İslamiyat Kategori
Tasavvufu Tanıyalım
Tasavvufu  Tanıyalım

Tasavvufun Tanımı    
Kelimenin Kökü
Kavram Kargaşası
Tariflerdeki Farklılık Sebepleri
Tariflerin Ortak Yönleri
Derli Toplu Bir Tarif
Tasavvufun Özellikleri
Tasavvufun Konusu
Tasavvufun Amacı


Tasavvufun Tanımı 

Bilindiği gibi başlangıçta müslümanların elindeki dini bilgi kaynakları Kur’an ve sünnetti. Henüz müstakil bir ilim dalı olmadan önce İslam dinini konu alan bütün ilim dalları, bu kaynakların içinde toplanmıştı.

Daha sonraları her ilim dalı kendi alanında konularını tespit ile ihtisasa doğru yol alıp belli sınırlar içinde özelleşince, insanın iç dünyası, kalbî ve ruhî hayatı, manevi yönü ile ilgilenerek onu geliştirip zenginleştirmeğe yarayan Kur’an ayetleri ile peygamberimizin siret ve sünneti, dini daha iyi anlama ve yaşama adına bir kısım gayretlere konu oldu. Bu gayretler, tıpkı diğer ilim dallarında da olduğu gibi yeni bir ilim dalının doğmasını sonuçlandırdı; Tasavvuf.

Tasavvuf, müminler için güzel ahlak, gönül zenginliği, kalp temizliği, nefis arınması gibi güzelliklere erme ile Allah’ın rızasını kazanma amacı ve dünyadan çok ahirete önem verme, maddi değerlerden ziyade manevi değerlere bağlanma, zamanı hep ibadetle geçirerek hayatı disipline etmesiyle ilk dönemlerden itibaren her çağda önemsenmiş bir ilim dalıdır.
Bu itibarla diyoruz ki Tasavvuf: Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akaid, Kelam gibi İslamî ilim dallarından biridir. Kaynağı, Kur’an ve sünnettir. Bu itibarla tasavvufun başlangıcı peygamber efendimizin (a.s) nübüvvet ve risaletinin başlangıcı demektir.

Tasavvuf, semavi şeriatların hakikatları ile vasıflanmaktan başka bir şey olmadığına göre, Hz. Adem’den bu yana gelmiş bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din ve şeriatların  manevi ve ahlaki yönünün yaşanması olarak düşünürsek tasavvufun başlangıcını, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem’e götürebiliriz. O günden bu yana tasavvuf, şeriatın ameli tarafları olan emir ve yasakları, içten gelen bir aşk ve şevkle, hatta zevkle yaşamanın, kalbi  ve nefsi her türlü düşük duygulardan, düşüncelerden ve huylardan arındırıp saflandırmanın ve güzel huylarla bezendirmenin bir vesilesidir. 

Kelimenin Kökü:

Tasavvuf kelimesi, bir isim olarak peygamber efendimiz döneminde yoktu. Ama, hal olarak, yaşanan bir tasavvufi hayat vardı. O zamanlar bu halin adı daha çok “zühd”, “tezkiye”, “ihsan”, “ahlak” gibi isimlerdi. Bu manada bir arifin: “Tasavvuf, eskiden bir hal idi, gâl’i (sözü) yoktu. Şimdi ise bir gâl’dir, hali yok” sözü pek meşhurdur. 
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten türetildiği, araştırıcılar tarafından incelenmiştir.1 Hicri 2. yıldan sonra ortaya çıkan bu kelimenin kökü, şunlardan alındığı söylene gelmiştir:  
1- Ashab-ı Suffa’dan     
2- Arılık, duruluk anlamındaki Safa’dan
3- Saff-ı Evvel’den             
4- Kabe ve halka hizmetle meşhur olan Benu’s Sufe’den
5- Çölde yetişen ve yenilen bir bitki olan Sufane’den
6- Ense saçı anlamında olan Sufet’ul Kafa’dan
7- Yün anlamına gelen Süf’tan 
8- Sıfat kelimesinden
9- Boşlukta kalmış bir iddia ama, yunanca hekim, filozof anlamına Sofia’dan türetildiğini söyleyenlerde olmuştur.2

Bütün bunların hangi münasebetle tasavvufa nispet edildikleri, kaynaklarımızda genişçe ifade edilmiştir. Ancak bu taifenin kendisi, isimlere önem vermemişler, “masivadan arınarak Allah ile olma” manasını tasavvuf için bir sebep ve münasebet aramaksızın kullanmışlardır. Onların son temsilcilerinden biri şöyle söylemektedir: 
“Bu üstün taife, “ehemmi takdim” ölçüsüne riayetle, böyle kıyas ve kelime iştikakıyla meşgul olmaktan kaçınmışlar ve kıymetli vakitlerini, pek az faydası olan bu gibi şeylerle zayi etmemişlerdir.”3

 Kavram Kargaşası:

 Her an ilahi huzurda olmanın kazandırdığı üstün ahlak ile beşeri sıfatlardan çıkıp adeta melekî sıfatlara bürünmenin yolunu yordamını gösteren Tasavvuf’a, sırf bu isim asr-ı saadette kullanılmadı diye karşı çıkmak, kelime bahanesi ile manaya yapılan cinayettir.

