İslamiyat Kategori
AKAİD
İslam’ı bir binaya benzetirsek O’nun temeli iman ve akaid, dört duvarı namaz, oruç, zekat ve hac, çatısı da cihaddır. İman olmadan yapılan bütün işler, son derece yararlı ve değerli olsalar da, Allah tarafından hiç kıymete alınmayacak ve sahibini sonsuz azaptan kurtarmayacaktır. Belki dünyada sahibine şan ve şöhret, makam ve iktidar, iş ve eş gibi geçici güzellikler getirseler de, onlar bütün bu güzelliklerle iyiliklerini dünyada yiyip bitirdiklerinden, ahirette karşılık adına zırnık alamayacaklardır. 

Örnek verecek olursak, bazıları derler ki: “Edison elektiriği bulmakla insanlığa hizmet etmiştir, bunun mükafatını almayacak mı?” 

Evet, dünyada almıştır alacağını. Ahirete gelince, eğer imanlı gitmemişse, bütün iyi ve yararlı işleri boşa çıkarılmıştır, elbette alamayacaktır. İşte ayet:

“İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini Allah boşa çıkarır.”(Muhammed, 1.)

Şimdi akaidi daha yakından tanıyabiliriz:

Akaid, İslam dininde inanılması ve kalben kabul edilmesi gereken iman esaslarını inceleyen bir ilim dalıdır.

Akaidin Konusu, bütün iman esaslarıdır.

Akaidin Amacı, insanın kalbine imanı yerleştirmek ve onu her türlü inançsızlık, inkar, şüphe ve tereddütlerden kurtararak, manen güçlü ve huzurlu bir şekilde dünya ve ahiret saadetine eriştirmektir. 

Akaidin Faydasına gelince, bilindiği gibi, bireyleri inançlı, sağlam karakterli, ahlaklı, erdemli, yararlı, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı, çalışkan, üretken ve verimli insanlardan meydana gelen toplumlar da aynı şekilde inançlı, sağlıklı, mutlu, güçlü, çalışkan, üretken ve verimli olurlar.
Akaid’in kaynağı, Kur’an ve mütevatir sünnettir. Elbette aklı da ihmal etmez. İman esaslarını açıklarken metodu, hem aklî, hem de naklî delilleri kullanmaktır.


İMAN: TANIMI, DERECELERİ, SIHHAT ŞARTLARI


İman; inanmak, tasdik etmektir.

Buna göre iman, Hz. Muhammed(as.)in Allah katından bildirdiği dinî esas ve hükümlerin hak ve doğru olduğuna kesin olarak inanmak ve gönülden benimseyip bağlanmaktır. 

Buna “icmâlî îman” diyoruz. Yani “toptan iman” veya “toplu îman”.

Tafsilî îman ise, başta îmanın altı şartı olmak üzere, sevgili Peygamberimiz (sav.)in Allah Teala katından bildirdiği, Kur’an ve mütevatir sünnetle sabit olan ve din açısından inanılması zorunlu bulunan bütün haber, esas ve hükümlerin her birine ayrı ayrı, Allah ve Peygamberinin isteğine uygun bir şekilde, kesin olarak inanmaktır.

İnanma, kalbin işidir. 

Kişi kalbiyle inansa ama bunu diliyle ifade ve ikrar etmese, veya imana delalet edecek amelleri açıkça işlemese, Allah katında Müslüman sayılır. Ancak, durumu Müslümanlarca bilinemeyeceği için, kendisine Müslüman uygulaması yapılmaz. Haliyle hakkında kafire yapılacak yasalar uygulanır.

Bir insan, inanılması gerekli olan bu esaslara ya inanır, ya inanmaz. İkisi arasında kalan şek, şüphe, tereddüt yok hükmündedir. 

İman esaslarını biz belirlemedik. Allah Teala ve Resulullah (sav)  Efendimiz belirledi. Onun için bunlara ekleme veya çıkarma yapmağa yetkimiz yoktur. 

Buradan şu iki kesin yargıya varırız: Hem İman esasları artmaz ve eksilmez, hem de hiç kimseye, bu esasların bir kısmına inanma, bir kısmına  inanmama serbestisi, seçeneği verilemez,  verilmemiştir.

Ancak, kuvvetlilik ve zayıflık bakımından, sevap ve fazilet yönünden insanların imanı arsında fark olabilir. Her halde hiç kimse, kuvvet bakımından kendi imanıyla mesela bir Hz. Ebu Bekr’in imanını bir tutmasa gerektir.

