İslamiyat Kategori
Tasavvufun Kaynak ve Eserleri
Tasavvufun Kaynakları

İçindekiler
Tasavvufun Kaynakları
Kur’an ve Tasavvufi Tefsir
Kur’an ve Tasavvufi Kavramlar
Sünnet
Asr-ı Saadette Zühd
Hz. Peygamber (sav)in Hayatında Zühd
Ashab-ı Kiram’ın Zühd Hayatı
Kettani’nin Sözleri
Tasavvufun Temel Eserleri
Tabakat Kitapları
Zühd, Takva ve Adab Kitapları
Çağdaş Yazarlar
Tasavvufa Yabancı Kaynak Yanlışlığı



TASAVVUFUN  KAYNAKLARI

Hiç şüphesiz tasavvufun temel kaynağı Kur’an ve sünnettir. Asr-ı saadet, tasavvufun en canlı yaşandığı bir dönemdir. O dönemde fıkıh, akaid, kelam, ahlak, siyer vb ilimler, kendi başlarına müstakil birer ilmî disiplin olmadan önce, Kur’an ve sünnet içinde var olarak görüyoruz. Bütün bu ve benzeri ana ilim dalları daha sonra Kur’an ve sünnetten dallanıp budaklanmış, temel esasları tesbit edilerek kök salıp gelişmişlerdir. Çok sonraları, aslında var olan ama belli bir plan ve programla çerçevesi çizilmeyen kendi özel alanları, temel kuralları, usül ve metodu ortaya konmuştur. Diğer İslamî ilimler için geçerli olan şeyler, aynen tasavvuf için de söz konusudur.
 “Asr-ı saadette bu kavram yoktu” diyerek tasavvufu inkar edenler, işte bu temel gerçeği gözden kaçırmışlardır. Evet, yoktu. Ama, tıpkı tasavvuf gibi akait, kelam, siyer, fıkıh, fıkıh usulü, hadis usulü, tefsir usulü gibi ilimler de yoktu. Şimdi bütün bu ilimleri İslamî değildir diye inkar mı edelim? Etmiyorsak, tasavvufa neden özel muamele yapalım?
Şimdi öz itibariyle Kur’an ve sünnette var olan tasavvufu biraz daha yakından görelim. 


Kur’an  ve  Tasavvufî Tefsir:

İslam düşünce, kültür ve medeniyetinin temelinde Kur’an-ı Kerim vardır. Sufiler, tasavvufi hayatlarının temel esaslarını Kur’an’dan aldıkları kadar, onu bir zikir olarak vird edinmiş ve diri, uyanık, huzurlu, selim bir kalp ile okumuşlar, üzerinde derin derin düşünmüş, tefekkür, tezekkür ve tedebbür etmişlerdir. Bu derin tefekkür, tezekkür ve tedebbürler sonucu, ayetlerden kalplerine yeni manalar, yorumlar yansımış, bir çok sırlar açılmıştır.1 Onlar bu manalar ve yorumlar ile, manevi hayatlarını geliştirmiş, zenginleştirmişlerdir. Mutasavvıfların gönül dünyalarının genişliği ve yepyeni, orijinal fikirlerin sahipleri olmalarının altında yatan, belki de Kur’anla olan bu sıkı ve ciddi irtibatlarıdır.

   Sufilerin ileri gelenlerinden Hace Muhammed Parsa bu konuda şöyle der: “Hitab-ı ilahiye muhatap bulunan kimsenin haline, sülukundaki mertebesine ve derecesine göre ayetlerin tevili değişir. Hakikat yolunun saliki ve marifet talibi, her bir mertebeden terakki ettikçe ona yeni bir kapı açılır. Artık o kimse, daha latif bir mana semasının sonsuzluğuna yükselir. Cenab-ı Hakk’ın her kelimesi için, denizler mürekkep olsa tükenir, onun manası tükenmez. Bu sonsuzları bir kalıba sokmak, bir şeye bağlamak ve sayılarla sınırlamak nasıl mümkün olur, cevap ver.”2

Onlar, Kur’an tefekkürleri sonucu kalplerine keşf olan yeni tefsir ve tevillerin bir kısmını ızhar etmiş, söylemiş veya yazmışlardır. Ama, çoğunu da içlerinde gizlemiş, okyanuslar gibi genişlemiş olan sadırlarında saklamışlardır. Yukarıda “tasavvufun sübjektif, kişiye özel yaşanmış bir hal olduğu, sufîlerin sözlerinden veya yazdıklarından onları bütünüyle anlayıp değerlendirmenin eksik kalacağı, bu açıdan bakılınca aslında onları tam olarak takdir etmenin imkansızlığı” gibi şeyler yazmıştık. İşte bir sebebi de budur.
Neden saklamışlar? 

Belki ucubdan, benlikten, kibirden, gururdan kaçmış, belki sır diyerek emanet kabul etmiş, belki de “insanlara aklının miktarınca konuşunuz” emrine imtisalen, bir çok hakikatin anlaşılmayıp inkarından korkmuş, hem kendilerinin, hem de bu taifenin yersiz itham ve eziyetlerde kalmalarını istememişlerdir. 

Bu taifeden birisine bunu sormuştum, “izin yok” dediler.3 

“Kur’an’ın bir zahiri, bir de batını vardır.”4 Hadisini belki de en iyi değerlendiren sufiler, bazen bir ayet üzerinde aylarca, hatta yıllarca tefekkür etmişler, kendilerine açılan manaları okyanuslara benzetmişler. Bazen de bu tefekkür, tezekkür ve murakabeler sonucu, bir ayetin ışığında arşı ferşi gezmiş, alemleri seyran etmişlerdir. 

Hucvurî anlatıyor: “Bir gün şeyh Ebu Abbas Şekkanî’nin (r.a) yanına gitmiştim. “Allah, hiçbir şeye gücü etmeyen köle bir kulu mesel getirdi.”5 Mealindeki ayeti okuyor, ağlıyor ve nara atıyordu. O kadar ki, dünyadan ayrıldığını zannettim.

-Ey şeyh bu ne haldir? dedim. 
Şöyle dedi:
-Virdim on bir yıldır ancak buraya kadar gelmiştir. Buradan geçmeye ve ayrılmaya gücüm yetmiyor.6 
Ebu Abbas Bin Ata’ya:
-Günde ne kadar Kur’an okuyorsunuz? diye sorunca,
-Önceleri yirmi dört saatte iki defa hatmediyordum. Şimdi de dört yıldan beri ancak Enfal suresine kadar gelebildim.7 demiştir.
Sufi’nin birine:
-Burada ünsiyet ve dostluk kurabileceğim biri var mıdır? diye soruldu. Sufi:
-Evet, dedi ve elini mushafına uzattı. Mushafı göğsüne koyduktan sonra:
-İşte bununla ünsiyet ediyorum, dedi.8 

Ebu Süleyman Darani (r.a) derdi ki; “Bazen ben gece namazına başlar aynı ayeti okumaya sabaha kadar devam eder, beş gece hep o ayeti tekrar eder dururum ve nefsimden onunla amel etmesini isterim. Eğer Allah teala biraz gaflet vererek bana iyilikte bulunmamış olsaydı, ölünceye kadar o ayetten başkasına geçmem mümkün olmayacaktı. Çünkü her okuyuştan ve tefekkür edişten sonra yeni bir bilgi kazanıyorum. Zaten Kur’an akla hayretler veren manaları bitip tükenmeyen bir kitaptır.”9 

Üstat Ali’yyül Havvas (r.a) şöyle demişti: “Eğer Allah teala evliyanın hepsine, Kur’an okudukları esnada onun manalarını kendi katında bin hibe olarak vermeseydi onlardan biri Kur’an’ın bütününü bir gecede okumayı başaramazdı. Zira kamil zatların Kur’an ile ilgili bilgileri düşünüp dikkat etmekle kazanılmış değil, okuma esnasında yüce Allah’ın onlara hibe ettiği bilgilerden ibarettir. Böylece okuma manaların aynısı olur. Fakat manalar anlayış itibari ile farklı olduğu zaman, bil ki bu fark, düşünmenin neticesidir.”10

İmam-ı Şarani diyor ki: “Büyüğüm Şeyh Ebu’s Suud el-Carihi (r.a)’nin bana söylediğine göre, günün gecesinde bir hatim, gündüzünde de bir hatim okurmuş. Büyüğüm Ahmet el-Merhumi’nin (r.a) tarikatına intisap ettiği zaman, bu halini ona açmış.

