İslamiyat Kategori
FIKIH

FIKIH


Sözlükte “anlamak, kavramak” anlamına gelen fıkıh, haklarımızı ve vazifelerimizi bildiren bir ilim dalıdır. Ebu Hanife’nin  tarifi meşhurdur: “Fıkıh, amel  bakımından kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir.” İmam Şâfiî tarifi biraz daha derinleştirerek söz konusu amelî hükümleri “bilinen delillerden, yani dinî kaynaklardan elde etmeyi” de tanıma sokmuştur. 


Yukarıdaki tarife dikkat edersek anlaşılır ki fıkhın konusu dinin amel, iş, hareket ile ilgili hükümleridir. Buna göre kalbin işi olan iman ve ahlak fıkıh ilminin konusu olmaz.

Buna göre başta ibadetlerimiz olmak üzere kurduğumuz aile, yaptığımız işler, yani sanat, ticaret, işçilik, memuriyet, ziraat, ticaret vs. işlediğimiz suçlar ve cezaları, idaresinde yaşadığımız devlet ve yönetimi, savaşlar ve barışlar hep fıkıh ilminin konusudur.


Bizim bu dünyada varoluşumuzun amacı, bütün bu işleri, bir yerde hayatımızın tamamını fıkha, yani ilahî yasalara itaatle yaşayarak Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’a teslim olmak anlamında “Müslümanlık” işte budur. Bu itaat, bu yaşama biçimi bir ibadettir, Rabbimize manevî bir yakınlık sebebidir. Zaten Allah Teâla da bizi bunun için yaratmıştır. Bu dünya işte bunun imtihan alanıdır. Ahirette de, bu dünyada İslam’ın koyduğu yasalar göre yaşayıp yaşamadığımızın hesabını vereceğizdir. Ahiret saadeti de tamamen bu hayatı fıkha, yani Allah’ın kanunlarına bağlı yaşamaya bağlıdır. Bu yüzden dünya için “ahiretin tarlasıdır” denmiştir.


Müslüman olmamız İslam fıkhını hayatımızda uygulamamızı gerektirir. Kur’an ve Sünnete baktığımızda anlarız ki burada bir muhayyerlik yoktur, bilakis bir mecburiyetlik vardır. İslam hukukunu kabul etmeyen, benimsemeyen, onun alaya alan ve aşağılayan, ondan ve onu yaşayanlardan gıcık kaparak çirkin gören kimseye kesinlikle Müslüman denemez. O kendini Müslüman bilse, öyle sansa bile Allah onun imanını ve İslamiyetini asla kabul etmez. Birçok kitabımızda bunu yazdık. Özellikle de “İnançta Arınma” kitabımız baştan sona delilleri ile birlikte bu meseleyi anlatır.


Hiç şüphesiz O’nun koyduğu kanunlarda hayat vardır. Can, mal, ırz ve namus, din ve aklın korunması ve geliştirilmesi bu aziz şeriatı bilmeye ve istekle yaşamaya bağlıdır. Yani dini yaşamakta sağlık ve mutluluk vardır, barış ve emniyet vardır, refah ve huzur vardır, kalkınma ve medeniyet vardır. Ne mutlu bunu başaranlara, ne yazık yanılarak bundan gafil kalanlara.

Yukarıda yazdıklarımız bir Müslüman olarak bize fıkhın önemini güzel anlatır. Ama iş bu kadar da değildir.  Çünkü hukuk ilmiyle uğraşanlar hep söylerler ki bir milletin hukuku, o milletin dininden, örf, âdet ve geleneklerinden, millî ve manevî değerlerinden, hayat tarzlarından kaynaklanır. Hukukun halk tarafından benimsenmesi ve gönüllü uygulanarak kalıcılığının sağlanması buna bağlıdır.


Hal böyle olunca Müslümanların kanunları da dinlerine, örf, âdet ve geleneklerine, millî ve manevî değerlerine dayandığı takdirde, yani İslam fıkıh ve hukuku olduğu sürece kabul görür, yaşanıp uygulanır, kalıcı olarak toplumun huzur ve rafahını sağlar. Değilse benimsenmez, mecburiyet olmayan yerde gönüllü uygulanmaz, toplumun birlik ve dirliğini sağlayamaz. Sonuç terör, anarşi, kaos, kargaşa ve karmaşadır. Harplerin ve darplerin kaynağı da bu hukuksuzluktan başka bir şey değildir.


İslam hukuku, insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek kıvamda bir hukuktur. Laik beşerî hukuk düzenlemeleri bireyin ve toplumun tam olarak ihtiyaçlarını karşılayamamakta, sık sık değişen ihtiyaçlara cevap verememekte, insanları tatmin edememektedir. Elbette Allah yarattığı insanı herkesten iyi bilir ve yönetir. Hayatı huzurla yaşamanın bundan başka yol ve yöntemi yoktur.  

                                                                                    

HUKUK


Hukuk, Arapça bir kelime olup “haklar” anlamına gelir. Hak ise sözlükte doğru, gerçek, uygun, yerinde , yakışan gibi manalara gelir. Bir ilim olarak hukuk ise, bireylerin birbirleriyle veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünü, bununla ilgili ilimler veya kazanılan haklar diye tanımlanabilir.


İslâm hukukunun asıl adı fıkıhtır. Bu kavramı az önce görmüştük. Fıkıh, hem dünya hem de âhiret hayatıyla ilgili ahkâmı bildiren bir ilimdir. Dünya ile ilgili yapılacak işler; kulun Allah’a saygı ve sevgisinin ifade biçimi olan ibâdet, medenî hükümler dediğimiz muamelât, yapılmaması gereken fiilleri düzenleyen ukûbat konularından oluşmaktadır. Bunun yanında devlet idaresi ile ilgili hükümler de fıkhın alanı içerisinde değerlendirilmektedir.


Fıkıhla meşgul olup müftî veya müctehit payesi almış olanlara fakih adı verilmiştir. Fıkıh kelimesine Kur’an ve hadiste daima gerekli yer ve önem verilmiştir. Bu ilmin en önemli yardımcısı, Fıkıh Usulüdür.


Bilindiği gibi insanlar bir toplum içinde yaşamak zorundadırlar. Bu ise bir düzeni gerekli kılmaktadır. Bu düzen, toplumdaki bütün unsurların birbirleriyle çatışmadan, ahenkli bir biçimde örgütlenip hareket etmelerini sağlar.


Resûlüllah (sav), peygamber olarak gönderildiği andan itibaren bir devlet kurma yoluna girmiştir. Çabaları sonunda Medine’de devletini kurarak o devletin uyacağı hukuku da ortaya koymuştur. 


İslâm hukukunda vakıa olarak devlet benimsenmekle birlikte, bu devletin idare şekli belirtilmemiştir. Devlet yönetiminde İslâm hukuku uygulanacağı için, devletin idari yapısı ne olursa olsun, adâlet sağlanmış olacaktır. İslâm hukuk kitaplarında bu günkü anlamda devlet fikri üzerinde durulmamış; devlet daha çok hilâfet veya imâmet adı altında incelenmiştir. Kur’an ve sünnette devletin tüm unsurlarına rastlamak mümkündür. Buna göre İslâm devleti, İslâm hukukunun esaslarına bağlı kalan bir devlettir. Bu yüzden İslâm devletinin kaynağının ilâhi vahiy olduğu söylenebilir.