Allah’tan sakının, inanmışsanız faizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Rasulüne açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz. Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar beklemelidir. ”(Bakara: 278-280) . 

Peygamber Efendimiz de: ”Faiz yiyene, yedirene, şahitlerine ve kâtibine Allah lânet etmiştir”buyuruyor.(Buharî) .

Faiz yasağının sebep ve hikmetleri üzerinde eski ve yeni müellifler çok değerli bilgiler vermişlerdir. Bunlardan bir kaçını zikretmek istiyorum:

            a) Faizli kıredi kullananlar, faizi de maliyete ekledikleri için, bu fazlalık sonunda tükticiden çıkmaktadır. Böylece zengin daha zengin, fakir daha fakir olmaktadır.

            b) Faizli  kapitalist sistemlerde, zengin fakir arasındaki refah farkı, gittikce büyüyeceği için, bunun sonucu sosyal bunalımlara, anarşi ve ayaklanmalara varmaktadır.

            c) Faizsiz kıredi, insanları birbirine yaklaştırırken, faiz uzaklaştırmakta, düşmanlık doğurmaktadır.

            d) Faizcilik, toplum içinde faiz yiyip yatan, işsiz güçsüz ömür tüketen, topluma hizmetten uzak yaşayan bir sınıfın doğmasına sebep olmaktadır.

           e) Faizli kıredi ile çalışan bir kimse, gece gündüz çalışıp didinirken riziko içindedir, Faizci ise hem emeksiz, hem de endişesizdir. Bu durum kişilerin adalet duygusunu zedelemekte, ahlâka ve toplum dayanışmasına ters düşmektedir.

            f) Faiz, haksız bir kazançtır. Çünkü faizci, malının kârını değil, riske girmeden fazlalık almaktadır ve bu fazlalık haramdır.

            Faiz yasağının şümulü: İçkinin günahı nasıl ki, yalnızca içenin üzerinde kalmıyorsa, faizin vebali de sadece onu yiyene âit değildir. Faizi ödeyen, mukaveleyi yazan ve şahitlik edenler de günaha girmektedir. Faizi ödeyenin darda kalmış olması, onu günahtan kurtarabilir. Ancak bunun için bazı şartlar vardır:

            1-Faizli borç almanın sebebi, zaruret veya haklı bir ihtiyaç olacaktır. Lüks harcamalar, ruhsat kapsamına girmez.

             2-Daha önce bütün kapılar çalınacak, faiz vermeden ihtiyacı giderme yolları aranacaktır. Bu konuda zengin müslümanların yardımcı olmaları gerekir.

             3-Alınan borç, zaruret ve ihtiyaç miktarını aşmıyacaktır.

               12-Enflasyon:

İslam, borcun zamanı gelince güzellikle ödenmesini ve alacaklının memnun edilmesini istemiştir. Enflasyon dönemlerinde, borç ile beraber, enflasyon farkının da ödenmesi gerekir. Çünkü İslam, borcun tam olarak ödenmesini istemektedir. Alınandan fazlası faiz olduğu gibi, eksik ödemek de haksızlıktır. Mesela yüz bin lira ödünç alan bir kimse, bir yıl sonra borcunu, yüz bin lira olarak öder, bu arada paranın değeri yüzde elli düşmüş ise, gerçekte elli bin lira ödemiş sayılır ve üst tarafını borçlu kalır. Enflasyon farkı, faiz değil, aldığı değeri, geri ödemekten ibarettir.

            13-Organ nakli:

            Bir kimsenin ölümüne yol açacak bir organını, hayatta bulunduğu sürece alıp başkasına nakletmek caiz değildir. Çünkü bu, bir nevi intihar veya katildir. Ancak ölümünden sonra organı alınarak başkasının hayatını kurtarmak veya bir organ eksikliğini gidermek için hastaya nakledilirse , bu caizdir. Bu konuda “Zaruretler, haram olan şeyleri mübah kılar” fıkıh kâidesine dayanılır. Çünkü darda kalan kimsenin domuz eti ve leş gibi şeyleri yemesi caiz olduğu gibi, ölmüş bir insanın organ nakli de caiz olur.