O’da kendisine demiş ki:
-Bununla bir şey kazanmış değilsin. Zira sen okuduğun hatimlerin sayısı ile seviniyorsun, fakat nefsinden okuduğunla amel etmeyi istemiyorsun.” O:
-Evet! diyerek itirafta bulunmuş. 
Şeyh’i de ona okuduğunu düşünüp taşınmakla anlamayı ve her ayeti gereği ile amel etmeyi emretmiş.
O durumu bana şöyle haber verdi ve ilave etti:
-Şeyhimin bu emir ve tavsiyesine başladıktan sonra, daha önceleri okumakta olduğumun onda birini okumaya gücüm yetmedi.11
Bütün bu derin okuyuş ve tefekkürler sonucu, ruhu ibadetler ve riyazetlerle arınan ve aydınlanan sufiler, kudsi işaretleri alacak dereceye ulaşınca, ayetlerin taşıdığı iç mana kalplerine doğmuş ve kalplerine açılan ve bir anlamda özel olan bu birçok mana ve yorumlardan özetler yaparak sufiler, orjinal bir tefsir çeşidi ortaya koymuşlardır: İşarî-Tasavvufî Tefsir.12 
Bu tefsirler daha çok sufilerin kendi düşünce ve tefekkür hallerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Kur’an içinde tasavvufi hayatı belirten ve o tür duyuş ve anlayışlara uygun olan birçok ayetler vardır. Bu ayetlerle onları anlamak için temizlenmiş bir kalp yan yana gelince, ortaya Kur’an’ın zahirine ters düşmeyen batınî yorumları çıkmış, bunlardan da İşarî-Tasavvufî tefsirler meydana gelmiştir. 

Onlar Kur’an’ı dinlerken öylesine kendilerini Kur’an’a teslim etmişlerdi ki, bazen coşar ağlar, nara atar, düşer bayılırlardı. Gerçi hale mahkum olmamak esas ise de, insanın bazen tahammülünün üstünde gelen bir vecd ve varidatla haline hakim olması da zor olabilir ve anlayışla karşılanabilir. 

Bu tasavvufi tefsirler, ilklerden sayılan Sehl b. Abdullah Tusteri’nin (öl: 283/896) “Tefsir’ul Kur’an-il azim”, Ebu Abdurrahman Sülemi’nin (öl: 412/1021) “Hakaiku’t Tefsir”, Abdülkerim Kuşeyri’nin (öl: 465/1072) “ Letaifü’l İşarat”ından itibaren yüzyıllarca gelişmiş, Necmeddin Kübra’nın (öl: 618/1221) “Te’vilatü’n Necmiyye”, İbn Arabi’nin (öl: 638/1240) “Tefsir’u İbn’i Arabî”, Nimetullah Nahcuvani’nin (öl: 920/1514) “Fevatihu’l İlahiyye”si ile olgunlaşmış, İsmail Hakkı Bursevi’nin (öl: 1137/1724) “Ruhu’l Beyan”ı ile zirvelere çıkmıştır.13  
Hemen şunu ifade edelim ki İşarî tefsir sahibi kendi verdiği mananın dışında zahir mana olmadığını iddia etmez. Aksine her şeyden önce zihne zahir mananın geleceğini, nassların zahir manası üzerine kurulacağını, fakat bu iç mananın da ayette konulmuş olduğunu söyler. İnsan, kazanacağı manevi mertebeye ve ledünni ilme göre bu manaları anlar.14 

Ebu Nasr Serrac Tusi, bu konuda Sehl Bin Abdullah’dan şunu nakleder; “Kula ilahi kitabı anlama konusunda Kur’an’da her harf için bin mana verilmiş olsa, bir ayette verilen mananın nihayetine ulaşılamaz. Çünkü Kur’an, Allah kelamıdır. Kelam, onun sıfatıdır.”15

Serrac bu sözlere şöyle bir açıklama getirir; “Allah için nihayet söz konusu olmadığı gibi, kelamının manası için de nihayet söz konusu değildir. Kullar, Allah’ın veli kullarının kalplerine verdiği fetih ölçüsünde onun kelamını anlayabilirler. O’nun kelamı mahluk (yaratılmış) değildir. Bu yüzden mahlukların idrakı, O’nun manasının nihayetine ulaşamaz. Çünkü mahlukatın idrakı muhdes (sonradan yaratılmış)tır. Allah teala Kur’an’da hidayeti muttekilere has olarak zikretmiştir.”16 

Bu yüzden muttekiler kalplerindeki fetih ölçüsünde Kur’an’ın batın (iç, gizli) manalarına mazhar olurlarken, o manaları Kur’an’ın zahir ölçüsüne vurur, oradan onay aldıktan sonra kabul ederler. Bu konuda Ebu Süleyman Daranî’nin  söylediklerini hatırlayalım; “Hakikata ait bazı keşfî bilgiler kırk gün süreyle kalbimi sarar. Ben iki şahit olmadan onların gönlüme girmesine izin vermem. O iki şahit kitap ve sünnettir.”17 

Serrac; daha sonra ilahi kitabı kabulde halkın dereceleri, erbab-ı kulübün Kur’an’ı anlamaları, bu konuda sabikun, mukarrabun ve ebrarın hükmü, harf ve isimleri ile Kur’an’ı anlama ve bazı ayetlerin işarı yorumu hakkında sözü uzatır.18 Ama biz bunları o ve başka klasik kitaplarımıza havale ederek, bizzat tasavvufun ana konuları hakkında Kur’an’dan bazı şahitler getirelim. 

Bu ana konuların adlarını “Tasavvufun konusu” başlığında zikretmiştik. Şüphesiz bunların hepsi hakkında Kur’an’ın ayetlerini delil getirmemiz, başlı başına bir kitap konusudur. Nitekim bu konuda çok takdir ettiğimiz İbn Kayyım’ın Medaricu’s Salikîn’i başta olmak üzere bir çok eserler yazılmış, yine başta Kâşânî olmak eskilerden ve yenilerden birçok müellif tasavvufa özel bir “tarifat” türü geliştirmiştir.

Oysa bizim bu kitabımızın özelliği özet oluşudur. O  yüzden delil olarak iki şahit yeter diyoruz. Biliyorsunuz  mahkemede iki şahit, hakimin hüküm vermesine kafidir. Bu konularda diğer ayetlere bakmak isteyenlere bu gün bir haylisi Türkçe olarak da yazılmış olan Kur’an fihristlerini salık veririz.


Kur’an ve Tasavvufî Kavramlar:

Biz burada tasavvufun ana konuları hakkında Kur’an’da geçen bazı kavramlar hakkında sufilerin sözlerinin özetini alacak, bu konularda sufilerin neler söylediklerinin detayını ise tasavvuf  kitaplarına havale edeceğiz. 
Buradaki amacımız, tasavvufun konularıyla Kur’an’ın birlikteliğini göstermek ile tasavvufun asıl kaynağının Kur’an olduğunu isbat etmektir.
     
1-Tevbe: Günahtan dönmektir. Tasavvufa tövbe ile girilir. Nefis mücadelesi de tevbe ile başlar. Sufiler tövbesiz ibadet sahih olmaz derler ve bütün bu görüşlerini esas olarak Kur’an’dan alırlar. 
Kur’an, tevbe ve istiğfarla ilgili bir çok ayetleri zikreder. O kutsal kitap incelendiğinde görülecektir ki Allah teala tevbe etmemizi istemekte,19 gerçek tevbeyi bildirmekte,20 tevbeleri kabul etmekte,21 çok tevbe edenleri sevmekte,22 istiğfar istemekte,23 salih amel isteyenlerin kusurlarını bağışlamakta,24 şirkin dışında dilediklerini affedeceğini bildirmekte,25 bazı günahlar için de özel olarak tevbeyi zikretmektedir.26
İşte iki örnek ayet:
“Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz.”27 
“Ey mü’minler! Allah’a nasuh tevbesi ile tevbe ediniz.”28 

 2-İbadet: Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan hareketlerdir. Sufiler, Allah emretmemiş olsaydı bile, O’na olan sevgi, saygı ve şükür için ibadetin gereğinden bahsetmiş, emredilenden daha fazla nafile ibadetlerle Allah’a manen yaklaşmaya çalışmış, ibadeti, varlıklarının devamı için bir gıda kabul etmiş, aşk, şevk, vecd içinde ihlasla Allah’a ibadet etmiş, karşılığında bir ücret beklememişlerdir. Bu konuda esas aldıkları da Kur’an, sünnet ve sahabenin hayatıdır. 
Kur’an bir çok ayetlerinde ibadet etmekten,29 ibadetin yalnız Allah’a yapılacağından,30 insanlar ve cinlerin, ancak ibadet için yaratıldığından,31 kibirlenerek Allah’a kulluktan çekinmenin çirkinliğinden,32 Allah’ın, ibadete ihtiyacının olmadığından,33 bütün peygamberlerin Allah’a ibadete davet ettiğinden,34 cenneti kazanmak için kulluk gerektiğinden,35 ibadeti ihlas ve samimiyetle  yapmak gereğinden,36 hatta ihsan üzre, yani Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etme gereğinden,37 münafıkların ibadeti gösteriş için yaptıklarından38 ve tasavvufun önemle üzerinde durduğu gece ibadetinden39 bahseder.
İşte bunlardan ikisi:
“Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”40           
“De ki: “Ben Allah’a, onun dininde ihlas edici olarak, ibadet etmemle emrolundum.”41 
  