Bu cinayetten şikayetçi olan Ebu’l Hasan Ali en-Nedevi, böylesine basit bir olaydan ötürü tasavvufun inkarından üzülür ve çok da hak vermediğimiz şu teklifi yapar: “Bize yakışan, nefsin tezkiye ve terbiyesi, şer’î faziletlerle donatılması, kötü huy ve nefsanî rezaletlerden uzaklaştırılması ile meşgul olan kamil imana, ihsan derecesini elde etmeye, peygamberî ahlakla ahlaklanmaya ve imani keyfiyetle, batıni sıfatlarda peygambere uymaya davet eden ilme; evet, bize ve müslümanlara yakışan; bunlarla meşgul olan ilme “Nefis Tezkiyesi” veya “İhsan” veya “Fıkhu’l Batın” adını vermekti. Eğer bu yapılmış olsaydı, ihtilaf kökünden hallolur, ayrılık ortadan kalkar, “Tasavvuf” teriminin aralarını açtığı iki gurup anlaşırdı. Çünkü “Nefis Tezkiyesi” “İhsan” ve “Fıthu’l Batın” deyimleri, şer’i ilmi gerçeklerdir. Bütün müslümanların kabulleneceği Kitap ve Sünnetle sabit dini kavramlardır”.4 

Üstadın bu teklifine çok da hak vermeyişimizin sebebi,5 “Tasavvuf” kelimesinin durup dururken değil, bir zaruretten kaynaklandığıdır. Tasavvuf ilmi etrafında derin araştırmaları olan Süleyman Uludağ, Kuşeyri’nin “Risale”sini kaynak göstererek şu açıklamayı yapar; “İslam’da ruhani ve manevi hayat, birincisi Zühd, ikincisi Tasavvuf ve Sûfîlik olmak üzere iki dönemden meydana gelmektedir.

 Hicri ilk iki asırda İslam ruhani ve manevi hayatının gösterdiği şekle zühd, aynı zühd hayatının daha sonraki asırlarda aldığı şekle de Tasavvuf adı verilmektedir. Kuşeyri’nin Risalede belirttiği gibi zühd ve zahitler, İslam cemiyetinde büyük bir itibar ve ehemmiyete mazhar olmuştu. Hariciler, Şiiler ve Mutezile mezhebi mensupları hakiki zühdün, kendilerinden çıktıklarını öne sürmekte idiler. Gerçekten de adı geçen mezheplerin içinden çok sayıda zahit yetişmişti. Sünniler, öbür mezheplere bağlı bulunan zahitlerden ayırt etmek için, 2/8. asırdan itibaren kendi zahitlerine “Sufiyye” ve “Mutasavvıfa” ismini vermişlerdi. Bu yeni isim, bir yandan bazı aşırı muhafazakar çevrelerde hoş karşılanamaz ve bid’ad sayılırken, öbür taraftan özellikle bazı Şiî çevreleri tasavvuf ismine sahip çıkmışlardı. Meselenin ismi etrafında başlayan tartışmalar giderek manaya da sıçramış, Sünniler arasında tasavvufu isim ve mana olarak kabul ve müdafaa edenler yanında, bu cereyanı hoş karşılamayan, bunu bid’adcı bir hareket şeklinde gören Sünniler de mevcut olmuştur. Zamanla bu iki zümre arasındaki ihtilaf, birtakım telifçi çabalara rağmen gittikçe derinleşmişti.”6   

Demek “tasavvuf” isminin ortaya çıkışının sebebi, ehl-i sünnet zahitlerinin, Sünni inanç ve itikat üzerindeki hassasiyetleri olmuştur. Bu da onların, Kur’an ve sünnete, Kur’an ve sünnet inancına verdikleri önemi ifade eder ki, elbette onlar için övülmeye değer bir davranış ve kıymet hükmüdür.

Çağımızın alimlerinden merhum Sait Havva, kendi ifadesiyle “tasavvuf ve sufiyye isimlerini duymaya bile razı olmayan” insanlara, şöyle seslenmektedir: 

“Böylelerine  “yavaş olun” diyorum. Çünkü Nahiv, Bedi, Maani, Fıkıh ve başka ilim dallarında olduğu gibi, bu da bir ıstılahtır. Alimlerin de ifade ettiği gibi, ıstılahlarda sürtüşme olmaz. Hatta bu asrımızda bile İbni Teymiyye’nin fetvalarından iki cilt, Ahlak ve Tasavvuf adıyla yayınlanmıştır. Kimsenin de bunu kınadığını görmedim.”7  

Görüldüğü gibi tasavvuf, “gelişen bir ilim için kullanılan ve diğer ıstılahlar gibi gelişerek asırlar boyunca kuvvet kazanan bir ıstılahtır.”  
Sarf, Nahiv, Bedi, Beyan gibi Akait, Kelam, Fıkıh, fıkıh usulü, Hadis usulü, Tefsir usulü vs. birçok ilimler, asr-ı saadette öz olarak, esaslar ve hükümler olarak vardı ama isim olarak yoktu. Bütün bunları bırakıp da, sadece bir ilmin ıstılahını inkar, pek mantıklı olmasa gerekir. Tasavvuf da, tıpkı onlar gibidir. Kelime üzerinde yapılan tartışmaların yersizliğine, konunun uzmanlarından birisi şu tespitle işaret eder: 

“Bu münakaşalar bize ne kazandırmıştır denilse, verilecek cevap şu olacaktır: Hiç. Tasavvufu öğrenmek isteyen, bu münakaşaları okumakla ne elde edecektir? Yine hiç!...

