İslamiyat Kategori
Zikrullah
İçindekiler

Kur’anda Zikir
Hadislerde Zikir
Ashabın Zikre Teşviki
Zikri Sevmemek
Tarikatlarda Zikir
Zikrin Çeşitleri
Zikrin Âdabı


Zikrullah

Allah’ı her an hatırda tutmak, hiç unutmamak, O’nun isimlerini çeşitli şekil ve sayılarda söylemek olan zikrin, tasavvuf ve tarikatların ana unsurlarından olduğunu, konuyla ilgili bazı ayetlere de işaret ederek daha önce söylemiştik. Kısa da olsa zikrin önem ve faydalarına da işaret etmiştik. Oradaki amaç; zikrin Kur’an’da istenen bir ibadet olduğunu ifade idi.
Ancak tarikatlarda bir amel olarak zikir üstünde, burada biraz daha ayrıntılı durmak istiyoruz. Konuyla ilgili ayet ve hadisleri belirttikten sonra, zikrin önem ve faydalarını, adabı ile birlikte yazmak faydalı olur kanaatindeyiz.
Sözlükte zikir, bir şeyi unutmamak için hatırda tutmak, unutulursa hatırlamak, teleffuz etmek, söylemek, bir şeye devam etmek, korumak vb. anlamlara gelir.1 
Tasavvufta ise zikir, müridin sesli veya sessiz, toplu veya tek başına Allah’ı şiddetle severek ve sayarak, O’nun zat ismini veya başka isim ve sıfatlarını, kelime-i tevhidi veya başka cümleleri tekrar ederek anması, unutmaması, kalp ve/ya dille bazı mübarek lafızları usulüne uygun olarak tekrar etmesi, böylece Allah ile olmasıdır.
Kur’an’da zikir kelimesi, türevleri (müştakları) ile birlikte 256 yerde geçmektedir2 ve başlıca şu anlamlarda kullanılmaktadır: Kur’an, Cuma namazı, ilim, dil ile anmak, vb.3 Hadis-i şeriflerde de zikir üstünde önemle durulmuştur.4
Sahabenin hayatı da göz önüne getirilirse,5 zikrin İslam dini içinde ve dindar bir yaşamda ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Evliya ve ülemanın hayatlarını yazan tabakat ve teracim kitapları da, doğrusu bu ehemmiyetin açık şahitleridir. 
İslam’da ibadetlerin en yücelerinden sayılan zikrin fazilette yeri hakkında ihtilaflar vardır. Gazali onu, Kur’an’dan  sonra en büyük ibadet olarak kabul eder.6 Şah Veliyyullah Dehlevi, zikir ve tefekkürü namazdan üstün görür ve onları sadece ruhları ulvileşmiş insanlardan bekler.7 Ahmet Fetullah El-Cami ise: “Namaz hariç zikirden daha faziletli bir şey yoktur. Olsaydı size söylerdim”diyor.8 Mahir İz de “En büyük ve etemm-i zikir namazdır. İnsan bütün varlığıyla Kur’an ile, selavat ile, dua ile bir arada namaz içinde Hakk’ı zikretmiş olur.” der.9 Said Havva da, zikrin önemini şöyle belirtir: “Yüce Allah namaz için: “Beni anmak (zikir) için namaz kıl”10 buyurmaktadır. Ayrıca oruç ibadetinden bahsederken: “Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tesbih etmenizi ister”11 der. Hacc ibadetinden bahsederken: “Sayılı günlerde Allah’ın ismini ansınlar.”12 buyurur. Şeytanı taşlamadan bahsederken de: “Sayılı günlerde Allah’ı zikredin”13 buyurmaktadır.
Böylece görüyoruz ki ibadetler ya zikirdir, ya zikrin yerine getirilmesi, yahut zikre ulaşmamıza yardımcıdırlar... Allah’ın dininde zikrin önemini işte buradan anlıyoruz.14
Zikir, dinin özüdür. Her ibadetin bir vakti ve şekli vardır. Ama zikre gelince farz veya mendup her vakitte ve her şekilde, yani Kur’an ifadesiyle “Ayakta, otururken, yatarken”15 gizli veya açık, dille veya kalple, yalnız veya cemaatle, her an ve mekanda, her halukarda zikir mümkündür, belkide memurdur. Kalp ancak onunla yatışır,  kul Allah’a ancak onunla vasıl olabilir.
Şahsen kendim de şu iki rivayeti gördüğümde bir hayli şaşırdım ve derin derin düşündüm. Onlardan ilki Hz. Aişe anamızın şu ifadeleridir: 
 “Peygamberimiz heladan çıkınca “Ğufraneke”derdi.”16 Bunun anlamı “Mağfiretini isterim” demekti. Ama niçin? İhtiyaç gidermek ayıp ve kusur değil ki? Şaşırdım ve okuduğum kitabın işaret edilen dipnotuna baktım; Mansur Ali Nasıf orada diyor ki: “Bunun manası, “Hela anında seni zikredemediğim için, istemeden geçen bu uzun gafletten dolayı mağfiretini istirham ederim.”17  Sübhanellah!...
Hz. Aişe şöyle diyor: “Peygamber (s.a.s.) (müsaid olan) her anında, Allah’ı zikrederdi.”18
Bunu da okuyunca şaşkınlığım ancak gitti ama, yerine başka bir şaşkınlık geldi. Aman Allah’ım, O’nun Allah ile rabıtası ne kadar güçlü idi. Öyle ya, “Benim gözlerim uyur, kalbim uyumaz” demiyor muydu? O, uykusunda bile gaflet edip Rabbından uzak kalmıyordu...
İkinci rivayet de şu idi: “Peygamberimiz (sav) buyurdular ki :
 -Size, Rabbiniz katında amellerinizin en hayırlısı ile en temizini, derecelerinizi en çok yükselteni, size altın ve gümüş infakından daha hayırlı, düşmanınızla karşılaşıp da boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlı olanını haber vereyim mi? Ahab-ı Kiram (r.a): 
  -Evet, ya Rasulallah!dediler. Peygamberimiz:
  -Yüce Allah’ı zikretmektir, buyurdu.19
  Şu rivayet de, bunun bir tamamlayıcısı gibidir. Bir adam Peygamber (sav)’e:
  -Kıyamet gününde Allah nezdinde en üstün dereceli ibadet hangisidir? diye sordu. Peygamber (sav):
  -Allah’ı çok çok zikreden erkeklerle kadınlar, buyurdu. Adam :
  - Bunların derecesi Allah yolunda savaşan gaziden de daha üstün müdür? deyince, Peygamberimiz:
 -Eğer gazi, kafir ve müşriklerle kılıcı kırılıp kana bulanıncaya kadar vuruşsa, yine de Allah’ı zikredenlerin derecesi onlardan daha faziletlidir.20 Bu rivayetleri derleyen Mansur Ali Nasıf, Muaz b. Cebel (ra.)’in “Allah’ın azabından, zikrullahtan daha kurtarıcı bir şey yoktur.” Sözünü aktardıktan sonra şöyle söylüyor: “Bu hadislere göre kuşkusuz zikir, her şeyden, hatta sadaka ve cihattan da daha faziletlidir. Bunlar, zikre teşvik içindir. Ancak zekat gibi farz olan sadakalar daha faziletlidir; çünkü o dinin rüknüdür. Cihad da efdaldir, çünkü o da Allah rızası uğruna ruhu bezletmektir.”21 
Öyle yada böyle, elbette her ibadetin kendine göre bir nuru, bir özelliği ve erdiriciliği vardır. Ancak, kul ile Allah arasındaki bütün perdeleri kaldırıcı ve tabiri hadisten alırsak sanki Allah’ı kul ile diz dize getirici ve konuşturucu yegane ibadet, zikrullahtır. Hadis’i Şerifte bu gerçek şöyle ifade ediliyor. “La ilahe İllallah” zikri ile Allah arasında ona erişinceye kadar perde yoktur.”22 “Kulum beni zikredince ben onunla beraberim...”23
Bütün bunlardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Allah teala’yı zikretmek, hiçbir yerde, hiçbir zaman Allah’ı hatırdan çıkarmamak, daima O’nu anmak, O’nu övmek, O’nu tesbih etmek, O’na ta’zim göstermek, korku ile ümit arası O’na yalvarmak, kitabını okumak, peygamberine salat ve selam getirmektir. Ne çoluk çocuğun, ne mal ve mülkün, ne alış ve verişin, O’nun zikrine engel olmasına izin vermemektir. İşte en büyük ibadet budur. Ve bunu başaranlar hakiki erlerdir.
Zikir, münferid yapılabileceği gibi, cemaat halinde toplu olarak da yapılabilir. Müminler bu amaçla bir araya gelerek zikir meclisleri kurmalı, Kur’an okuyup tefsirini yapmalı, tevhit kelimesini veya diğer zikir kelimelerini içten ve ihlasla söylemeli, tevbe ve istiğfar ile dualar etmeli, Selavat-ı Şerifeler getirmelidirler. Böylece, ileride de görüleceği gibi, Allah’ın sevdiği, övdüğü, övündüğü kullar haline gelirler.
İslam alimleri zikrin anlamını bazen kendi özel anlamından alarak bütün ibadetlere teşmil etmişlerdir. Said b. Cübeyr der ki: “Allah’a itaat maksadıyla, Allah için bir iş yapan herkes Allah’ı zikr ediyor demektir.” 
Selef ulemasından bazısı, bu umumi hükmü hususileştirerek, zikri amellerin  bir kısmına hasretmişlerdir. Bunlardan Ata şöyle demiştir: “Zikir meclisleri gerçekte helali yapma, haramdan kaçma yerleridir. Alışveriş, namaz kılma, oruç tutma, nikah, haccetme ve benzerleri gibi.” 
Kurtubi şöyle demiştir: “Zikir meclisi, ilim öğrenme  ve Allah’ı anma meclisidir. Allah’ın kelamının ve Rasulün sünnetinin anlatıldığı, selef-i salihin ile önce geçen takva sahibi, yapmacılıktan, bid’adtan, kötü maksad ve tamahtan uzak alimlerin haberlerinin bahsedildiği meclislerdir.”24 
Bu konuda Mahir İz’in ifadeleri bir hayli düşündürücüdür: “Zikre mülazemet, tefekkürle hakkı anmaktır. Yoksa bir fikre istinat etmeden, düşünmeden, ne yaptığını bilmeden “esma-i hüsna”yı çekmek, Kur’an’ın zikri tarif ettiği medlüle uygun düşmez.
Evinden çıkıp işine giden adam, karşısına çıkan canlı cansız neye baksa, ondaki varlığın haktan olduğunu düşünmesi zikirdir. Saksıdaki çiçeğe, uçan kelebeğe, vızıldayan arıya, rastladığı karınca yuvasına, uçuşan kuşlara, hülasa yerde gökte ne görürse onu ibretle düşünüp halikin kudretini anması zikirdir.
Oduncu baltasını sallarken, demirci örse vururken, bahçıvan toprağı bellerken, şair şiirini, muharrir yazısını, müellif kitabını yazarken bileklerinde, kollarında, kafalarında mevcut kuvvetin ancak hakkın vergisi olduğunu hatırlamak zikirdir.
Karada dolaşan karadaki mahlukat, vapurda, kayıkta gezen, denizleri, okyanusları ve içindeki binbir yaratığı, uçakta giden gökyüzünün azamet ve dehşetini ve bilenler Kur’an’ı Kerimde bunlara ait ayetleri  hatırlayıp halik-i kainatın kudretini, azametini düşünmeleri hep ayrı ayrı birer zikirdir ki Kuran Kerim ile memur olduğumuz zikirler bunlardır. Zikre mülazametten maksad da budur. Yoksa işi gücü bırakıp bir köşeye çekilerek tesbih çekmenin sevap yerine sorumluluğu artıracağını bilmek zamanı artık gelmiş ve geçmektedir. 
Evet sorumludur. Çünkü efdal-i ibadetin ne olduğunu ve hangi fiilin kendisi için ameli salih olacağını düşünüp öğrenmemiştir. Alimin, hakkın rızası için bilgisini yaymasını, parası olanın fazlasını, yine hakkın rızası için başkalarına dağıtması, bedeni güçlü olanın ona muhtaç olana ulaştırması ve kendisinde mevcut o kudretin Hak’kın bir lutfu olduğunu düşünerek hareket etmesi yine bir zikirdir. Zikri böyle etraflı anlamadan sofi huviyeti tahakkuk etmez.”25 
Bu sözler zikrin amacını da ifade ederler. Biz bir kere daha kısaca ifade edersek zikirden amaç, mezkur (zikredilen) ile olmaktır. Allah’ı zikrettikçe o iman ve düşünce içinde derinleşip yoğunlaşarak O’na sevgi ve manevi yakınlık hissini duymaya çalışmaktır.26
Bu girişten sonra şimdi  biz, konuyla ilgili ayet ve hadisleri, ashab-ı kiram’ın hayatındaki örnekleri yazarak zikrin dini delillerini bir parça belirtmek istiyoruz. Önce zikrin faziletine ve terkinin kötülüğüne dair ayetleri yazacak, daha sonra da, konu başlıklarına göre içinde hadis-i şeriflerin bir kısmını sıralayacak, bir nebze de, ashab-ı kiram’ın söz ve davranışlarını dile getireceğiz. 