3-Takva: Kişinin, iman, itaat ve günahlardan sakınmakla kendini ilahi azaptan ve uzaklıktan korumasıdır. Kul takvalı olur, nefsini ve kalbini maddi ve manevi pisliklerden temizleyebilirse, içi dışı Allah korkusu ile, havf ve haşyet, heybet ile dolar. Bir yandan da aşkı muhabbeti artar. Bu haller kendisiyle hakikat arasındaki perdeleri yakar, kaldırır. Böylesine yanık bir gönülden yükselen buharlar, gözlerden yaşlar halinde dökülür. Bunlar, sufinin yaşadığı ruhi hallerdir ve kaynağını Kur’an’dan alır.
Kur’an, takva sahiplerini42 ve onların mükafatlarını geniş geniş açıklar.43 Allah’tan korkanları,44 ve mükafatlarını,45 bildirir. Allah’tan korkanlara hak ile batılı ayıracak bir anlayış verileceğini müjdeler.46 
İşte iki ayet:
“Ey inananlar! Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkun ve ancak müslüman olarak can verin”47    
“Ey inananlar! Eğer Allah’tan korkarsanız o, iyi ile kötüyü ayırt edecek (bir marifet, bilgi ve nur) verir, suçlarınızı örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf ve inayet sahibidir.”48  

  4-Zühd: Allah’tan başka her şeyi (masiva) kalpten çıkarmak, dünyaya değer vermemek; varlığına sevinip şımarmamak, yokluğuna üzülüp yerinmemek, Allah ile yetinmektir.
Zühd deyince akla dünya gelir. Tasavvufa göre dünya, insanı Allah’tan alıkoyandır. Tasavvufun özü de dünyayı terktir. Tasavvufta “terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk” sözü çok meşhurdur. İnsanın arzuları sınırsız, emeli, yani yaşama ümidi de uzundur. Zühd ise bunlardan geçip, amellere sarılmaktır. 
Bu “terk”i yanlış anlamamak, büsbütün işi gücü terkedip miskinleşme ve aleme yük olma anlamına almamak gerekir. Maksat dünya sevgisini kalbe koymamak, insanın vaktini alan lüzumsuzları azaltmak ve lezzetlerin, şehvetlerin esaretinden hürriyete kavuşmak, Allah ile olmaktır. Yoksa, şeriat çerçevesinde servet kazanmak bir ibadet olduğu gibi, onu Allah’ın rızası istikametinde harcamak da bir ibadettir. 
Kur’an’da dünya sevgisine dikkat çekilerek insan uyarılmış,49 yalnız dünya nasibi istenerek ahiretin unutulması kötülenmiş,50 kafirlerin dünyaya bakışı,51 dünyayı ahiretten üstün tutuşları,52 ve dünyalık ile övünüşleri kınanmış,53 dünya nimetlerini Allah’tan, peygamberden ve Allah yolunda cihattan üstün tutanlar tehdit edilmiştir.54 Dünya, ahiretin tarlasıdır.55 Hem dünya, hem ahiret nasibi beraber istenmelidir.56 Dünya nimetleri, mü’minler içindir.57 Dünya meşguliyeti, mü’minleri Allah’a kulluktan alıkoymaz, koymamalıdır.58 
Zühd için iki örnek ayet:
“Rabbi’nin adını zikret, ondan başka her şeyden kesilerek, kalbini her şeyden boşaltarak bütün gönlünle ona yönel. (Tebettül)”59    
“Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Asıl yurt, ahiret yurdudur. Keşke bunu bilselerdi.”60     
Kanaat da zühdün bir bölümüdür. Kanaat: elde olanla yetinmek, elden çıkanın ardından bakmamak, Allah’ın verdiğine sabredip razı olmaktır. Rızık maksûmdur, yani ezelde taksim edilmiştir. Kula bu taksime teslimiyet ve heran şükür gerekir. Nahl suresi 97. ayet kanaata işaret eder. 

5-Sabır, Mücahede, Riyazet: Sabır, Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçma, başa gelen bela ve musibetlere katlanma, isyan ve sızlanmadan sakınma anlamındadır. Peygamberimizin ifadesiyle sabır dinin yarısıdır.
Tasavvufi hayat dahi, baştan sona sabrın meyvesidir. Çünkü nefis şehvetlere koşar, kulluktan hoşlanmaz, bela, musibet ve eziyetlere katlanmak istemez, sızlanır, şikayet eder. Bu nefis ile, şehevi isteklerine dini duygularla karşı koyup “büyük bir cihad”a girerek, onu “emmare”likten, “levvame”likten “mutmain”liğe, hatta “raziye” ve “marziyye” makamlarına çıkararak arındırmak gerekir. Buna “mücahede” de denir. Bu arada Allah (cc.) kulunu her an imtihan edebilir; onun canına, yakınlarına, malına bir noksanlık verebilir. Bunlar, “sevginin cilveleridir.” Kahır dahi, lütuf gibi hoş karşılanmalıdır.
Sabır yanlış anlaşılmamalıdır. Allah’a itaat etmek ve günahlardan sakınmak için sabır ne kadar farz ise, dine, şeriata, cana, mala, ırz ve namusa yapılan saldırılara, tehlikeli eziyet ve işkencelere sabır da o kadar haramdır.
Kur’an’da 103 yerde sabır kelimeleri geçer. Nitekim birçok ayetlerde sabır anlatılmış,61 karşılıklı sabır tavsiye etmek,62 sabır ile Allah’tan yardım istemek,63 bela ve musibetlere,64 sıkıntılara,65 hakaret ve saldırılara,66 hastalıklara67 ve savaşlara sabretmek68 tavsiye edilmiş, sabredenlerin takva sahipleri olduğu vurgulanmış,69 Allah’ın sabredenlerle beraber olup,70 onlara büyük mükafatlar vereceği vadedilmiştir.71
Riyazet, yani az yeme, az uyuma, az konuşma, nefsin isteklerini asgariye indirme, onu sürekli meşru işlerle meşgul edip serbest bırakmama, ona zor gelen şeyleri yaptırma, sabır ve müşahede de başarılı olmak içindir. Bu yüzden “işin başı mücahede, devamı riyazet, sonu müşahededir” demişlerdir.
Dışarıdan bakılınca zor gibi görünen bu riyazet, bir mürşidin nezaretinde olursa, azimli bir mürid için kolaylaşır, giderek güzelleşir. Çünkü bir çok manevi gıdanın vesilesi olur.
“And olsun ki biz sizi biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile muhakkak deneriz. Sabredenleri müjdele. O sabredenler, kendilerine bir bela geldiği zaman: “Biz Allah’ın kullarıyız ve biz ona döneceğiz,” derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.”72      

6-Tevekkül, Teslimiyet: Tevekkül, kulun kendine düşeni, Allah’ın tabiattaki kanunlarına uygun olarak yaptıktan sonra, işini Allah’a ısmarlaması, O’na dayanıp güvenmesidir. Gönlünde, Allah’tan başka yaratıcı fail olmadığı inancını barındıran bir kulun, O’na dayanması, güvenmesi, yönelmesi ve işini O’na ısmarlaması ve sonucuna tam teslim olmasından daha tabii ne olabilir! Zira tevekkül, bir bakıma tevhiddir. Öyleyse, Allah’tan başkasına itimat ve tevekkül, şirktir. Allah’ın vadine güvenmek gerekir. Allah her halimizi bilmektedir. Bizim hakkımızda iyilik dilemekte ve merhamet etmektedir. Öyleyse O’nun hükmüne razı olmak gerekir. Buna aynı zamanda teslimiyet ve tefvîz-i umur da denir.
Nitekim Kur’an’da  tevekkülü (Allah’a güvenme) anlatır.73 Allah’tan yardım istemek,74 bir işe azmedince Allah’a tevekkül etmek,75 tedbir almak,76 yapılacak iş hususunda “inşallah” demek77 öğütlenmiş, ahiret nimetlerinin de tevekkül edenler için olduğu vurgulanmıştır.78
Tedbir, tevekküle mani değildir. Ama tedbirin aleyhinde olan bir azınlık da olmuştur. Onlar da aslında “tedbire değil, Allah’a güven” demek istemişlerdir.
İki ayet :
“Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.”79  
“İnanıyorsanız, yalnız Allah’a tevekkül edin.”80 