İyileşen hastanın, nakledilen organla günah işlemesi halinde, organı verenin bu günahtan sorumlu olacağı endişesi yersizdir. Çünkü İslam’da sorumluluk iradei cüz’iyyeye bağlı tercihlerle ilgilidir. Akıl, niyet ve tercih, sorumlulukta önemli unsurlardır. Organlar, görünmeyen fakat bütün vücudun hareket ve amellerini yöneten bu gücün araçlarından  ibarettir. Zaten nakil gerçekleşince artık organ, bu yeni bedenin bir parçasını oluşturmaktadır.

            14-Kan vermek ve kan satmak:

Kan vermek, eğer hayâtî bir tehlike yoksa ve bir insanın hayatını kurtarmak söz konusu ise elbette caizdir. Kur’an’da: ”Bir insanın yaşamasına vesile olmak, bütün insanları yaşatmak gibidir. ”buyuruluyor.(Maide: 32) . 

Günümüzde kanamalı hastalara veya ameliyat olan kimselere damardan kan verilmesi zorunlu bir tedâvî yöntemi olmuştur. Kan verilmediği takdirde, hastanın kan kaybından ölmesi söz konusudur. Bu sebeple sağlıklı kimsenin alması caiz olmayan kan, hasta için caiz olur. Çünkü” zaruretler haram olan şeyleri mübah kılar. ”prensibi, darda kalan müslümanlara kolaylık sağlar.

Kan vermek caiz olunca, kanı temin etmek gerekecektir. Hastaya bağış yoluyla  kan veren olursa mesele yoktur. Ancak bazen kan bağışlayan bulunmayabilir, yada ücret vermeden kan alma imkanı olmayabilir. Bu durumda eğer ücretsiz kan bulunamazsa, ücretle de kan satın alınabilir. Satıcı, hastanın darda kalmışlığını istismar etmemelidir. Eğer kan veren şahıs fakir ve paraya da ihtiyacı varsa, makul bir fiyatla kan bedeli alabilir.

            15-Memur ve işcinin hasta olmadığı halde rapor alması:

Hasta olmayan, ücret karşılığında halkın hizmetinde bulunan bir memur ve işcinin, kendini hasta gösterip(hasta rolü yapıp)  rapor alması caiz değildir. Bunun üç mahzuru vardır:

            a) Kendini hasta göstermekle yalan sölemiştir ki, yalan haramdır.

            b) Âmme işlerini bırakarak, onların işini aksatmıştır. Bu bir haksızlıktır.

            c) Hizmet vermeden ücret almıştır ki, bu da haramdır.

 Mesela bir sağlık ocağında çalışan bir doktor veya hemşire, hasta olmadığı halde, keyfî olarak rapor alır vazifesini ihmal ederse, halka ne kadar sıkıntı verdiği açıktır. Yine irşad vazifesinde görevli bir imamın hasta olmadığı halde rapor alarak vazifesini aksatması uygun olmayan bir davranıştır.

            16-Trafik kazaları ile ilgili meseleler:

 İki araç sürücüsü, ikigemici, iki yaya yahut biri yaya diğeri binili, birbirine çarpar ve her iki taraf da trafik kurallarına uymayarak kusurlu hareket etmiş olursa, Hanefî ve Hanbelîlere göre, bunlardan her biri, karşı tarafa verdiği zararı öder. Her bir araç sürücüsü, karşı araçta meydana gelen hasarı tazmin eder. Ölüm halinde diyeti, sorumlu taraf öder. Çünkü onların her birinin zararı, hem kendisinin ve hem de karşı tarafın fiili ile meydana gelmiştir.