Kur’an’da   Zikir

Kur’an, zikrin faziletine ve terkinin kötülüğüne dair birçok ayetleri içerir. Bunlardan bir özeti, “Kur’an’da Tasavvufi Kavramlar” başlığı altında vermiştik. Şimdi buradan bazı ayetlerin meallerini vererek, konuya biraz daha yakından bakmak istiyoruz. 

Zikrin Fazileti: Zikrin faziletine dair birçok ayetlerden birkaçını zikredelim:
1-Öyleyse siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın bana nankörlük etmeyin!27
2-Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler)Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi cehennem azabından koru!28 
3-Namazı bitirince de, ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı zikredin, anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz mü’minler üzerinde vakitleri belli bir farzdır.29
4-Kendi kendine yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma. Kuşkusuz Rabbin katındakiler O’na kulluk etmekten kibirlenmezler. O’nu tesbih eder ve yalnız O’na secde ederler.30
5-Müslüman erkek ve kadınlar, mü’min erkek ve kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkek ve kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar var ya; işte Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.31
6-Ey insanlar Allah’ı çokca zikredin ve onu sabah akşam tesbih edin.32
7-(Rasulüm) Sana vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl. Muhakkkak ki namaz hayasızlıktan ve kötü huydan alıkoyar. Allah’ı anmak  elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.33
8-Temizlenen, Rabbinin adını zikredip ona kulluk eden kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.34

Zikrin Terkinin Kötülüğü: Zikrin terkedilmesinin kötülüğüne dair bazı ayetleri sunalım:
1-Sabah akşam, Rablarına, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bize anmaktan gafil kıldığımız kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.35
2-Ve gözleri zikrimize kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kafirleri o gün cehennemle yüzyüze getirmişizdir.36
3-Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.37   
4-O gün Rabbin onları ve Allahtan başka taptıkları şeyleri toplar da der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendilerimi yoldan çıktılar?
Onlar: Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat sen onlar ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki; sonunda (seni) anmayı unuttular ve helakı hak eden bir kavim oldular, derler.38 
5-Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa O, Rabbinden bir nur üzere değil midir?. Allah’ı anmak (zikir) hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.39  
6-Kim Rahmanı zikretmekten gafil olursa yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz.40 
7-Onun için sen bizi anmaktan yüzçeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme..41
8-Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye çalışıyorlar, halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı pek az hatıra getirir, zikrederler.42
9-Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse (Rabbin) Onu gitgide artan çetin bir azaba uğratır.43 