7-Zikir ve Murakabe: Allah’ı her an hatırda tutmak, hiç unutmamak, O’nun isimlerini çeşitli şekillerde ve belli sayılarda söylemektir. Tasavvufun ana unsurlarındandır. Sufilere göre zikir en büyük ibadettir. Namaz kılmak ve Kur’an okumak da zikre dahil edilirse, böyle olması tabiidir. Allah, “çok namaz kılınız”, “çok oruç tutunuz” demediği halde, “çok çok zikrediniz”81 diye emretmiştir. Bu da zikrin büyüklüğüne delildir. Hem zikir her an, her durum ve her şekilde, yani ayakta, oturarak veya yatarak, abdestli veya abdestsiz yapılabilir.82 Bir de, faydası çok büyüktür. Zira zikir kalpteki imanı artırır ve toprağa düşen yağmur gibi gönülde Allah sevgisi bitirir.
Zikrin bir faydası da itmi’nandır. Yani kalpte her türlü vesvese, şüphe ve evhamın yok olması, kalbin bütünüyle Allah’a yönelmesi, derin bir huzur haline ermesidir. Serrac’ın ifadesiyle, kalbi aklına galip, imanı kavi, ilimde derinlik sahibi, zihni duru, özü sağlam kimselerin halidir itminan.83 İşte bu, sabır, rıza, tevekkül, teslimiyet vs. gibi bir çok güzelliklerin kaynağıdır. Zira kalp selim olunca, azalar da salim olurlar.
Bu yüzden sufiler zikre çok önem verir, gizli açık her an Allah’ı zikre çalışır, dil ile zikrederek gafleti atmaya çalışırlar. Öyle bir an gelir ki, insanın kalbinden ve hatırından Allah hiç gitmez. Buna, zikr-i daim dendiği gibi, murakabe ve tefekkür de denilir.
Murakabe, kulun kalbini, duygu ve düşüncelerini Allah’ın her an bildiğini bilmesi ve kalbini Allah’ın denetimine açık tutmasıdır. Peygamber ifadesiyle “ihsan”dır. İhsan, “Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk etmektir. Her ne kadar biz O’nu görmüyorsak da, kuşkusuz O bizi hep görüyordur.”84
Böyle olan bir kul, mümkün mertebe zikri unutmaz, her duygu, düşünce ve davranışında Allah’ın rızasını kazanmaya çalışır, ayıplardan, günahlardan uzaklaşır, vaktin edebini kuşanır. Nefsin şerrinden korunmaya çalışır. Muhasebe de buradan doğar.
Kur’an, Allah’ı çokca zikri emrederken,85 zikrin şeklini,86 mükafatını,87 faydasını88 da açıklamış, gafletin kötü akıbetini89 bildirmiştir.
İşte iki şahidimiz:
“İçinden yalvararak ve korkarak, aşikare olmayan hafif bir sesle Rabbini zikret, gafillerden olma.”90
“Ey mü’minler! Allah’ı çok çok zikrediniz! O’nu sabah akşam tesbih ediniz.”91 Konuyla ilgili müstakil bir başlık ve bir çok detay bilgi “Tarikatta Amel” bölümünde ayrıca gelecektir.

8-İhlas: İbadet ve amelleri sadece Allah için yapma, kalbi ucub (kendini beğenme), riya (gösteriş), süm’a (duyurma) gibi ayıplardan ve olumsuz düşüncelerden temizlemektir. Hakkında müstakil kitaplar yazılan ihlas-riya, tasavvufta üzerinde durulan en önemli konulardandır. İhlas, doğrudan nefsi etkilediğinden en zorlu ahlaktır. Çünkü ihlasın zıddı riyanın, şirke yakınlığı ve benzerliği vardır.
Mutasavvıflar, bu ahlaklarını da diğerlerinde olduğu gibi Kur’an’dan almışlardır. Kur’an Allah’ın kalplerde olanı bildiğini92 acı azaptan kurtularak naim cennetlerindeki nimetlere ancak ihlaslıların ereceğini93 bildiriyor, imanda,  ibadette,  hatta savaş  gibi hayatın her alanındaki davranışlarda kullarından ihlas istiyor.
“Kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılarak, O’na ibadet etmeleri emrolundu.”  
“Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.”           
 9-Şükür ve Hamd:  Şükür, bağışlanan nimetin sahibine teşekkür ederek o nimeti, verenin rızası doğrultusunda kullanmaktır. Hamd ise, nimet gelsin gelmesin, sevgi ve saygı ile Allah’ı övmektir.
Şükür kalp, dil ve bedenle olur. Kalp ile şükür; nimeti verenin Allah olduğunu bilmek, dil ile şükür; nimet ve sahibini ikrar ve itiraf ile hamd, beden ile şükür; onunla Allah’a ibadet ve itaat ederek, yasaklarından kaçmaktır.
Kur’an, bize şükredip nankörlük etmememizi, ikaz ederken,  şükrün nimetleri artırdığını,  azabı uzaklaştırdığını,  insana mükafatlar kazandırdığını,  bu yüzden peygamberlerin bile şükür nasib etmesi için Allah’a dua ettiklerini,  şükredenin, aslında kendisi için ettiğini,  ancak insanın az şükreden bir varlık olduğunu  bildirir.
İki ayet:
“Bana şükredin, nankörlük etmeyin.”    
“Eğer şükrederseniz, sizin için kuşkusuz artırırım.”  

10-Rıza: Tasavvufî makamların en yücesi olan rıza, kulun ilahî hükümlere itirazsız boyun eğmesidir. Ama asıl önemli olan, Allah’ın kuldan razı olmasıdır.
Bunun alameti, kulların amelleridir. Eğer kul iyi amellerle meşgul ise Allah razı, kötü ameller ile meşgul ise Allah gazap etmektedir. Bazı büyükler, Allah’ın rızası veya gazabı kulun amelinden gelmez. Aksine Allah razı olur da kula iyi amel işletir veya gazap eder de, onu kötülüklerle meşgul eder demişlerdir. Yani rızanın başı da sonu da Allah’tır.
Tasavvufta rıza konusu ince ve derindir. Kul, nimet kadar, gelen belalardan da razı olmalıdır. Nitekim şairin şu kıt’ası, bu manayı ifade eder.

Hoştur bana senden gelen 
Ya gonca gül, yahut diken;
Ya hil’at-u yahut kefen,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Bunun altında yatan, kuşkusuz ki, sevgiden başka bir şey değildir. Seven, sevgiliyi razı etmek için her sıkıntıya katlandığı gibi, ondan gelenlere de sızlanıp şikayet etmez. Çünkü sevgiliyi gücendirmek istemez.

Kur’an şu iki örneğimizle rızayı anlatır:
“Ey itmi’nane ermiş nefis, dön Rabbine; sen ondan razı, o senden razı olarak!...”             
“Allah onlardan, onlar Allah’tan razı olmuşlardır.”          

Rıza ile sabır ve tevekkülün yakın ilişkileri vardır. Bununla beraber Kur’an’dan şu ayetlere de bakılabilir: Maide 119, Tevbe 100, Taha 109, Feth 18, Mücadele 22, Zümer 7, Meryem 6, Feth 29, Meryem 55.

Bu maddelerin sayısını çoğaltmak ve sufilerin onlara getirdiği tanım ve yorumları Kur’an ayetleri ile karşılaştırmak mümkündür. Ancak buraya kadar aldıklarımızı, “Tasavvufun konusu” başlığı altında zikrettiğimiz terimlerin bir zübdesi kabul ederek, bu açıklamalarla yetinmek istiyoruz. Çünkü, parça bütüne delalet eder.

Nihayet buraya kadar aldığımız bu terimler ve bunlarla ilgili sufilerin sözleri, hal ve hareketleri, yazdığımız ve işaret ettiğimiz ayetlerle karşılaştırıldığında görülecektir ki, tasavvufun ve tasavvufi hayatın birinci kaynağı Kur’an’dır. 

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslamî ilimler arasında, Kur’an’dan en çok destek alan tasavvuftur. İşaret ettiğimiz ve edemediklerimizle beraber, yüzlerce ayet tasavvuf ilmine, onun tanımına, konusuna, amacına, önemine, faziletine, faydasına, hatta hükmüne kaynaklık etmektedir. Dahası, diğer ilim ve düşünce şubelerine aitmiş gibi görülen pek çok ayetler içinde bile tasavvufa işaretler vardır.

 Kur’an’ın Mekke döneminde nazil olan ayetlerinin neredeyse tamamı ve Medine döneminde nazil olanların büyük bir yekunu, kalple alakalı olan iman, ahlak ve maneviyat ile ilgilidirler. Kur’an’da hukukla doğrudan ilgili ayetler azdır. Bunlar da, hukuk hayatının olması gereken ideal boyutlarını vermekte, zamana ve mekana mahkum olmayan ölçülerine dikkat çekmekte, gelişen hayata göre pratik çözümlerin sunulacağı bir alanı, ictihada bırakmaktadır. Çünkü uygulamaya dönük hukuki hayat, akıl, ihtiyaç, tecrübe, örf ve adetlere göre düzenlenebilecek bir değişkenliği gerektirir. “Zamanın değişmesiyle ahkamın değişmesi inkar olunmaz.” kaidesi bunu anlatır. Bu alanı ictihada bırakmak, İslam hukukuna esneklik ve uygulamada başarı kazandırmıştır. Bu yüzden bu konudaki ayetler azdır. 

Oysa insan ruhu; insanın sevgi, nefret, mücadele, irade vs. gibi psikolojik-mistik yapısına ilişkin olan, hukuk gibi değişken değildir. Dolayısı ile bu alanları anlatan ayetlerin sayısı daha fazladır. 

Bir başka sebep de şudur; Kur’an’a göre toplumun, hatta evrenin esası ferttir, bireydir. Onun mükemmel yetişmesi, toplum ve kainatın mükemmelliğini doğurur. Bu da, onun iç dünyasının iyi düzenlenmesini ve beslenmesini gerektirir. “Kur’an’a göre bütün değişimlerin esası, ferdin içindedir. Ferdin ruhundaki değişme, toplumun ve kainatın sahne olacağı değişmelerin hem hareket noktası, hem de belirtisi ve ölçüsüdür.” Kur’an şöyle diyor: “Allah, bir topluluğu; o topluluk, fertlerinin iç dünyalarında olup bitenleri değiştirmedikçe, değiştirmez.”  