Tasavvuf, sistemi ve muhtevası itibariyle tamamen Kur’anî ve Muhammedi’dir. Bu gerçek göz önünde tutulduktan sonra kelimeler üzerinde titremenin, gerilmenin manası kalmaz”.  
Kaldı ki, dikkatlerimizden kaçmaması gereken bir durum da, bu yolun adını tasavvuf diye koyanlar, mutasavvıflar değildir. Tıpkı, mezhep imamları, “biz bir mezhep kuruyoruz. Onun ve ona uyanların adı şu olacaktır..” demedikleri halde, Hanefi, Şafii, Maliki, Hambeli mezheplerinin oluşu gibi. “Onların yaptığı sadece peygambere uymak, onun Batıni dünyasına mahrem olmaya çalışmak, böylece varlığın esrarını çözüp vahdete ermektir. Onlar, bu niyetle yola çıkıyorlar. Ötekiler, giydikleri elbiseye, sözlerine, davranışlarına, tutumlarına göre onlara ad veriyorlar. İbn Teymiye şöyle diyor: “Müteahhir Salihler Allah’a sülûk edene “fakir” veya “sûfi” dediler. Sonraları sufi tabiri tutulur oldu. Bu noktaya ait münakaşa lafzî, ıstılahî, şeklîdir. Hakikatte sufi veya fakir ile kastedilen, kitap sünnette yer alan veli, sıddîk veya salih kişilerdir. (Resail, 1/45) 

Sonuç itibariyle, İslam’ın önerdiği ruhani hayatı ilmî bir disiplin içinde inceleyen Tasavvufu, sırf “bu kelime asr-ı saadette yok” diye inkar, mümkün değildir.

Tariflerdeki Farklılık Sebepleri: 
            
Sufiler, “Allah’a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır.” demişlerdir. Anlaşılıyor ki, Allah’a vuslatın tek bir yol ve yöntemi yoktur. Bu vuslat ise, özel yaşanmış ruhi bir tecrübedir. Ruhi tecrübeyi dil ile ifade etmek, imkansız derecede güç olan bir şeydir. Bu yüzden bir çok sufi susmuş, bir sır olarak sakladığı ruhi tecrübesini tanımlama ve yorumlama çabasına düşmemiştir.

Bir çokları da vicdanlarında duydukları, veya keşf ve müşahede ile kavradıkları, veya bu kavrayışa kendilerini götüren temel ölçüleri, bu hayatın bir özelliği olarak dile getirmiş, buradan kalkarak belli tanımlar yapmışlardır. Bu tanımların çokluğu ve farklılığı, yaşanan ruhi halin farklılığından ve Allah’a giden yolların çokluğundan kaynaklanmaktadır. Her tarif, onu yapanın ruhi hallerine tutulan bir ayna gibidir ve tasavvufu anlamada gerçekten büyük bir önemi haizdir. Bu dünyaya yabancı olmayan birisinin, bütün bu tarifleri bir araya toplayarak üzerinde ciddi çalışmalar ve ince tahliller yapması, tasavvuf kadar, insan ruhunu anlama ve yönlendirmede, insan terbiyesinde, psikolojik araştırmalarda, şiir, edebiyat, sanat, müzik gibi güzel sanatlarda ve toplumsal hayatta birçok özellik ve güzelliklerin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Bu tariflerin ortak özelliği, kulun Allah’a ulaşma arzusu ve bunu gerçekleştirmenin metodunu açıklamaya çalışmadır.

Afifi, tasavvufla ilgili bir çalışmasında, Kuşeyri, Hucvuri, Attar ve Cami’nin kitaplarından seçerek kronolojik tertibe soktuğu altmış küsür tarifi kısa izahlarıyla vermiştir.  Nickolson, aynı kaynaklardan bu kronolojik tarifleri 78’e çıkarmıştır.  

Bazen aynı şahıs, farklı tariflerde bulunur. Yadırganmaz. Neden? Çünkü, o içinde bulunduğu zamana, hatta ana göre bir şeyler söylemektedir. Yani her sufi tarifine bir yerde mertebesini, derecesini, mizaç ve meşrebini, içtimaî durumunu veya tasavvufa girmeden önceki yaşayışını girdirmiştir.  Öyleyse, her sufinin her haline göre tasavvufa bir tarif getirdiğini, getirebileceğini kabul ederek, bu tarifler abartısız on binleri bulacaktır.

Tasavvuf tariflerini şiirleştirenler de olmuştur. Bunlardan birisi, “oğlanlar dergahı postnişini” Urefay-ı Osmaniye’den Aksarayî Şeyh İbrahim Efendinin manzumesidir. Rıza Tevfik, “kadri pek âlâ bir arif-i billahtır.” diye takdir ettiği bu şeyhin, “her beyti uzun uzadıya şerh ve tefsire layık bir kenz-i irfandır” diye nitelediği ve içerisinde tasavvufu bir çok yönleriyle tarif  eden bu manzumesinin bazı beyitlerini kısaca şerheder.  

Konunun uzmanlarından Prof. Dr. Mustafa Kara, onunla beraber Dede Ruşen’nin de gayet kıymetli iki manzumesini kitabına alır.  
 Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde bilimsel olarak tasavvuf konusunda yazanların ilklerinden sayabileceğimiz Mahir İz’in “Tasavvuf” adlı eserinde birçok tarife ve onlara dair kıymetli açıklamalara yer verilmiştir.  İbrahim efendinin zikredilen manzumesine yaptığı kısa açıklamalar da zikre değerdir.  