Hadislerde Zikir

Konuya girerken, peygamber efendimizin zikir üztünde ne kadar önemle durduğunu, Kenzu’l Ummal’daki hadis rakamları ile örnek vererek zikretmiştik. Şimdi burada peygamberimizden zikrin faziletine, gizli açık, dil ve kalple, yalnız yada cemaatla, mutlak yada mukayyed olarak gelen hadislerden bazı örnekler yazacağız. Bu noktada hadislere bir kuş bakışı atacak olursak: “Allahı zikretmenin en büyük bir iş olduğunu, Allahı anarsak onun da bizi anacağını, gafillerden olmayıp sabah akşam yalvararak Rabbimizi anmanın gerekliliğini, Allahı çok zikredersek kurtuluşa erişeceğimizi, Allahı çok hatırlayan kimselerden olursak Allahın bize büyük mükafatlar hazırladığını, dile hafif sevabı fazla olan duaları, üzerine güneş doğan herşeyden hayırlı olan duayı, günde yüz ve on sefer söylenmesi gereken duaları, Allahın en çok hoşlandığı duayı, göklerle yerin arasını sevapla dolduran duayı, kişinin kendisi için ve Allah için yapması gereken duaları, namazdan sonra yapılacak duaları, namazda tahiyyattan sonra okunacak duaları, rüku ve secdede okunacak duaları, Rasulullahın secdede okuduğu duaları, yüz defa Sübhanallah demenin bize bin sevap kazandıracağını, herbir eklem için sadaka verilmesi gerektiğini ve her türlü zikrin de sadaka olabileceğini, kat kat sevap kazandıran zikrin ne olduğunu, zikredenle zikretmeyenin farkının ölüyle diri gibi olduğunu, Rabbimizi nasıl anarsak o da bizi o şekilde anacağını, Allahı çok hatırlayanların öne geçeceklerini, zikrin ve duanın en faziletlisinin ne olduğunu, cennette bir hurma ağacı diktiren zikrin ne olduğunu, cennetin ağaçlarının neden ibaret olduğunu, zikrin herşeyden hayırlı olduğunu, saymaya gerek kalmaksızın söylenecek duayı ve cennet hazinelerinden bir hazineyi öğreneceğiz.”44

Zikrin Fazileti:

 Hz Aişe (r.a) demiştir ki; “Peygamber (sav) (müsait olan) her anında Allah’ı zikir ederdi.”45
Bir Adam:
 -Ya Resulullah, salih ameller bana çok geliyor; bana daha kolay bir şey söyle ki onu yapayım? dedi. Peygamber (sav) Allah’ın zikrini hiçbir an dilinden düşürme! buyurdu.46 
Ebu’d Derda (r.a)’dan:
Peygamber (sav):
- Rabbiniz nezdinde amellerinizin en hayırlısı ile en temizini; derecelerinizi en çok yükselteni, size altın ve gümüş infakından daha hayırlı, düşmanınızla karşılaşıp da boyunlarını vurmanızdan ve onları da sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlı olanını haber vereyim mi? diye sordu. Ashab-ı Kiram (r.a) da:
  - Evet, haber ver ya Resulullah, dediler. Peygamber (sav) de.             
    - Yüce Allah’ı zikr etmek! buyurdu.47  
Ebu Said (r.a.)’ dan;
Bir adam peygamber (sav)’e:
 - Kıyamet gününde, Allah nezdinde en üstün dereceli ibadet hangisidir? diye sordu. Peygamber (sav) de:
  - Allah’ı çok çok zikr eden erkeklerle kadınlar, buyurdu.
  - Allah yolunda savaşan gaziden de daha üstün müdür bunların derecesi? dedi. Peygamber (sav) de:  
  - Gazi, kafir ve müşriklerle kılıcı kırılıp kana bulanıncaya kadar kılıcı ile çarpışsa, yine de Allah’ı zikredenlerin derecesi ondan üstündür, buyurdu.48      
 “Kıyamet gününde Allah katında  kulların en faziletlisi, Allah tealayı çok çok zikredenlerdir.”49 
  “Cenab-ı Hakkı çok çok zikrederek o kadar kendinizden geçiniz ki, (münafıklar) size “delirtmiş” desinler.”50
   “Gerçekten her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası da zikrullahdır. Azaptan kurtulmak için zikrullah gibi bir şey olmaz. İsterse kılıcı kırılıncaya kadar Allah yolunda muharebe etsin.”51 
 “Allah’ı zikretmek (riya, kibir, haset vs. gibi kalp hastalıklarından) şifanın ta kendisidir.52 
 “Kim Allah’ı çokca zikrederse, münafıklıktan kurtulur.”53 
 “Çok zikredeni Allah sever.”54
 “Zikir, (nafile) oruçtan hayırlıdır.”55 
Hz. Ebu Zerr (r.a) anlatıyor; “(Ashabtan bazıları): 
- Ey Allah’ın Rasulü, zenginler ücretleriyle gittiler. Onlar da bizim gibi namaz kıldılar, bizim gibi oruç tuttular, mallarının artanından da sadaka verdiler! dediler. Aleyhisselati vesselam:
 - Allah size de tasadduk edeceğiniz şeyler verdi: Her bir tesbih sadakadır, her bir tekbir sadakadır, her bir tahmid sadakadır, her bir tehlil sadakadır, emr-i bil-ma’ruf sadakadır, nehy-i ani’l münker sadakadır, herbirinizin (hanımıyla) cimaı sadakadır. buyurdu. Derken cemaattan:
- Ey Allah’ın Rasulü! Yani birimizin şehvetine mübaşeret etmesine ücret mi var?” diye soranlar oldu. Aleyhisselatı vesselam:
- İhtiyacını haramla görmüş olsaydı bundan  ona  bir vebal var mıydı yok muydu ne dersiniz? diye sual ettiler.
- Evet vardı! demeleri üzerine,
- Öyleyse, ihtiyacını helal yolla gördü mü bunda onun için ücret vardır. buyurdular.56 
Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste peygamberimiz, hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde, Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenecek yedi sınıfı sayarken, birisi için de şöyle demiştir:
 “Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.”57  
Hz. Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misâli, diri ile ölünün misali gibidir."58   