Böylece, dış dünyada veya makrodaki değişmelerin esasını, mikrodaki değişmelerin oluşturduğu, ilginç bir ifadeyle belirtilmiş oluyor. Hal böyle olunca, “ferdin geliştirilmesi, bütün oluşların hareket noktasıdır” demek gerekir. Bunu söylemekse, İslam adına kaydedilecek temel kurumların başında tasavvufun yer aldığını açıkça itiraf olur. Çünkü ferdin geliştirilmesi hukuki bir keyfiyyet değil, psikolojik-mistik bir keyfiyettir”.
  
Aynı zamanda tasavvufun konusunu, amacını, faydasını faziletini ve önemini de bildiren bu satırlar onunla ilgili ayetlerin Kur’an’da neden diğer ilimlere göre daha fazla yer aldığının da bir açıklamasıdır.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ruhun gıdası, kalbin yatışması, kuşkusuz zikirledir.  Zikrin en kapsamlısı, en erdiricisi ve her salikin haline uygun olanı, Kur’an okumaktır. Bilindiği gibi tasavvufta hangi müridin hangi kelimelerle zikredeceğini mürşidi tayin eder. Müridin bu kelimeleri kendi kendine seçmesi, çoğu kez tehlikelidir. Çünkü her ismin veya cümlenin kendine göre nuru, özellikleri, etkileri ve tecellileri vardır. Bu tecellilerin kendi huyuna uygun düşüp düşmediğini mürit bilemez. Bu yüzden bir mürşide muhtaçtır.
Oysa Kur’an, tertibi tevkîfî, yani Allah tarafından olduğundan her kulun haline uygun tecellilerle doludur. Herkes ona korkusuzca teslim olabilir.  Hem unutmamak gerekir; Kur’an havassın zikridir. Belli bir mertebeden sonra zikir, Kur’an okumaktır.

Sünnet 

Tasavvuf, Hz. Peygamberin derunî, ruhanî ve kalbî hayatının sistemleştirilmiş şeklidir diyebiliriz. Dolayısıyla tasavvufun Kur’an’dan sonra ikinci kaynağı sünnettir. Hz. Peygamberin (sav) bütün sözleri, işleri ve tasvipleri, O’nu “üsvetün hasene”  yani “en büyük örnek, ideal insan, model şahsiyet, önder kişilik” kabul etmiş sufilerce esas alınmış ve uygulanmaya çalışılmıştır. Bu yüzden tasavvufî hayatın merkezinde, birinci kaynak olan Kur’an’ı Allah’tan alan, insanlara okuyan, açıklayan ve uygulayan Hz. Resulullah (sav) efendimiz vardır. Hem de onun hayatı, tasavvufi hayatın en mükemmelini içerir.

Bu, apaçık bir hakikattir. Nitekim tasavvufun ana konularını ve terimlerini hadis kitapları ile karşılaştırdığımızda bunu açıkça görürüz. Hele hadis kitaplarının “Kitabu’z Zühd”, “Kitabu’r Rekaik”, “Kitabu’l Edeb”, “Kitab’u Mekarimi’l Ahlak”, “Kitabu’l Birr” vb. bölümleri, tasavvufun nasıl hadis kaynaklı olduğunun açık belgeleridir. Bunun için bırakınız Kütüb’ü Sitte’yi tek tek incelemeyi, aşağı yukarı her mü’minin evinde bulunan Nevevi’nin “Riyaz’us Salihin”i gibi muhtasar bir hadis kitabına bakmamız bile yeterlidir. 

Ayrıca tasavvufun kaidelerinin, mürşid ve müridlerin uygulamalarının, adet ve merasimlerinin, ibadet, ahlak, seyr’u sülük ve kalple, vicdanla, bilgiyle, marifetle, hakikatle ilgili kavramların asıllarının hadislerden alınarak derlenip toplandığı özel kitaplar da yazılmıştır. Bunun en güzel örneklerinden üçü, Şeyh Eşref Ali Tanevi’nin (1362-1943) “Hakikatü’t Tarika Mine’s Sünneti’l Enika” “En-Nüketü’d Dakika Mimma Yete’allaku bi’l Hakika”  ve “et-Teşerrüf Bi Marifet’i Ehadis’it Tasavvuf” adlı çalışmalarıdır. Mustafa Kara, tasavvufla ilgili kırk hadisi, geleneğe uyarak kitabına almıştır.  

Aslında Hz. Peygamber ve ashabının yaşadığı zahidane hayatı en güzel biçimde yansıtan “Kitab’üz Zühd”  çalışmaları ile günlük ibadet, zikir vird ve ahlaki davranışları içine alan “Ameli’l Yevm ve’l Leyl”  çalışmaları, hadis ile tasavvufun nasıl iç içe girdiğinin açık belgeleridir. 

Bu belgelerden biri de “Şemail” çalışmalarıdır. Resulullahın beşeri yönünü, yaşama biçimini, özel hayatını anlatan bu tür kitaplar, sanki birer ameli tasavvuf kitapları gibidirler. Zaten ilk mutasavvıflar da, genellikle birer muhaddistirler.

Mutasavvıflar, hadislerle gerçekten yakın alakadardırlar. Okumuş, anlamış ve uygulamışlardır. Bunun en canlı örneği, büyük sufilerin yazdığı kitaplardır. İleride değineceğimiz tasavvufun temel eserlerine şöyle bir bakmak bile, sufilerin hadise olan ilgilerini ortaya koyar. Hatta İslamî ilimler arasında hadisi en fazla kullanan tasavvuf ilmidir dense, mübalağa sayılmaz. Çünkü Allah sevgisi, Resulullaha uymaktan geçer.  Sufiler, “yolumuz, sünneti yaşamaktır” diye gelmişlerdir. Zaten tasavvufun özü, nafile ibadetleri bir farz yoğunluğuyla yaşamak, edepleri, mendup ve müstahapları gönüllü olarak vecibe edinmektir. Resulullahın, yapılması bir mecburiyet olmayan, ama yapılırsa sevap getiren yeme-içme, yatma-kalkma, giyinme-kuşanma, gezme-tozma gibi beşerî fiillerini dahi, bir sufi kaçırmak istemez; kendinde uygulamaya çalışır. Bilinçli bir şekilde Resulullahı örnek edinerek onu taklide çalışır.

Şüphesiz bütün bunlar, hadisi bilmeyi gerektirir. Bu sebepten sufiler hadise özel bir önem vermişlerdir. Mesela Şah Abdullah Dehlevi (rh.a) öldüğünde “Sünen-i Tirmizi” göğsündeydi.  Ne güzel bir manzara değil mi!..

Hadisler üzerinde böylesine yoğunlaşan mutasavvıflar, aynen Kur’an tefsirinde olduğu gibi, hadislerin şerhinde de işarî-tasavvufî açıklamalara yönelmiş, ilk örneklerinden biri olan Hakim Tirmizi’nin (öl: 320/932) “Nevadirul Usul”ünde olduğu gibi, tasavvufî hadislere işarî şerhler, açıklamalar yapmışlardır.    
        
Bütün bunlardan çıkan sonuç, tasavvuf ilminin Kuran’dan sonra, hadisten kaynaklandığıdır. Sufilerin güzel sözleri, hal ve hareketleri de doğrusu buna şahittir. İşte bazı örnekler:
Cüneyt: “Bizim bu ilmimiz (tasavvuf) Resulullah (sav)’ın hadisine bağlıdır.”  

Bayezid Bestami bir gün arkadaşlarına: “Haydi gelin, sizinle birlikte “veli” diye meşhur olan bir zatın ziyaretine gidelim,” dedi. 

O zat, şehrin kenar semtlerinden birinde oturan züht ve ibadetle tanınan biri idi. Gittiler. O zat tam evinden çıkmış camiye girerken, kıble tarafına tükürdü. Bayazıt:

-Hemen dönelim, dedi. Ve selam bile vermeden o adamın yanından ayrıldı. Sonra şöyle konuştu:

-Allah Resulü’nün adabından birine riayet göstermeyen böyle bir adam, iddia edildiği gibi nasıl veliler ve sıddıklar makamına riayet gösterebilir ve buna layık olabilir?”   

Bayezid Bestami şöyle derdi: “Allah tealadan beni, yeme- içme ve kadın sıkıntısından kurtarmasını istemeyi düşündüm, fakat sonra vazgeçtim. Nasıl böyle bir şey isteyebilirdim ki, Resulullah (sav) böyle bir şey yapmamıştı. Ben de böyle bir talepte bulunmadım. Ama Allah teala, benim gözüme kadından yana yeterli bir doygunluk verdi, ben karşılaştığım kadınların kadın mı, duvar mı olduğunu bile fark edemez oldum.”  

Ebu’t Tayyib Ahmet bin Mukafil Akkî Bağdadî anlatıyor: “Şibli’nin öldüğü gün Cafer Huldi’nin yanında bulunuyordum. Bu arada yanımıza Şibli’nin hizmetine bakan Bundar Dineverî geldi ve Şibli’nin ölümünü haber verdi. Cafer sordu:

-Ölüm anında onda ne gibi haller gördün?