Tariflerin Ortak Yönleri:

Bütün tarifler incelendiği zaman, tasavvuf adıyla ortaya konulan esasları şu şekilde tespit edebiliriz:
1-İlim öğrenme, bildikleriyle içten gelerek ihlasla amel etme, takvaya sıkı sıkı sarılma.      
2-Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılma, Allah ve Rasulüne   tam teslimiyet.
 3-Sır saklama, kendisine açılan keşf, ilham, keramet, rüya ve manevi hakikatları her zaman, her yerde, herkese açmama, zaman zemin ve adamına göre konuşma.
4-Masiva (Allah’tan başka her şey)dan kalben uzaklaşma, dünyaya karşı zahit olma, ibadet, zikir, tefekkür, sohbet, riyazet ve mücahede ile nefsin arzularını kontrol etme.
5- Hakka vuslat için kalbi tasfiye (saflaştırma arındırma), nefsi tezkiye, yani nefis ile uğraşarak onu kötü ahlak ve sıfatlardan temizleme, Allah’ın ahlakıyla ahlaklaşma, edep ve terbiye.
6-Tasavvuf, İslam’ın ruhî hayatıdır.
7-Tasavvuf batın ilmi, kalp ilmidir, havassa ait ledün ilmidir. 
Bu maddelerin Kuran sünnet ve ariflerin kelamlarıyla açıklaması için Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz’ın “Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar” ,  Mustafa Kara’nın “Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi” , yine H. Kamil Yılmaz’ın “Tanımı Kaynakları ve Tesirleriyle Tasavvuf” adlı ortak çalışmadaki “Kur’an ve Sünnette Tasavvuf” yazısına,  Dr. Dilaver Cebeci’nin “Kur’an ve Tasavvuf” kitabına  bakılabilir. Kitabın bütünü göz önüne alınınca maksat hasıl olacağından biz burada ayrı bir açıklama yapmayı, kitabın hacmini büyütmeme adına uygun bulmadık.

Derli Toplu Bir Tarif:

Bütün bu açıklamalardan sonra tasavvufu derli toplu olarak şöyle tanımlayabiliriz:

“Tasavvuf Allah rızasını kazanarak sonsuz saadete ermek için O’na tam bir itaat ve teslimiyetle nefsi temizleme, kalbi arındırma ve saflaştırma, ahlakı güzelleştirme, zahir ve batını nurlandırma, ilahi bilgi ve gerçeklere erme ve bununla ilgili, usul, edep, erkan, hal, makam ve şahıslardan bahseden yüce bir ilimdir.” 


Tasavvufun Özellikleri  

Tasavvufun diğer İslamî ilimlerden farklı taraflarını anlamak ve onu iyi kavramak için bazı özelliklerine işaret edip açıklaması yapılmıştır. Bu özelliklerin başlıklarını belirtmeyi faydalı gördük:

 1-Tasavvuf, tatmak ve yaşamakla, manevi tecrübe ile anlaşılan bir hal ilmidir, kal (söz) ve kitap ilmi değildir. Bu yüzden “tatmayan bilmez” denmiştir. Sadece ilgili kitaplar okunarak şeyh olunamaz. Bir mürşit nezaretinde okunması ve uygulanılması gerekir. Tasavvufun hal ve zevk ilmi olması, onun tarifini çoklaştırmıştır. Zira yukarıda da söz konusu edildiği gibi her bir mutasavvıf, hali, makamı, ruhi, tecrübe ve sezgileri nispetinde farklı makam ve derecelerden bakarak tarifler yapmışlardır.
     2-Tasavvuf bilgisinin konusu “marifetullah”tır. Bu bilginin temeli marifet (Allah’ı tanımak), rüknü aşk ve muhabbet, zirvesi vuslattır.
     3-Tasavvuf, tatbikî, tecrübi bir ilim olduğundan, mürşit yada şeyh denilen üstatlar nezdinde ve onların terbiyesi altında öğrenilir.
     4-Mürşit, şeyh denilen üstadın Hz. Peygamber (s.a.v)’e ulaşan kesintisiz bir “silsile”ye sahip bulunması gerekir. Tasavvuf büyükleri. Tasavvufî eğitim için böyle bir silsileyi zaruri görmüşlerdir.
   5-Tasavvuf, tamamen akla dayalı bir ilim değildir. Akılüstü, kalp ve vicdan ilmidir. Keşf ve ilham denilen bilgi kaynağından yararlanılır. Akılüstü demek, akıl dışı, akla itibar etmeyen, mantıksız bir ilim demek değildir. Maksat, onun aklı aşan, keşf, ilham ve keramet gibi sırf akılla açıklanamayan yönünü ifade etmektir.
     6-Tasavvuf, gözle gördüğümüz bir şahadet aleminden, yani insan, hayvan, bitki, cansızlar aleminden başka, zaman zaman gayb aleminden de bahseder. “Rical’ül Gayb” denilen gayb erenleri, kutup ve gavs denilen tasarruf sahipleri bu konuda söz söyleyen kimselerdir. Tasavvufta gayb alemine ait bu bilgiler, mürşidin inşadı, zevk, hal, kalbî keşf ve ruhî tecrübelerle elde edilir. Güzel ahlak ve manevi kemalat, marifete ve kalbî bilgiye ulaşmanın yollarından biridir.  
      7-Tasavvufa tarikat denilen ve Allah’a götüren özel yollarla girilir. Bu yollar pek çoktur ve mürşit, şeyh denilen yol gösterici şahsiyetlerin önderliğinde yol alınır. Bu yolların da kendine göre bir takım kuralları vardır.1 Tarikatlar mürşitlerin tasavvufun amacına ulaşmak için buldukları çareler, gösterdikleri yollardır.2
       8-Tasavvuf, yeni, taze, orijinal bilgiler sunar. Bunun sebebi de, kaynağının doğrudan ve vasıtasız bilgi temin eden keşf, ilham, sezgi oluşudur. Sufiler, ayet ve hadislerden, herkesce bilinen manaların yanı sıra yeni manalar çıkarmaya çalışırlar. Onlar, bir okyanusa benzettikleri Kur’an’ı okurken, onu doğrudan ve vasıtasız olarak Allah tealadan dinleme gayreti içerisindedirler. Bu dinleme ve derin tefekkür içinde kalplerine yeni yeni manalar doğmaktadır. Nakli ve aklı esas alan selefiyye ve kelamiyyenin tasavvufu anlamadıklarının bir sebebi de burada yatmaktadır. Onlar aynı bilgileri tekrarlayıp dururken, sufiler, İslam’ın temel esaslarına bağlı olarak yeni, taze, orijinal sözler söylemiş ve İslam düşünce ve tefekkürünü zenginleştirmişlerdir.
  9-Bütün bunlardan sonra şu kesin gerçeği bir kere daha perçinleyelim ki Tasavvuf, esas itibariyle Kur’an ve Sünnete dayalı, asr-ı saadette hal olarak yaşanan bir ilimdir. Tasavvuf adına söylenen her söz, kaynağını ya Kur’an, yada hadisten almıştır. Tasavvufun ana kaynak kitapları, bunun canlı şahitleridir.