 Ashabın Zikre Teşviki

Hz. Ömer (ra)’dan: “Devamlı insanlardan bahsederek kendinizi meşgul etmeyin. Bu size bela getirir. Allah’ı zikredin.”59  
Yine Ömer (ra)’dan: “Allah’ı zikredin, bu size şifa verir. İnsanlar hakkında dedi kodu yapmaktan kaçınır. Çünkü bu hastalıktır.”60 
Hz. Ömer bir veya iki arkadaşının elinden tutar ve “Kalk da gidelim, imanımızı artıralım” der ve sonra bir kenara çekilerek Allah’ı zikrederlerdi.61 
- Biz Muaz’la beraber yürüyorduk. Bize “Oturunuz ve bir saat iman edelim!” dedi.62 
     Hz. Osman (r.a)’dan: “Eğer kalplerimiz tertemiz olsaydı, Allah’ı zikretmekten usanmazdı.”63
      İbn-i Mesud’dan: “Allah’ı zikredin. Ancak, sizinle birlikte Allah’ı zikredenlerle arkadaşlık edin.”64
      Selman’dan: “Birisi kendisine hediye edilen güzel cariyelerle birlikte gecelerse, diğeri de Kur’an okuyarak, Allah’ı zikrederek gecelerse, ikincisi ilkinden üstündür.”65
      Habib Bin Ubeydullah’dan: Bir adam Ebu Derda’ya gelerek,
- “Bana öğüt ver” dedi. O da;
   -“İyi zamanlarında Allah’ı zikret ki, dar zamanlarında da o seni hatırlasın. Herhangi bir dünya nimetine kavuştuğun zaman, sonunun ne olacağını düşün” dedi.66
Ebu’d Derda (r.a) şöyle derdi:
-“Amellerimizin en hayırlısını, Rabbiniz katında en makbülünü ve derecenizi yükseltenini size haber vereyim mi? Bu amel düşmanla çarpışmanızdan, şehit olmanızdan, düşmanları öldürmenizden daha hayırlıdır. Bu amel, altın ve gümüş tasadduk etmekten daha hayırlıdır,” dedi. Yanındakiler:
-“Nedir o Ya Ebu’d Derda?” diye sordular O da:
-“Allah’ı zikretmektir. Allah’ı zikretmek en efdal ameldir” diye cavab verdi.67
Yine Ebu’d Derda’dan: “Dillerinden Allah’ın zikrini düşürmeyenler, gülerek cennete giderler.”68 
Ebu’d Derda’ya, Ebu Said b. Münebbih’in yüz köle azad ettiği söylendi. Ebu’d Derda: 
“Yüz kişiyi azad etmek büyük bir fedakârlıktır. Eğer dilersen bundan daha üstününü sana haber vereyim. Bu da gece ve gündüz, kalpte çalışan bir imandır. Daima Allah’ı anan bir lisandır. İşte bu daha üstündür” dedi.69
Yine O’ndan: “Allah Teâlâ sizin aranızda rızıklarınızı taksim ettiği gibi ahlaklarınızı da taksim etmiştir. Allah Teâlâ malı sevdiğine de, sevmediğine de verir. Fakat imanı ancak sevdiği kimseye verir. Allah bir kulunu severse, ona iman verir. Kim ki mal hususunda infak etmekten kaçınır, cimrilik yaparsa, düşmanla cihaddan korkarsa, geceleri ibadet zorluğuna katlanmazsa, hiç olmazsa, lâ ilâhe illallah, Allâhu ekber, elhamdülillah ve sübhânallah gibi zikirleri yapmaktan geri durmasın.”70 
 Muaz b. Cebel (r.a)’dan:
-“Allah’ı zikirden başka hiçbir amel ademoğlunu Allah’ın azabından kurtaramaz” dedim.71 Yanında bulunanlar:
-“Ey Ebu Abdurrahman, Allah yolunda yapılan cihat da mı kurtaramaz?” diye sordular.
-“Evet, ancak yaralanıncaya kadar Allah yolunda kılıç sallayanlar müstesnadır. Çünkü, Allah kitabında: “Allah’ı zikretmek en büyük ameldir.”72 Buyurmaktadır.” Dedim.73
  Abdullah b. Amr (r.a)’dan: “Sabah akşam Allah’ı zikretmek, Allah yolunda kılıçlar kırmaktan, çok sadaka vermekten eftaldir.”74
   Abdullah b. Mesud’dan: “Bir gün sabahtan akşama kadar Allah’ı zikretmek bence sabahtan akşama kadar Allah yolunda at koşturmaktan daha iyidir.”75
   Ebu Ubeyde b. Abdullah b. Mesud’dan: Abullah b. Mesud’a göre sadece Allah’ı zikretmek için yapılan konuşma değerli idi.76 
    Ata’dan: İbn Mesud birgün şafak söktükten sonra mescitte konuşan bir grubun yanına geldi. Onları konuşmaktan men ederek:
-“Sizler buraya sadece namaz kılmak için geldiniz. Ya namazınızı kılın ya da susun” dedi.77
Ebu’d Derda’dan: “Günde yüz kere “Allahu Ekber” demek bence yüz dinar sadaka vermekten daha iyidir.”78
Muaz b. Cebel’den: “Sabahtan akşama kadar Allah’ı zikretmek bence sabaha kadar Allah yolunda at koşturmaktan daha iyidir”.79
Enes b. Malik’ten: Ebu Musa ile (r.a) bir yere gidiyorduk. Halkın konuşmakta olduğunu ve birinin fesahatlı sözler söylediğini işitince:
-“Enes ne oluyor. Gel Rabbımızı zikredelim. Bunlardan birisi konuşacağım diye diliyle avurdunu yırtacak!” dedi.80
   Muaz b. Abdullah b. Rafi anlatıyor: Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Cafer ve Abdullah b. Ebu Umeyre (r.a)’un da bulunduğu bir mecliste idim.
 Abdullah b. Umeyre: 
-“Muaz b. Cebel’den işittim. Rasulullahın şöyle buyurduğunu duymuş: İki söz vardır ki bunlardan birisinin arşa varmasına melekler mani olamaz. Diğeri de yerle gök arasını doldurur. Bunlar: “Lailahe illallah” ve “Allahu ekber” sözleridir.” diye anlattı. Bunun üzerine ibn. Ömer:
-“Sen Muaz b. Cebelin böyle söylediğini işittin mi?” dedi.
-“Evet” deyince Abdullah b. Ömer ağladı, göz yaşları sakalını ıslattı.
-“Bunlar sevdiğimiz ve hoşlandığımız iki sözdür” dedi.81
 Cüreyri’den: Enes b. Malik Zatı Irk’da ihrama girmişti. İhramdan çıkıncaya kadar onun Allah’ı zikirden başka bir şey konuştuğunu işitmedik. Bana;
-“Yeğenim, işte ihramda böyle hareket edilir.” dedi.82
Abdullah b. Revâha’nın iman meclislerine olan rağbeti hakkında birkaç hatırası: Abdullah b. Revâha Allah Rasûlü’nün ashâbından birisiyle karşılaştığında; 
“Gel de bir saat Rabb’imize iman tazeleyelim” dedi. Bir gün bir kişiye bunu söylediğinde, adam öfkelendi ve Rasûlullah’a gelerek 
“Ey Allah’ın Rasûlü! Bakmaz mısın, İbn Revâha’ya! Senin getirdiğin imandan insanları uzaklaştırıyor. Bir saatlik imana götürüyor!” dedi. Hz. Peygamber bu kişiye cevap olarak: 
-“Allah İbn Revâha’dan razı olsun. O meleklerin kendisiyle iftihar ettiği meclisleri seviyor” dedi. 
- Abdullah b. Revâha bir arkadaşına 
-“Gel de bir saat Allah’a iman edelim” dedi. Arkadaşı ona 
-“Biz mü’min değil miyiz?” dediğinde, Abdullah da 
-“Evet, biz mü’miniz. Fakat Allah’ı zikredersek imanımız daha da artar” dedi. 
 Abdullah b. Revâha benimle karşılaştığı zaman bana: 
-“Ey oğul! Otur, bir saat zikredelim!” derdi. Birlikte oturur, bir saat zikrederdik. Sonra: 
-“İşte bu iman meclisidir. İman meselesi gömleğin meselesine benzer. Sen iç gömleği çıkardığında, bakarsın ki giymişsin. Bazan da giydiğinde bakarsın ki çıkarmışsın. Kalb fıkır fıkır kaynayan çanaktan daha süratle alt-üst edilir” derdi.83 