Bundar dedi ki:

-Dili tutuldu, alnı terledi ve “bana abdest aldır” diye emretti. Ben de ona abdest aldırdım. Abdest sırasında sakalını hilallemeyi unutmuştum. Elimi tuttu ve parmaklarımı sakalına götürerek hilallendirdi.  
Cafer bunları duyunca ağladı ve şöyle konuştu:
 -Dili tutulmuş, alnı terlemiş ve ruhunu teslim etmek üzere bulunan bir adamın abdest sırasında sakalını hilallemeyi bile unutmaması hakkında ne söylenir?” 
Sehl bin Abdullah derdi ki: “Kitap ve Sünnetin kabul etmediği her türlü vecd ve keşif batıldır.”  
Necmettin Kübra şöyle der: “Farz veya Sünnetlerden her hangi birini terk eden kimse ateş de yutsa, denizin üzerinde de yürüse, havada da uçsa, iyi biliniz ki o davasında yalancıdır.”  
Bayezid’e:
-Sufi kimdir? diye sorulduğunda şöyle cevap vermişti:
-O, sağına Allah’ın kitabını, soluna Rasulullah (sav)’ın sünnetini alan, bir gözüyle cennete, diğeriyle cehenneme bakan, dünya ile izarlanan (yani dünyayı belden aşağı bir elbise gibi giyen) ahiretle ridalanan (ahireti belden yukarı bir elbise gibi kuşanan) ve bunların arasından Mevla’sına: “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” diyerek telbiyede bulunan kimsedir.” 
Cüneyd diyor ki: “Bu ilmimiz kitap ve sünnetle mukayyeddir. Sülukundan önce Kur’an okumayan, hadis yazmayan, fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak caiz değildir.”  
“Allah’a giden bütün yollar kapalıdır. Ancak Resulullah (sav)’ın izinden giden, sünnetine uyan, yolunu benimseyen kimse müstesna. Bu kimseye bütün hayır yolları açıktır.” 
“Doğuş Devrinde Tasavvuf ve Hadis” üzerine ilmî bir araştırma yapan Dr. Abdullah Aydınlı, konuyla ilgili bol örnekler vererek,  sonuçta şunları söyler: “Sünnete bağlılık vasıtasıyla yaklaşmaya çalıştığımız meselede gördük ki, zahid ve sufiler hadise, yani sünnete bağlılıkta söz birliği içindeler. Onlar maksuda ulaşmada sünneti “lazım-ı ğayr-ı mufarık” olarak görmektedirler.” 

Şarani’nin şu uyarısına dikkat çekelim: “Ey mü’min kardeş! Senin için gerekli olan şey; söz, iş ve inançlarının hepsinde Resulullah (sav)’ın sünnetine uymaktır. Bir şeyi, kitap ve sünnete uygun olduğunu bilmedikçe yapmaya kalkışma. Vallahi, “sufiyyenin yolu bid’attır” diyen yalan söylemiş olur. Dine muhalefetten son derece korkan, işinin dine uygunluğunu bilinceye kadar duraklayan kimseler bid’atçı olurlarsa, bu taktirde yeryüzünde “sünnet ehli” denecek kimse kalmaz demektir.”  

Ebu Nuaym el-Isfahani, “Hılyetü’l Evliya”sında, tasavvuf kavranının türetildiği kelimeleri, peygamberimiz (sav) ve ashab-ı kiram (radiyellahu anhum)’ın sözleriyle açıkladıktan ve tasavvufî hayatın hangi hadislerden çıkarıldığına  bazı örnekler verdikten sonra şöyle söyler:

“Rivayet ettiğimiz hadislerden çıkan sonuca göre tasavvuf; kişiyi nefsine karşı üstün kılan davranışlar ve güzel ahlaktır. Onlar ahlakî davranışları tamı tamına uygularlar. Böylece ahlakları, onları diğer kimselerden üstün kılar. Hizmetin en iyi ve samimisini yaparak, iç dünyalarını süslerler. Bu suretle Allah (cc.) onları şaşkınlık ve tereddüt felaketinden korur. Onlar, hak’tan kopma ve ayrı düşmekten korunmuşlardır. Ancak Allah ile ülfet edebilir, ancak O’nda istirahata ererler. Onlar kalp ehlidirler ve Allah’ın yardımı ile gaybî bilgilere erişirler. Sevgiliyi gözetir, savaşılacak olanla savaşırlar. Onlar sahabe ve tabiinin yoluna ve bunlara uyan bağrı yanık hakikat ehlinin yöntemlerine göre hareket ederler. Allah dostları, ebedi olanla sonlu olanı bilirler, ihlasla riyayı ayırt ederler. Sürekli tefekkür ve tezekkür halinde olduklarından, işleri ağırdan almayı kendilerine yasaklarlar. Hak’ka yaklaşmak, vurdum duymazlıktan kaçmak isterler. Onların değerini ancak dinsiz kimse küçümser, taşıdıkları özelliklerin önemsiz olduğunu ancak ahmaklar iddia eder, onların inancını üstün ve değerli kimseler taşır ve onların dostluğunu güçlü bir imana sahip, kıymetli kimseler arzular. Onlar ufukların ışıklarıdır. Onlara uyar, kıyamete kadar onlarla dostluk kurarız.”   

Bütün bu sözler ve açıklamalar, tasavvufun Kur’an’dan sonra sünnetten kaynaklandığını, peygamber efendimiz (sav) ve ashabının yaşadığı hayattan alındığını açıkça gösterir. Bu rivayetlerden sonra, yaşanan tasavvufi hayatın, asr-ı saadetle ilişkisini, sözden ziyade öz olarak, mana olarak, daha da öte hareket, davranış, eylem olarak yakından görmeğe çalışalım. 


ASR-I  SAADETTE  ZÜHD


Hz. Peygamber (sav)’in Hayatında Zühd:

Bu konuda Ebu Nasr Serrac Tusî’nin “el-Lüma”1 gibi ilk yazılanlardan günümüze kadar2 bütün kitaplarımızda, Peygamber Efendimizin yaşadığı zühd hayatına hadis ve siyerden temel kaynaklara dayalı olarak benzer bilgiler verilmektedir. Amacımız, tasavvufun Kur’an ve sünnetten kaynaklandığını ve asr-ı saadette ismen olmasa bile hal olarak yaşanan bir hayat olduğunu göstermektir. Bu yüzden bu temel kaynaklarda aynı olan bilgileri tekrar etmektense, derli toplu bir özet sunmayı uygun bulduk.
Bu temel kaynaklarda bildirildiğine göre, peygamber (sav) peş peşe birkaç gece aç sabahlar, hane halkı da çoğu zaman akşamları yiyecek bir şey bulamazdı. Zaten ekmekleri arpa ekmeği idi. 
Allah Rasulü’nün açlıktan beline taş bağladığı olurdu. Bazen dört ay geçerdi, Allah Rasulü’nün karnı buğday ekmeği ile doymuş olmazdı. Onun ailesi de üç gün peş peşe arpa ekmeği ile karınlarını doyurmadan Allah’a kavuşmuşlardı.
Evinde aylar geçtiği halde bir çorba pişmediği ve aile halkının hurma ve su ile beslendiği, bazen da sağmal hayvanları bulunan komşularının gönderdikleri sütü içtikleri rivayet edilir. 
Allah Rasulü’nün midesine bir günde iki tür yemek birden girmedi. Et yediği zaman başka bir şey yemediği gibi hurma ve ekmek yediğinde onların üzerine bir şey ilave etmezdi.
O’nun yatağı içi hurma lifi ile dolu bir deriden ibaretti. Yemeğini yere oturarak yer ve: “Ben kulum, kul gibi  yerde oturarak yerim.” buyuruyordu.
O’nun dünyaya yönelmeyi ve ona kul olmayı yeren pek çok hadis-i  şerifi vardır:
“Kimin himmet ve kaygısı dünya olursa, Allah onun işini dağıtır, fakirliğini gözünün önüne koyar. Kimseye nasibinden fazla dünyalık gelmez. Niyyet ve himmeti ahiret olanın işini Allah teala toparlar, gönlüne zenginlik verir. O arkasını dönse de dünya ona gelir.”3 
“Himmet ve kaygılarını teke indirip sadece ahiret kaygısı taşıyanın dünyasına Allah kafidir. Kaygısını dünyaya dağıtanın ise Allah, hangi vadide helak olduğuna aldırış etmez.”4
Kurduğu devlet, dünyanın en kudretli devleti haline geldiği, devlet hazinesi dolup taştığı zamanlarda bile, O’nun yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hanımları O’nun bu mütevazi hayatına dayanamayarak dünyalık istediler. O da onları, ya dünyayı, ya da Allah ve Rasulünü seçmek konusunda serbest bırakmış, yirmi dokuz gün süreyle bir bakıma onları boykot etmişti.
“Kul peygamberlik” ile “kral peygamberlik” arasında muhayyer bırakıldı. Cebrail’e baktı. O mütevazi davranmasını  işaret etti. Dedi ki: “Ben de kul peygamber olmayı tercih ettim ve bir gün doyayım ve birkaç gün aç kalayım dedim.”5          
İnfak etmeyi çok severdi. Nitekim Hz. Bilal’e: “Ya Bilal, infak et! İnfak etmekle Arş’ın sahibinin senin malını azaltacağından korkma!”6 buyurmuştu. Kendisinden bir şey istendiğinde derhal verir, eğer istenen şey kendisinde yoksa vaad eder ve eline geçen ilk fırsatta bu isteği karşılardı.
Buhari’nin rivayetine göre, çoğu zaman elbisesinde iki yama bulunurdu.
Kızı Fatıma, el değirmeninde un, kuyudan su çekmekten ellerinin yarıldığını göstererek, kendisine ev işlerinde yardım etmek üzere, harp esirlerinden yardımcı istemişti de O: “Ehl-i suffe böyle fakir yaşarken ve Bedir şehitlerinin yetimleri perişan bir haldeyken sen buna nasıl talip olabiliyorsun?”7 buyurmuştu.