    Zaman içinde tasavvuf adı veya görüntüsü altında ortaya çıkan bir takım batıl mezhep ve hareketleri, gerçek tasavvufla karıştırmamak gerekir. Onlardan en fazla rahatsız olan mutasavvıflardır ve sırf  bu konuyu aydınlatmak amacıyla, bir çok eserler yazmışlardır.3 


Tasavvufun  Konusu

Tasavvufun konusu öz olarak Allah, varlık ve insandır.  Dünyaya Allah’ı bilme, sevme, sayma ve rızasına ermenin imtihanı için gönderilen insan bunu en güzel şekliyle ancak, tasavvufî bir hayatla başarabilir.

Bireysel olarak en büyük amaç olan Allah’ın rızasını kazanmak için önce akaidi Kur’an ve Sünnet doğrultusunda sağlamlaştırdıktan sonra, yine Kur’an ve Sünnet çerçevesinde belirlenen ilahi hükümleri ihlas ile yaşamak, nefsi tezkiye, kalbi tasviye ederek ahlakı güzelleştirmek, içi ve dışı ilahi nurlarla aydınlatmak, ilahi hakikatlara sineyi açmak gerekir. 
Bütün bunların hiç şüphesiz bir usulü, âdâbı ve erkanı vardır. İnsan bu üsül, âdâb ve erkana uyarsa, sonunda bazı hal ve makamlara erer. Her ne kadar maksat o değilse de bazı keşif ve kerametlere kavuşur. 

Bir mürşidin irşadına uyan mürid, verdiği sözde sadık olur ve biatını bozmazsa, gerek usulüne uygun zikir, sohbet, Kur’an okuma, rabıta, murakabe, teveccüh, helal lokma, ihlasla yapılan farz ve nafile ibadetler ile, gerekse insan, hayvan, bitki, cansız varlıklara şefkat ve merhamet ile muamele edip hepsinin hakkına riayetle, gerekse güzel ahlakı tahsil için nefsi ile cihat ederek kısa zamanda güzel hallere erişir. Bir kısım ilham, keşf ve kerametlere nail olur. Dilinden hikmet akar. Bunlar, her ne kadar bizzat maksut ve matlup değilse de, esas amaçlanan ve istenen Allah tealanın rızasına birer alamet ve işarettirler. Bu cihetle de sevimlidirler.

 İşte gerek bunlar, gerekse mürşit mürit ilişkileri, kişinin Allah’a, Resulüne, ihvanına, ailesine, nefsine, diğer canlı veya cansızlara karşı adabı, yolun usul ve erkanı, erişilecek haller ve makamlar, bunlarla ilgili yüzlerce ıstılah ve açıklamaları, tasavvufun konusunu teşkil ederler. 

 İslam ahlakının esasları olan tövbe, muhasebe, murakabe, takva, vera, havf, huşu, reca, sıdk, ihlas, istikamet, sabır, züht, rıza, tevekkül, yakin, şükür, kanaat, fakr, uzlet, samt (susma), açlık, tevazu, mahviyyet, vakar, haya, üns, kurb, ittisal, muhabbet ve benzeri kavramlar ile tasavvufa has olan vakit, makam, hal, kabz, bast, heybet, üns, vecd-tevacüd, cem-fark, cem’ul cem, fena-baka, gaybet-huzur, mahv-isbat, setr-tecelli, muhadara-müşahede, levaih, tevali, levami, bevadih, hücum, mürid-murad, marifet, tefhit, arif, letaif, hatifle uyarılma, firaset, havatır, rüya, sema vb. ıstılahların açıklanması da, hep tasavvufun konuları arasındadır. 

Bu yüzden bazıları tasavvufun konusunu kısaca “tahalluk ve tahakkuktur” demişlerdir. Yani tasavvufu öğrenmek ve yaşamak.1 

İçinde yaşanılan kainat ve varlık da tasavvufun konuları arasındadır. Çünkü tasavvuf, Allah, insan ve varlık arasındaki ilgiye “Vahdet-i Vücut”, “Vahdet-i Şühüd” yada “Tevhid-i vücudî ve şuhudî” gibi düşünce sistemleri içinde inceler.2   

Tasavvufun en önemli bir konusu da kalptir. Kalp temizliği, gönül adamı olan sufinin en önemli amacıdır aynı zamanda. Kur’an incelendiğinde görülecektir ki Allah kişiden mal mülk değil, evlat iktidar değil, selim, yani arınmış, temiz bir kalp istemektedir. Kalp vücut ikliminin padişahıdır. Kalp, iman ve takva yeridir, güzel ahlakın kaynağıdır. Vahy de, ilham da temiz kalplere iner.