Zikri Sevmemek

İnsanı zikirden alıkoyan, hatta zikirden soğutup nefret ettiren, kalbi ve dili susturan, günahlardır. Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler (neuzübillah) imanın mahalli olan kalbe ilişip imanı zedeler. Dil, imanın tercümanıdır. Kalp ve ondaki iman yaralanınca kararır, katılaşır, giderek nursuz  kalır ve  hem o, hem de lisan, zikirden zevk almaz olur, soğur, hatta nefret eder.84 Zikirden zevk almak nasıl Allah’ı sevmenin alameti ise, günah işleyerek kalbi öldürüp zikirden soğumak, zikri sevmemek de, Allah’ın sevmemesinin, buğz etmesinin açık bir alametidir.85 
Zikirsizlik hakkında sadece şu hadisi yazsak yeterlidir sanırım: Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir yere oturur ve orada Allahı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allahtan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allahı zikretmezse, ona Allahtan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allahı zikretmezse, Allahtan ona bir noksanlık vardır."86   
Bu hadisin açıklamasında İbrahim Canan şunları kaydeder: Hadiste geçen ve noksanlık olarak tercüme ettiğimiz kelime “tire”dir. “Tire” kelimesinin noksanlık, pişmanlık, muâtebe (itâb), ceza (tebîa) ve hatta ateş gibi muhtelif mânâlara geldiği şârihlerce belirtilir. Hadiste daha ziyâde noksanlık ve ceza (tebîa) mânasında kullanıldığı açıktır. Tirmizîde geçen "tire"yi cezâ mânasında anlamak daha muvafık gözüküyor. Hadis, bu durumlarda, Allah zikredilmediği takdirde, hâsıl olan taksirâtın, daha önceki günahlara dahil edilip -kıyamet günü- hep beraber cezaya bâis kılınacağını ifâde ederken, Allah zikredildiği takdirde önceki kusurların da affa mazhar olabileceğine, bu zikrin önceki günâhların da affına bir sebep kılınabileceğine îmâ etmekte ve müminleri yaşanan her çeşit ahvalde Allahı zikretmeye teşvik etmektedir.
Hadiste şu mâna da vardır: "Mümin yalnız bile olsa  oturma, kalkma, yürüme, yatma gibi herçeşit ahvâlinde zikrullaha yer vermeli, değişen ahvalini en azından bir besmele, bir hamdele ile başlatmalıdır. Oturmuş iken kalkmak veya yatmak veya yürümek, yahut da yürümekte iken oturmaya geçmek... Bütün bunlar ahvalimizin değişmesidir. Öyleyse her değişikliğe geçerken bir zikirde bulunmak teşvik edilmekte, bu yeni ahvalimiz esnasında zikrullaha hiç yer verilmedi ise bunun bir vebal, bir eksiklik olacağı, hesaba gireceği belirtilmektedir. Esasen dinimizin temel tâlimatlarından (öğreti) biri, kişinin her ânından hesap vereceği prensibidir. Şu halde dilimizi, yeni bir ahvâle geçerken besmeleye alıştırmak, mümine büyük bir kazanç getirecek, o esnada mekruhât yapmadı ise, bidâyette dil alışkanlığı ile de olsa çektiği besmele, onu mesuliyetten çıkaracak, büyük kazanca vesîle olacaktır.
 Öyle ise dilimizi, zihnimizi sıkça besmeleye alıştırmalıyız. Zâten Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz, hayrın alışkanlık olduğunu haber vermektedir: "Hayra alışın; zîra hayır, âdetle (alışkanlıkla) kâimdir"87