Ashab-ı Kiram’ın Zühd Hayatı:

Tasavvufun temelini teşkil eden Allah Rasulü’nün ve ashabının zühdi hayatının esasları, daha çok zikir, fikir, tilavet-i Kur’an, teheccüd, nafile namaz, oruç, sadaka ve infak gibi  ibadetlerle beraber kılık kıyafet, yeme içme, barınma ve uzlet gibi dünya nimetlerine değer vermeme ve ihlas, teslimiyet ve tevekkül gibi asil duygulardan ve güzel ahlaktan oluşmaktadır. Hz. Peygamber’in hayatındaki zühd, takva ve derunî ruhani hayatın sahabilerde derin izler bıraktığı bilinmektedir. 
Nitekim sufi tabakat kitaplarından Ebu Nuaym Isfahani’nin Hilyetü’l Evliya adlı eseriyle onun bir ihtisarı olan İbnu’l-Cevzi’nin Sıfatu’s-safve’si, Ebu Bekir Kelabazi’nin et-Taarruf’u, Hucvuri’nin Keşfu’l Mahcub’u ve Şarani’nin et-Tabakatul’l-Kübra’sı sahabe içinde zühdi yaşayışı ile tanınan büyük sahabilere ve suffe ashabına yer vermektedir. İlk tasavvuf klasiği sayılan el-Luma ise Allah Rasulü’nün örnek zühdi yaşantısını verdikten sonra hulefa-i raşidinin hususiyetlerini ayrı ayrı zikretmekte ve arkasından önce ashab-ı suffeyi, sonra da diğer sahabileri zühd özellikleriyle anlatmaktadır.
Sünni tasavvuf telakkisinde Hz. Ebu Bekir, zühd ve verası ile tasavvufi hayatın ashab içindeki öncülerinden sayılır. Nitekim Ebu Bekir Vasıtî: “Bu ümmet içinde sufiyane sözler ilk defa Hz. Ebu Bekir’in dilinden dökülmüştür.” diyerek onun Allah Rasulü’ne malının tamamını getirdiğinde: “Çoluk çocuğuna ne bıraktın?” sorusuna: “Allah’ı ve Rasulünü” cevabına işaret etmektedir.8

  Şüphelilerden sakınma konusuda gösterdiği titizlik ondaki vera duygusunun tezahürü olduğu gibi, tasavvuftaki “helal lokma” inceliğinin de esasıdır. Nitekim kendisine ikram edilen bir sütün şüpheli veya helal olmadığını öğrenince boğazına soktuğu parmağıyla onu çıkarmış ve “Eğer bu lokmalar canım çıkmadıkça çıkmayacak olsaydı, onu da göze alırdım.” demişti.  
Ma’rifet-i ilahiyye konusunda söz söyleyen ve Allah Resulü ile bu konuda söyleşen ve bu söyleşi Ömer gibi büyük sahabilere bile ağır gelen Ebu Bekir şöyle konuşurdu: “Ma’rifetine, ma’rifetini tanıyamamaktan başka yol bırakmayan Allah’ı tesbih ederim.” “Kim marifetin halisinden bir şey tadarsa, bu zevk onu Allah’dan gayri her şeyden alıkoymaya kafidir.”
Cömertliği takvada, zenginliği tam inançta, şerefi alçak gönüllülükte bulduğunu söylerdi. Selman-ı Farisi’ye: “Ya Selman, Allah’ın emirlerini tut. İleride büyük fetihler olacak, senin payına ne düşecek bilemem ama yiyip içecek ve sırtına giyecekten fazla olmasın.” diye nasihat ettiği gibi, Abdurrahman b. Avf’a da: “Gelecekte dünyanın genişleyeceğini, bolluğa kavuşacağını görüyorum. Bolluk zamanında ipek perdeler, atlas yastıklar kullananlar çıkacak. Sizden birinizin boynunun vurulması, dünyaya dalmasından daha iyidir.” diye öğüt verirdi.
Hz. Peygamber (sav)’in, hakkında: “Her ümmetin ilhama mazhar (muhaddes) kişileri vardır. Bu ümmetin muhaddesi Ömer’dir.”9 Buyurarak övdüğü ve: “Hak, Ömer’in dilinden konuşuyor.”10 hadisiyle yücelttiği, hayatı boyunca asla dünyaya değer vermeyen Hz. Ömer (r.a.), halife olduğu zaman bile üstünde on iki yaması bulunan bir hırka ile imamlık yapmıştır. Dünyaya meylederek yüksek ve süslü evler yapanları uyaran Hz. Ömer, dünyayı bir çöplük gibi görürdü. Nitekim yol üzerindeki bir çöplüğün kenarında dikilerek: “İşte can-u gönülden bağlandığınız dünya bu çöplük gibidir.” demiştir. Bir gün yolda elinde etle Cabir b. Abdullah’ı gören Hz. Ömer: “Siz komşu ve akraba doyuracağınıza, kendi midenizi doyurmak mı istiyorsunuz?” diye çıkışmıştır.

İran kisrasının tahtı ve ganimet malları Medine’ye getirildiğinde: “Tükettiniz dünya hayatındaki güzel nimetlerinizi, onlardan yararlanıp sürdünüz sefanızı; burası için hiçbir şey bırakmadınız, artık bugün horlayıcı azabla cezalandırılacaksınız.”11 Ayetini okuyup ağlamıştı.

Oğlu Abdullah’ın odasına girdiğinde et yediğini görünce: “Sen her canının istediğini yiyor musun? Bilmez misin ki, insanın canının çektiğini yemesi israf. İsraf ise haramdır.” diye çıkışmıştı.

Hz. Ömer’in halifeliği sırasında Tur suresini okuyan güzel sesli birinin sesini duyduğu; bu okuyuştan etkilenerek hastalanıp bir ay kadar evinden dışarı çıkamadığı ve sahabilerin kendisini ziyarete geldiği nakledilir.

Halifeliği zamanında pek çok köleleri bulunmasına rağmen, sırtına yüklendiği odun destesini taşır ve “Niye bunu adamlarına taşıtmıyorsun?” diyenlere “Nefsimi denemek ve onu ıslah etmek istiyorum.” cevabını verirdi. Onun bu sözleri tasavvuf erbabının nefs müşahedesine örneklik teşkil edebilecek özelliktedir. Nefsinin mala ve mevkiye güvenmesine fırsat vermezdi. Temkin ehliydi. Bu yüzden Cenab-ı  Hakk’a münacatı sırasında; “Allah’ım, sana yakın olup mekrine düşmemi mi, yoksa vaslınla senden kesilmemi mi murat edersin? Hayır hayır, en güzeli temkin.” derdi.
Hz. Osman (r.a.) Kur’an okumaya düşkünlüğü, ağlaması, sehaveti, gece ibadeti, hayası ve sabrı sebebiyle sufilere örnek olmuştu. Harama bakan bir gence: “Ben senin gözünde zina eseri görüyorum.” diyerek basiretinin keskinliği ve firasetinin azametini hissettirmişti. Allah elçisine en sıkıntılı zamanlarında servetleriyle destek olmuştu. Özellikle “Ceyşu’ul-usra” diye bilinen Tebuk savaşında orduyu techiz etmek üzere ticaret kervanını bütün develeriyle birlikte infak ederek orduyu donatması ve “Bi’ru’r-Rume” denilen bir kuyuyu sahibinden satın alıp ümmetin istifadesine sunmasıyla malını İslam’a hizmet için tuttuğunu göstermiştir. Meleklerin bile kendisine imrendiği yüksek bir haya duygusuna sahipti. 
Hz. Osman: “Hayrı dört şeyde buldum:

1-Nafilelerle mahabbet-i ilahiyyeye varmak.
2-Allah’ın ahkamını icrada sabr  etmek.
3-Takdir-i ilahiyyeye rıza göstermek.
4-Nazar-ı ilahiden haya.”  diye konuşurdu.12  

Hz. Ali (r.a); Cüneyd gibi büyük sufilerin hakkında: “Eğer Hz. Ali savaşlarla meşgul olmasaydı, bu bizim ilmimize dair çok şeyler söylerdi. Çünkü O, Allah’ın kendisine ledünni ilim verdiği bir kamil insandı.” dedikleri, Hz. Peygamberin “ilim şehrinin kapısı”13  diye tanıttığı bir insandı. Bu hususiyetleri ile Allah Resulü’nün ashabı içinde ince manalara, latif işaretlere, tevhid, ma’rifet ve iman konusunda veciz ibarelere sahipti.