Niyet, ibadetlerin şartıdır. Niyet de bilindiği gibi kalbin işidir. En büyük sevaplar, kalple kazanılır. Kalpler, iyiliklerden haz alır, kötülüklerden rahatsız olur.
Kuşkusuz kötü kalpler de vardır iyilerin yanında. Basiretsiz kör kalpler de vardır görenlerle beraber. İnce, nazik, kibar, duyarlı kalplerle beraber kaba, katı, hissiz, duyarsız, mühürlü ve kilitli kalpler de vardır.

İşte tasavvufun bir konusu da kalbi Allah’ın istediği bir kıvama getirerek onu iman, ahlak, takva, bilgi, basiret, keşf ve ledün marifetleriyle donatmak, rü’yetullah’a hazırlamaktır. Bütün bunlardan ötürü tasavvuf “bir kalp ilmidir” diye tanımlansa da yeridir.

Tasavvuf tarihi ve ricali de, dolaylı olarak belki tasavvuf ilminin konularından sayılabilir. Dolayısı ile tasavvufla alakalı binlerce veli, mürşit, mürit ve sufi gibi Allah dostları veya o dostluğa aday olarak yaşamış binlerce insanın hayat hikayesi, halleri, sözleri ve menkıbeleri de, oldukça zevkli ve zengin bir alan olarak, tasavvufun incelendiği ana konulardan biridir. 

Tasavvufun Amacı


Tasavvufun amacı, örnek ve ideal insan Hz. Rasulullah (sav)’ın her bakımdan gerçek bir varisi olmak, olmaya çalışmaktır. Çünkü esas amaç olan Allah’ın rızası, ancak Rasulullah (sav)’a uymakla sağlanabilir.1

 Bilindiği gibi insanın içinde nefis, dışında dünya, şeytan ve şeytana uymuş insanlar gibi düşmanları vardır. Bunlar insanı Allah’a kulluktan alıkoyarak, zevkler, lezzetler, istekler ve şehvetler peşinde koşturup bir ömrü heder etmek isterler. 

Oysa insan açıktır ki, Allah’a ibadet için vardır. Vazifesi, güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Hz. Rasule (sav) uymakla insan-ı kamil olmak, Allah’tan alıkoyan her şeyden (masivadan) yüz çevirerek İslam yolunda yürümeye devam edip Allah’a vasıl olmak, erişmektir. Kesb-i kemal ile seyr-i cemali başarmaktır. Bu da ancak, insanı iyiliklere çeken ruhu arındırmak ve güçlendirmekle olur. Tasavvuf da bunun usul ve erkanını anlatan bir ilimdir.  

 İnsan, ceset ve ruhtan meydana gelmiştir. Cesedin aslı topraktır, çamurdur.2 İnsanı aşağılara -süfliyata- çeker. Ruh ise Allah’tan gelmektedir ve insanı yüceliğe -ulviliğe- çeker.3  
 Ne var ki ruh cesede girdiğinden, bir nevi orada tutsak olduğundan önceleri ceset, yani nefis içinde gücünü kaybetmiş ve ona ram olmuş, boyun eğip uymak zorunda kalmıştır. Çünkü ruh latif, beden kesiftir. 

Eğer insan, nefsiyle mücahede etmez de ona her istediğini verir, heveslerinin ve şehvetlerinin peşinde koşarsa, aksine ruhun gıdası olan iman, ibadet ve zikirden uzaklaşırsa nefis, bir başka ifadeyle ceset, ruha galip gelir. O takdirde insan alçaldıkça alçalır. Hatta ruh nerde ise yok olayazar. İyiliğe ancak bir istidat, bir kabiliyet olarak ismen imkan bulur hale gelir. 
Ama, iman ve ibadetle kul Allah’a yönelirse ve ruhunu güçlendirirse, bu sefer nefsin heves ve hırsları, cesedin istek ve şehvetleri azalır. Dolayısıyla ruh üzerindeki etkileri zayıflar. Bunun sonucu olarak yavaş yavaş kötü ahlakı kaybolur, giderek terakki ede ede velayet derecelerine erer. Bu kez insanda, kötü ahlak tamamen kaybolur. Sadece bir istidat, bir kabiliyet olarak kalır. Kibar-ı evliyaullahda olduğu gibi. Bazen peygamberlerde olduğu gibi, o dahi kalmaz.

Bu nefis ve ruh iki pehlivana benzer. Hangisini iyi besler ve çalıştırır da öbürünü aç ve tenbel bırakırsanız, haliyle güçlü zayıfı yenecektir.

“Heyetinde, zıt tarikatleri birleştiren insan, tasavvuf yoluna girip de, ruhun hakikatına uygun zikirle meşgul olunca, “kim bir şeyi severse, onu çok anar.” Ve “kim bir şeyi çok anarsa, onu daha çok sever.” Ölçüsüne göre, “Allah” lafzı ve tevhit kelimesini, altı latifesi üzerinde, hayal yoluyla gidip gelişinden, ilahi aşk ve muhabbet hissine yükselir. Bu aşk ve muhabbeti artıran ilahi zikir, Allah’ın emr’inden olup insana üflenmiş bulunan ruha da kuvvet verir.