Tarikatlarda Zikir

Tarikatlarda zikir sesli veya sessiz, kalple veya dille, yalnız veya cemaatla ya kelime-i tevhidi (la ilahe illallah), ya zikr-i müfred de denilen lafza-i celali (Allah)  veya yüce Allah’ın değişik esma ve sıfatlarını, bir mürşid telkini yada rehberliğinde belli sayılarda tekrar etmektir. Elbette bunun yanında belli sayılarda istiğfar, selevat-ı şerife veya başka zikir cümleleri de vardır ve bu tarikatlara göre değişir.
Zikrin amacı Allah sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bu amacı elde etmekle beraber bir çok başka güzellikler de haliyle elde edilir. 
Bilindiği gibi önceleri ruh, nefse mahkumdur. Ruhu asıl mahiyetinden meşgul eden, nefsi kuvvetlendiren çeşitli hayvani arzu, istek ve şehvetlerin yok olması, nefsi destekleyen kötü ahlaklardan kurtulunması için, kalbin ve ruhun sıhhat ve selamete kavuşması ve güzel vasıfları kazanması için, kişinin usul ve adabına uygun olarak yoğun bir zikir atmosferine girmesi gerekir. Bu zikrin isimlerini, miktarını, mahiyetini, usül ve adabını, merhalelerini her tarikatta biraz farklı görmemiz mümkündür. Ama sonuçta hepsi kitap ve sünnetin emrettiği zikri, seleften aldıkları gibi icra ederler.
Kitap, sünnet ve selef deyince şunu hemen belirtmek yerinde olacaktır: Sufilere göre ilk zikir telkinini yaparak tarikatları başlatan bizzat Hz. Peygamber (a.s) efendimizdir ve bu telkini, ümmetin en seçkin ve en faziletli insanları olan Hulefa-i Raşidin’e yapmıştır. Her birine değişik usullerle yapılan bu telkinler tarikatların aslını teşkil etmişlerdir.
Bu nasıl olmuştur, kısaca açıklayalım:
1-Sıddıkiyye: Hz. Peygamber Medine’ye hicret esnasında mağarada gizlenirken, Hz. Ebu Bekir’in kulağına üç defa zikir telkin etmiştir, bu esnada peygamber uylukları üzerinde, Hz. Ebu Bekir ise murabba (ayakları önde kavuşturarak) şeklinde oturmuştur. Hafi (zikir) bu olaya dayanmaktadır.
  2-Kübreviyye: Hz. Ömer müslüman olduğu esnada Peygamberle kucaklaşmış, bu sırada peygamber ona Kelime-i Tevhidi (sesli) cehri olarak telkin etmiştir. Fakat Hz. Ömer ayakta durmayıp çöktüğü için Kübreviler murabba oturarak zikrederler.
  3-Nurbahşiyye: Hz. Osman’a da “harfsiz ve sessiz olarak” kalbi zikir telkin etmiştir.
  4-Cehriyye: Hz. Peygamber Hz. Ali’yi diz çöktürüp gözlerini yumdurmuş ve üç kere “La ilahe illallah” demiş, aynı cümleyi ona üç kere tekrarlatmıştır. Zikri cehri (sesli) olarak yapan tarikatların silsilesi genellikle Hz. Ali’ye dayanır.88   
Tarikatlardaki usul ve esasların, evrad ve ezkarın farlılıklar göstermesi, asılları itibari ile Kur’an ve sünnetten alındıkları için bid’ad kabul edilemez. Nitekim, sünnet ve bid’ad hakkında açıklamalar yaparak sünneti savunan Bediüzzaman Said Nursi (rh.a) bu konuda şunları söylemektedir:
“Fakat, tarikata evrad ve ezkar ve meşrebler nev’inden olsa ve asılları Kitap ve sünnetten ahzedilmek şartı ile ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer olan usul ve esasat, Sünnet-i Seniyyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartı ile, bid’a değillerdir. Lakin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid’aya dahil edip, fakat “bid’a-i hasene” namını vermiş.
İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani (r.a) diyor ki; “Ben Seyr-ü süluk-ü ruhanide görüyordum ki: Rasul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselamdan mervi olan kelimat nurludur. Sünnet-i Seniyye şua ile parlıyor. Ondan mervi olmayan parlak ve kudretli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki: Sünnet-i Seniyyenin şuaı, bir iksirdir.  Hem o sünnet nur isteyenlere kafidir, hariçte nur aramağa ihtiyaç yoktur.” 
İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır ve kemalatın madeni ve menbaıdır.”89