Hz. Ali kendisine imanı soran birisine: “İman sabır, yakin, adl ve cihad temellerine dayanır.” diye cevap vermiş ve arkasından sabrı on makam üzere, yakin, adl ve cihadı da onar makam üzere anlatmıştır.”14 Eğer bu rivayet doğru ise tasavvufi makamlardan ilk bahseden kişi Hz. Ali’dir, denilebilir. 

  “İnsanların ayıp ve kusurlarından nasıl kurtulabileceğini” soran birine: “Aklını başkan, sakınmayı vezir, nasihatı dizgin, sabrı kumandan, takvayı azık, Allah korkusunu yoldaş, ölümü ve belayı hatırlamayı arkadaş” edinenlerin günah ve kusurlarından kurtulabileceğini söylemişti. 

Hz. Ali namaz vakti geldiğinde tirtir titrer, yüzünün rengi değişirdi. “Ne oluyor sana ya Emire’l mü’minin” denildiğinde “Allah’ın göklere, yere ve dağlara arz edip kabul etmedikleri ve insanın kabullendiği emanetin ifası vakti geldi. Korkum bu emaneti gereği gibi yerine getirememektir.” derdi.

Hz. Ali şehit edildiği zaman oğlu Hasan minbere çıkıp şunları söyledi: “Emiru’l mü’minin aramızda katlolundu. Dünyaya ait geriye sadece bir hizmetçi satın almak için ayırdığı 400 dirhem bıraktı.” diyerek onun dünyaya ait hiçbir mal bırakmadığını ümmete ilan etmişti. 

Rivayete göre Hz. Ali der ki: “Hayır dört şeyde toplanmıştır: Susmak, konuşmak, bakmak ve hareket. Allah’ın adı geçmeyen bir konuşma boştur. Tefekkürü olmayan bir susma, unutkanlık ve dargınlıktır. İbretle olmayan bakış gaflet, Allah’a kulluk için olmayan hareket kayıptır. Allah, konuşması zikir, susması fikir, nazarı ibret, hareketi ibadet olan kimseye rahmet etsin. İnsanlar böylelerinin elinden ve dilinden selamettedir.”
Sadece bu Raşit halifeler eğil, diğer Sahabiler (r.a) de böyledir. Allah Resulü ve hulefa-i raşidinin hayatında zühd, takva, sabır, tevekkül, cömertlik, feragat şeklinde yaşandığını gördüğümüz ruhani ve manevi hayatın diğer sahabilerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerin onlar tarafından da yaşandığını görüyoruz.          
Aişe validemiz şöyle anlatıyor: “Bir defasında giydiğim elbise çok hoşuma gitmişti. Halimden bunu fark eden babam Ebu Bekir: “Bilmez misin ki, insan dünya nimetine hayranlık duyunca, o duygudan kurtuluncaya kadar Allah kendisine gadap eder.” dedi. Ben de o elbiseyi çıkarıp bir başkasına hediye ettim.”
Hz. Salim bin Abdullah anlatıyor: “Evlendiğim zaman babam, pek çok kimseyi düğünüme çağırmıştı. Davetliler arasında Ebu Eyyub Ensari de vardı. Evin duvarını süsleyen yeşil perdeleri gören Ebu Eyyub: “Herkesin kadınların sözüne kanacağına inanırdım da, sizin inanacağınızı sanmazdım.” demişti. 
Abdullah b. Mes’ud, güzel ve yüksek bir ev yaptırmış ve Ammar b. Yasir’i evine çağırmıştı. Ammar evi görünce: “Evin yüksek, emelin büyük, ölümün yakın.” diye ölümü hatırlatmış ve tul-i emele kapılmamaya çalışmasını öğütlemek istemişti.
Ashab-ı suffenin tasavvufî hayatın ilk nüvesini teşkil ettikleri, hatta sufi ve tasavvuf kelimelerinin bunlara ad olan suffe kökünden geldiği öne sürülmüştür. Bunların genellikle muhacir ve ensarın fakirlerinden oluşan, sayıları 70 ila 300 arasında değişen sahabilerden meydana geldiği bilinmektedir. Civar kabilelerden muallim istendiğinde Peygamberimiz, bunlar arasından seçip gönderirdi. Bu yüzden ashab-ı suffe tekkenin de medresenin de İslam tarihindeki ilk nüvesi sayılır. 
Ebu Nuaym Isfahani “Hılyetü’l-evliya” da ashab-ı suffe hakkında şöyle der:  “Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın kendilerini fani bir şeye güvenmekten koruduğu; faniye aldanmak yerine, Allah’ın emirlerine sarılmayı ilke haline getirmiş kimselerdi. Bu halleriyle dünyaya değer vermeyenlere örnek olmuşlardı. Aileleri ve malları bulunmadığı gibi, kendilerine Allah’ın zikrinden alıkoyacak bir ticaret ve meşgaleleri de yoktu. Dünya namına kaybettiklerine asla üzülmezler, ahiret namına kazandıklarına sevinmezlerdi.”15 
Ebu Hureyre, Selman Farisi, Suheyb Rumi, Ebu Musa Eş’ari ve Ebu Zerr gibi ünlü sahabiler hep ashab-ı suffedendi. Ebu Hureyre’nin onlarla ilgili şu sözü, hallerini en iyi şekilde özetlemektedir: “Suffe ashabından yetmiş kadarını gördüm, giydikleri elbise  namaz kılarken diz kapaklarına ulaşmıyordu. Bu yüzden rükuya vardıklarında avret yerleri açılmasın diye elbisenin eteğini çekiştiriyorlardı.”

 Ebu Musa Eş’ari diyor ki: “Bizim kokumuz, koyun sürüsünün kokusunu andırıyordu. Çünkü yünlü libaslar giyiyor ve terleyince de koyun gibi kokuyorduk.”16 
Ashab-ı suffeden Ebu Zerr (r.a) zühd konusunda aşırı titizliği olan bir sahabiydi.

Ebu’d Derda (r.a) tefekkür ve ibretle nazar konusunda temayüz etmiş, önce ticaret ve ibadeti bir arada yürütmek istemiş, bunda tam bir başarı elde edemeyince, ticareti bırakıp ibadete yönelmiştir. Selman Farisi ile arkadaşlık ve dostluğu bulunan bu sahabinin zühd, takva ve güzel ahlak gibi konularda veciz sözlerini tabakat kitapları nakletmektedir. Nitekim Şam halkına: “Utanmıyor musunuz? Yiyemeyeceğiniz malı yığıyor, oturamayacağınız binalar yapıyorsunuz, ulaşamayacağınız emeller taşıyorsunuz” diye çıkışmıştı.17
İmran b. Husayn Huzaî de ashabın ibadete düşkünlük, acılara sabır ve hastalığa tahammül gibi konularda en önde gelenlerindendi. İbadet ve manevi hayata düşkünlüğü sebebiyle ruhunun yüceldiği, hatta bu yüzden meleklerin kendisine selam verdiği nakledilir.18 

Tasavvuf klasiklerinde ve tabakat kitaplarında Hz. Peygamber (sas) ve sahabilerle başlayan ve tabiin ile devam edegelen zühd hayatının bu devirde bir takım temsilcilerine yer verilmektedir. Kelabazi bu devreden Üveys Karani, Herim b. Hayyan, Hasan Basri, Seleme b. Dinar’ın adlarını sayarken, Hılyet’ül Evliya müellifi Ebu Nuaym ve ondan naklen İbnu’l-Cevzi eserlerinde 200 kadar zahid tabiiye yer vermektedir. Hucvuri eserinde tabiin neslinden sadece Üveys el-Kareni, Herim b. Hayyan, Hasan Basri, Said b. Müseyyeb’e; Attar, Ca’fer-i Sadık, ve Hasan Basri’ye zahid tabiiler arasında yer verirken, Şa’rani, Ebu Nuaym Isfahani ve İbnu’l-Cevzi’nin yolunu izleyerek altmış kadar tabiin zahidini anlatmaktadır. Sülemi (ö. 412/1021) ve onun talebesi Kuşeyri (ö. 465/1072), sahabe ve tabiin zahidlerine hiç yer vermeden, eserlerine daha sonraki nesilden Fudayl b. Iyad ve İbrahim b. Edhem ile başlamıştır”19  

Biz kitabımızın hacmini büyütmek istemediğimiz için, tabiinin ve tebe-i tabiinin sufilerinin sözlerini, hallerini, hikayelerini anlatmak; Medine, Kufe, Basra ve Horasan zühd mekteplerinin özelliklerinden bahsetmek istemiyoruz. Daha geniş bilgiler arzu edenler için, ilgili eserlerin isimleri sunulmuştur.

Kettanî’nin  Sözleri:     

Tasavvuf İlminin İslamî olup ondan ilk bahsedenlerin sahabiler olduğuna dair Muhammed Abdulhay el- Kettani’nin söylediklerini anmadan geçmek içime sinmedi. Tasavvufun kaynağını dışarıda, İran, Hind veya Yunan’da arayan insanların ne kadar yanıldıklarını göstermesi kadar, tasavvufun asr-ı saadet kaynaklı oluşunu da kanıtlayan şu baştan sona ilim ve araştırma mahsulü s