Böylece ruh, teşekkülüne aldığı beşeri alışkanlıkları terk etmek suretiyle, unsurların, yani kesafetin gereği olan katılık ve şiddet, zayıf düşer. Böylece de ulvi hakikatın galip geldiği havas, yani seçkinler de, öylece iyi ahlakın gereği olan işleri yapmaktan asla geri kalmazlar ve onları tam bir mükemmellik ve kolaylık içinde vecdle yaparlar. Yine o derece ki: “nasıl avamın, nefsini ancak zorlayarak, bir iyi iş yapması mümkün olabilirse, seçkinler de öylece nefislerini cebrederek, ancak kötü huylardan birini işlemeye imkan ve istidat bulabilirler. Allah’ın lütuf ve inayetiyle, ondan da mahfuz kalırlar.”4 

İşte bu hal, “Tasavvuf, İslam’ın emirlerini, aşk ve şevk ile yaşamak ve şeriatı korumak içindir” sözünün, güzel bir açıklamasıdır.  

Özetlersek; ruhun cisim üzerine galibiyetini temin için alınan tedbirler, tasavvufun gayesini teşkil eder.5

Tasavvufun bir gayesi de, insan ruhunda gizli olan ilahi sırları keşfedip ortaya çıkarmaktır.6 Daha bu dünyada iken, masiva ile alakayı kesip Allah ile beraber olmayı öğretmek, bizi yaratan ile bu dünyada manevî bir temasa geçmekdir.7 

İslam dinine şöyle bir baktığımızda, onun bireysel ve toplumsal olarak insanlığın iyiliğine, yararına ve hayrına kanunlar içerdiğini görürüz. Bunun için uzun uzadıya düşünmeye, deliller getirmeye de gerek yoktur. Yeter ki insanın bakışı bulanmasın, düşüncesi bozulmasın, akl-ı selim sahibi olsun. 

Peki ya böyle olmaz ise? O takdirde yapılacak iş, insandan bu bozukluğu gidermektir. Eskilerin ifadesi ile, insan safra hastalığına yakalanırsa, bal da olsa, bütün tatlılar acı gelirmiş. Adam böyle ise, balın tatlı olduğuna bir sürü delil ister. Eğer hastalık tedavi edilirse, balın tatlı oluşuna delil gerekmez. Ağzına bir parmak çalmak yeter.
Tıpkı bunun gibi, hakiki bir iman ve teslimiyet için, insanın kalbinin ve nefsinin manevi hastalıklarından tedavi edilmesi gerekir. Böylece İslamiyet’in güzelliklerini görür ve severek, isteyerek, hatta şükrederek ihlasla yaşar.

Ancak nefs-i emmare, bilinen bir gerçektir ki İslam’ı yaşamaktan, Allah’a kulluktan hoşlanmaz. Kendini helak edecek haramlara can atar. Öyleyse o cahili ıslah etmek, o ahmağı terbiye ve tezkiye etmek, hem akla, hem de dine göre en gerekli iştir. Şu ayet de buna işaret etmektedir: “Onu tertemiz yapan kurtulmuş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”8 
  Sonuç itibariyle nefsi tezkiye ve kalbi tasviyeden maksat, onları her türlü haram, mekruh ve kötü huylardan kaynaklanan manevi hastalıklardan, manevi afet ve felaketlerden temizlemektir. Kalbi iman, salih amel ve güzel ahlakla saflaştırıp arı duru hale getirmektir. Çünkü kalpde manevi maraz olduğu müddetçe, iman şekil ve taklittir; hakiki imana ermeğe imkan yoktur. Bu kötü halden de, doğrusu korkulur.

  Maddi hastalıklara yakalanınca doktora koşan ve acı da olsa, iğneleri, ilaçları kullanan, hatta ameliyat ile vücudunun kesilip biçilmesine razı olan, ama manevi hastalıklara yakalandığında yerinde oturup tedavi olmayan insan, hiç şüphe yoktur ki bilgisiz ve basiretsiz  bir insandır. Eğer bu insan bunun, tedavisi gereken bir hastalık olduğunu bilmiyorsa beyinsiz; bilip de korkmuyorsa ahmaktır. Çünkü, ebedi hayatında sonsuz bir azabı hak edeceğini bildiği halde tedavi istemiyor demektir.

 Nasıl ki hasta bir insana, bedenle çalışmak zor geliyorsa, hasta bir kalbe ve zayıf bir imana sahip olana da, şeriatı yaşamak zor gelir. Görüyorsunuz, Allah dostlarına zevk veren namaz, oruç, zekat, hac, zikir, infak, mücahede gibi nice bir ibadet, kalplerinde hastalık bulunan müşrik veya günahkar fasıklara çok zor gelmektedir.9 

Halbuki  Allah’ın dini, baştan sona kolaylıktır. Onu yaşamak asla zor değildir.10 Zorluk; kimseye boyun eğmemek, aksine herkese boyun eğdirmek sevdasında olan nefs-i emmare’den gelmektedir. Eğer o emmarelikten kurtulup mutmainliğe erişse, Allah’a boyun eğer ve dini emirleri seve seve yerine getirir. 