İmanı kabul veya ret edecek makam, Allah’tır. Onun için, Müslümanlığını  bildiğimiz bir kişiyi tekfir için acele etmemeliyiz. 

Tekfir,  Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkar özelliği taşıyan söz veya eylemleri sebebiyle kafir saymaktır. Yukarıda, inanç bakımından insanları anlatırken açıkladıklarımızın yanında, yeri gelmişken, öneminden ötürü bir kere daha ifade edelim ki tekfir, hem bir çok haklarını kaybetmesi ve yakalanırsa büyük bir cezaya çarptırılması açısından O kişi için, hem de birlik ve beraberliği bozulan, dinî inançlarına karşı açıktan saygısızlık ve saldırganlık ile huzuru bozulan toplum için oldukça ağır bir durumdur. 

Dolayısıyla tekfir hususunda çok dikkatli ve titiz olmak, temelsiz iddialar ile kişiyi tekfir ederek dışlayıp cezalandırmaktan kaçınmak gerekir. 

Bu ihtiyattan ötürü “ehl-i kıple’nin tekfir edilmemesi”,  “ehl-i sünnet” inancının temel bir özelliğidir. Gönülde samimi iman varsa, kastını aşan veya nereye varıp dayanacağı bilinmeyen cahilane bir söz veya iş yüzünden kimse tekfir edilmemeli, belki yanlışı, uygun bir metotla düzeltilmelidir.

Ancak, göz ardı edilemeyecek bir de “irtidat” gerçeği vardır. İrtidat, kişinin kendi özgür irade ve ifadesiyle dinden çıkmasıdır. Müslüman olduktan sonra dinden çıkılmaz diye bir kural yoktur. 

Peki, hangi durumlarda bu gerçekleşir? 

Akaid kitaplarımız İmanın sağlıklı ve geçerli olasının şartlarını genellikle üç maddede özetlerler:
1.İman, hayattan ümit kesildiği ölüm anında olmamalı..
2.Hiç bir iman esası inkar edilmemeli, yalanlanmamalıdır. İman bir bütündür, bölünme ve parçalanma kabul etmez. Birini inkar, tümünü inkar gibidir.

3.Dini hükümlerin, kanunların, emir ve yasakların, iman esasları gibi güzel ve faydalı olduğuna, fert ve toplumun dünya ve ahiret saadetini temin ettiğine kesin inanmalı, bunları yaşamada inat ve kibirlilik göstermemeli, bunları zamansız, yararsız, çirkin, çağdışı, gericilik ve yobazlık olarak  görmemeli, ne bunlarla, ne de bunlara inanıp yaşadığı için Müslümanlarla alay etmemeli, küçük görmemeli, hafife almamalı ve gıcık kapmamalıdır.

Aksi takdirde, kendini mü’min saysa da O, Allah ve Müslümanlar katında mü’min değildir. Bu, Allah adına ahkam kesmek değil, Allah’ın ölçülerini ortaya koymaktır.

Bu açıdan bakıldığında çağın en büyük meselesi, iman meselesidir. Yani imanı koruma ve kurtarma meselesi. 

Bir çok insanın cehaletine kurban  gittiği açıktır. Küfür ateşinin çağdaş kültür ve kavramlarla alemi cayır cayır yaktığı bir zamanda inananların bir itfaiyeci gibi İslam’la insanları kurtarmaya çabalaması, Peygamber görevini yüklenmesi demektir ve ücretleri de, ahirette onlarla beraber olmaları hasebiyle –Allah bilir ya- onlara çok yakın olacaktır.

Amel, imandan bir cüz, bir parça değildir.Bunun için farzları yapmamak veya haramlardan kaçmamak suretiyle  büyük günahları işleyenler, yaptıklarını helal sayıp güzel görmedikçe, dinden çıkmış olmazlar.

Ne var ki İslam’ı ihlasla yaşamamak, imanı zayıflatır. Böyle bir imanın bir gün yok olmasından korkulur. 

Bu gibi insanlara düşen, ertelemeden, hemen tövbe ederek Allah (cc.) a dönmektir. Şüphesiz içi yanarak O’na dönenler, karşılarında memnun olan ve kulunu bağışlamayı seven bir Rab ile karşılaşacaklardır.

İman bakımından insanlar üç kısımdır: 

1.Mü’min. 

2.Kafir. 

3.Münafık. 

Bunlarla ilgili bilgiler yukarıda verildiği için tekrar edilmeyecektir.