Eğer çarpışmada her iki tarafta da kasıt varsa, Hanefilere göre her bir taraf, karşı tarafın tazminatının yarısını, yani diyetin ve mala olan zarar tutarının yarısını öder.

Eğer çarpışan iki araçtan yalnız biri kusurlu (hatalı)  durumda ise, tazminatı bu kusurlu tarafın ödemesi erektiğinde müctehitler arasında görüş birliği vardır. Durakta duran araca, arkadan gelen aracın vurması halinde tamamen çarpan araç kusurludur ve tazminatla yükümlüdür.

Âni fırtına ve rüzgâr gibi karşı konulamıyan bir güç sonucunda meydana gelen kazalarda, sürücüler kusurlu sayılmaz. Bu sebeple meydana gelen mal ve can kaybına tazminat ödenmez. Mesela her gün yolculuk yapılan bir yolda, dağdan yuvarlanan bir taşın, yolu önemli ölçüde kapatması sonucu, âniden sola geçmek zorunda kalan bir araç, karşı yönden gelen bir araçla çarpışsa, her iki sürücü de karşı konulamaz bir durumla karşılaşmışolur ve kusurları bulunmadığı için de tazminatla yükümlü tutulmazlar.

            17-Sanatkara mal siparişi vermek(Istınsa akdi) :

Istınsa akdi, sanatkarla zimmet borcu olarak, belirli bir işi yapması üzerinde anlaşmaktır. Istısna sözleşmesi, insanların örf ve teâmülü bulunan meslek dallarında sipariş verenle, sanatkar arasında icab ve kabulle medyana gelir. Ayakkabı, elbise, gömlek, kap-kacak, mobilya takımı, kapı, pencere, kütüphane yapımı vb. şeylerin uzunluğu, genişliği, yüksekliği, kullanılacak malzemenin kalitesi ve diğer tanıtıcı özellikleri belirtilerek ıstısna sözleşmesi yapılabilir.

Bu akit, mevcut olmayan şeyin satışı ve sanatkarın zimmetinde bunun bir borç olması bakımından,selem sözleşmesine benzer. Sanatkara yapılan sipariş sözleşmesi, kıyasa aykırı akitlerdendir. Çünkü sözleşmenin yapıldığı sırada, sipariş verilen mal, henüz mevcut değildir. Olmayan bir şeyin satışı ise hadisle yasaklanmıştır. Ancak Hanefilere göre sipariş sözleşmesi, insanların öteden beri bu muâmeleyi yapmaya devam etmesi ve ictihat ehli hiçbir kimsenin, buna karşı çıkmaması yüzünden, ”İstihsan”delili ile caiz görülmüştür. . Bu akdin cevazı konusunda icma bulunmaktadır.

Diğer yandan Rasulüllahın gümüş yüzük ve minber yapımı için sipariş sözleşmesi yaptığı nakledildiği gibi, müslümanların örf ve teâmüllerinin bir delil olabileceği de, hadislerde şöyle belirtilmiştir: ”Ümmetim sapıklık üzerinde birleşmez”(Ebu Davut) , ”Müslümanların güzel gördüğü şeyler, Allah katında da güzeldir.”(Ahmed b. Hanbel) .

            Sipariş sözleşmesinin şartları:

               1-Sanatkarın yapacağı şeyin cinsi, nev’i, miktar ve niteliğinin belirlenmesi.

            2-İnsanlar arasında “teâmül” olan şeylerden olması.

            3-Üretilen malı teslim tarihinin belirlenmemiş olması. Eğer belirlenirse Ebu Hanifeye göre akit seleme dönüşür.

Sipariş sözleşmesi, teslim tarihi belirlenerek selem akdine dönüşmedikce, fakihlerin çoğuna göre bir va’d (söz verme)  niteliğindedir. Bu yüzden taraflardan her biri, iş yapılmazdan önce cayma hakkına sahiptir.

            18-Vade farkı:

Peşin alış veriş yanında, veresiye satış da öteden beri kullanılan