Yerine getirilen herbir  emrin, yapılan herbir salih amel iyiliğin, huy edinilen her bir güzel ahlakın kalp ve nefis üzerinde bir etkisi, bir nuru, bir arındırması vardır. Böylece kalp günden güne nurlanır, saflaşır, şeffaflaşır, incelir, yufkalaşır, hassalaşır. Nefis de temizlenir, arı duru hale gelir. Böyle yaşayan birisi inşallah hüsn-ü hatime ile ölür ve öyle de dirilir. Sonuçta sonsuz saadete kavuşur. Bunların yokluğunda ise su-i hatime ile gitmekten, hatta imanı dahi kaybetmekten korkulur.11

Görüldüğü gibi, tasavvufun amacı, nefsi tezkiye ve kalbi tafsiye ile ahlakı güzelleştirmek, seve seve Allah’a itaat ve teslimiyet de içi dışı nurlandırıp aydınlatmak ve böylece sonsuz saadete erdirmektir. Ancak böyle bir tezkiye ile her şeyden ilgi ve alaka kesilerek biricik mabud olan Allah (cc), hakiki maksud olur ve zatî muhabbet gerçekleşir. Böylece hakiki tevhide erilir, ihlasın hakikati bulunur.12    
  
Tasavvufun amacını, bu alanın en büyüklerinden İmam-ı Rabbaninin mektubatından bazı ifadelerle bitirelim.

“Bilmiş olasın ki; seyr-ü sülukten gaye; Nefs-i emmarenin tezkiyesi, temizlenmesidir. Böyle olmalı ki nefsani arzulardan neş’et eden batıl ilahlara tapmaktan kurtuluş müyesser olsun. Hakikat manasında, teveccüh edilen kıblede, yüce, mukaddes, hakiki, vahit Mabud’tan  gayri kalmasın. Onun üstüne hiçbir maksat asla ihtiyar edilmesin. Bu maksatlar, ister dini olsun, isterse dünyaya ait, müsavidir.

Dini sayılan maksatlar her ne kadar hasenat sırasında ise de bunlar ebrarın meşgalesidir; mukarreb zatlar, bunları seyyiat kabilinden sayıp vahit zat dışında hiçbir maksada yönelemezler.
Bu mana devletinin meydana gelmesi, fena halinin meydana gelmesine bağlıdır. Bir de özünde nimet ile elemin bir olduğu zati muhabbetin gerçekleşmesine... Bu makamda nimetlerden nasıl lezzet hasıl oluyorsa azaptan da öyle lezzet hasıl olur.

Bu arada cennet arzu ederlerse de, orası Yüce Mukaddes Zatın rıza mahalli olduğu için isterler. Onu talep etmek dahi, Sübhan Allah’ın rızası olduğu içindir. Şayet cehennemden Allah’a sığınılırsa bunu da, orası Yüce hakkın dargınlık mahalli olduğundan dolayı yaparlar. Yoksa cenneti istemeleri, nefsani hazlarının yerine gelmesi için değildir. Cehennemden kaçmaları da, elem ve azap korkusundan değildir. Şundan ki sevilen zattan ne gelirse bu, o büyük zatlara göre sevilen, istenen ve talep edilen şeyin aynıdır.
Ve sevilen zatın yaptığı her iş sevimlidir.

İşte bu makamda ihlasın hakikatını bulmak kolay olur. Batıl putlara tapmaktan kurtuluş nasib olur.

İşte bu vakitte, kelime-i tevhit işi sağlam olur. Bundan sonrası, savrulan ağaç dikenleridir.

Sevilen zatın in’am ve ikramı arada vasıta olmadan, isimlerin ve sıfatların mülahazası bulunmadan hasıl olan zati muhabbet dışındaki iş, karışık olmaktan uzak değildir. Şirki yakıp iptal eden bu zati muhabbet olmadan, mutlak fena hasıl olmaz.”13  

“Bilmiş ol ki, şeriat üç dilimden ibarettir: ilim, amel, ihlas...

Bu üç dilimin her biri, tek tek yerine getirilmedikçe, şeriatın tahakkuku (geçekleştirilmesi) olmaz. Şeriat tahakkuk ettiği takdirde, Yüce Allah’ın rızası da tahakkuk etmiş olur. Allah tealanın rızası da, dünya ve ahiret sadetlerinin hepsinin üstündedir. Bu mana, şu ayet ile daha güzel anlatıldı “Allah’ın rızası en büyüktür”14   

Şeriat, dünya ve ahirete ait tüm saadetleri özünde toplamıştır; bunları yerine getirme gücü de tamdır. Durum böyle olunca şeriatın dışında ihtiyaç duyulacak bir talep kalmaz. Sûfiyyenin seçkinleştirdiği tarikat ve hakikat şeriatın üçüncü dilimi sayılan ihlasın olgunlaşmasına ve tamamlanmasına yardımcıdır.

Hakikat ve tarikat tahsilinden maksat şeriatın tamam olmasıdır, şeriatın dışında bir başka şey için değildir.

Tarikat süluku esnasında sofiye zümresi için hasıl olan haller; vecitler, ilimler ve marifetler, esas maksatlardan sayılmaz. Bunların hepsi şeriat çocuklarını terbiye eden vehim ve hayallerden ibarettir. Asıl gereken odur ki, bütün bunlardan geçilsin, rıza makamına ulaşılsın. İş bu rıza (hoşnutluk) makamı, süluk ve cezbe makamlarının nihayetidir.

Tarikat ve tarikat menzillerini aşıp geçmekten maksat: ihlasın tahsilinden başka bir şey için değildir. Bu ihlas, rıza makamının kazanılmasını gerektirir. İhlas devletine ve makamına; ihlasla tecelliyat-i Selase’den (Esma, sıfat, zat tecellilerinden) ve ariflerin müşahede yerlerinden geçen zümrelerden ancak binlerce kişi içinde ancak bir kişi vasıl olur.”15