Zikrin Çeşitleri

Buraya kadar yazılanlar içinde sık sık zikir çeşitlerini ifade eden terimler kullandık. Bunlar da genellikle Hafi (gizli), Cehri (açık), lisani, kalbi, ferdi, ictimai terimleri oldu. Acaba bunlardan kasdedilen anlam nedir? Şimdi kısaca bunları görmeğe çalışalım:

Hafi (Gizli-Sırri) Zikir

Başkasına duyurmadan yapılan zikirdir. Yukarıda geçtiği gibi Sıddıkiyye ve Nurbahşıyye bu usulde zikir telkin almış ve aktarmışlardır. Hafi zikir de iki şekilde yapılır:
a) Gizli ama dil ile yapılan zikirdir. Aynı zaman da lisanî zikirdir.  
b) Gizli ve kalben yapılan zikirdir. Aynı zamanda kalbî zikirdir. Bu da genellikle beş şekilde yapılır:
1-Lafza-i Celali (Allah) kalbi ile, nefesini tutarak veya tutmayarak dili damağa yapıştırarak ve gözlerini yumarak vücudu hareket ettirmeden yapılan zikirdir.
2-Kalbiyle, kelime-i tevhidi nefesi tutmadan yapılan zikirdir.
3-Kalbiyle kelime-i tevhidi nefesi tutarak yapılan zikirdir, baş hareket edebilir.
4-Kalbiyle kelime-i tevhidi nefesi tutarak ve vücudu hiç kıpırdatmadan yapılan zikirdir.
5- Kainattaki yaratıkların üzerinde tefekkür ile azamet-i İlâhîyi düşünmek, murakabe yapmak.
Bir mürit, usulüne uygun olarak kalben “Allah, Allah” dedikçe, içinden bir “Allah, Allah” sesi duyar hale gelir. Dil damağa yapışmış, gözler kapalı, nefesini ya tutmuş, yada kendi haline bırakmış, vücud hareketten kesilmiş, kendisini ulu yaratıcının önünde hissederek, O’nun dışında kalan her şeyi (masivayı) kalbinden çıkarıp atmış bir halde, alabildiğine mahviyyet, inkısar, huşu, tazim, edep duyguları ile dopdolu olarak, sanki son anlarıymış gibi, kalbinden “Allah, Allah” diye zikre başlar.   
Mürit bunu yaparken bilir ki, her şeyi kuşatan, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah’ın huzurundadır. Allah, onun yanında hazır ve nazırdır. Zikrini, fikrini, amacını bilmektedir. Öyleyse kalbini, aklını, akla takılan hatıralarını atmalı, unutmalı ve sadece Allah ile olmaya bakmalıdır. Kalbine, Allah’tan başka bir duygu ve düşüncenin girmemesine gayret etmeli, sürekli halini murakabe ederek kontrol altına almaya çalışmalıdır. Yiğitlik de işte burada, yani fırıldak gibi durmadan dönen, sağa sola alta üste kaybolan kalbe sahip olmaktır.
Bütün bunları yaparken son derece ihlaslı olmalı, halini Allah’tan başkalarına sezdirmemeye alabildiğine çabalamalıdır. Başkalarının duygu ve düşünceleri onu hiç ilgilendirmemelidir.
Kalp diliyle Allah’a böyle yönelmeye “Vukuf-i Kalbi” denilmiştir. “Kalp, zikirle alışkanlık peydah eder ve zikir kalbin melekesi haline gelirse, gayet tabii olarak uzuvlar, beden ve iç hassalar ilahi emirlere koşa koşa uymak ister, can atar.
Kalp zikrin rayihasıyla ıtırlanır, nuruyla ışıklanır, ateşiyle yanar, hararetiyle pişer, rengiyle ifadelenir, sıfatıyla sıfatlanır ve hakikatıyla gerçekleşirse, bütün beden uzuvları, “Şecere-i Musa - Musa’nın Ağacı”90 gibi “Allah, Allah, Allah” diye zikre koyulur ve bunu ne kimse duyar, ne kimse anlar. Hatta iyi amellerin yazıcısı melekler bile bu hali göremezler, bilemezler. Bu hal, zikredenle zikredilen arasında, aşk esrarı, yakınlık, kapılış ve sarılış olarak tecelli eder, kalır. Seven, sevgilisi ile, halk kalabalığında ve halk kesretinde yalnızdır. 
O vakit, zahir gözler yaş akıtır, batın gözler nedamet hıçkırıklarıyla iniler; vücutta bir lezzet, kalpde bir halavet ve kulların kalbine bir tesir baş gösterir. Allah’ın fiillerine rıza duyar ve mahlukları mazur görür. Sözlerinde doğruluk, batınında muhabbet, zahirinde iyi ahlak ile sıfatlanır. Ölüm çırpınışlarında ilahi cemal belirir ve Rasuller Rasulünün nur yüzleri aynen görünür. Rüyalar tatlı olur. Allah’ı rüyada görmek ihtimali bulunur. Kainatın efendisini defalarca rüyada müşahede eder. Kabe-i Muazzamayı, Kur’an-ı Kerimi, camileri ve mescidleri, iyileri ve bilginleri, zikir ve fikrettiği bütün bunları ve bunlara uygun güzellikleri rüyada görür. 
Vücudu sıhhat ve kalbi rahat bulunur. Dünya işlerinde küçük sebeplere el atmakla büyük işleri kolaylıkla başarır. İşlerinde muvaffak olur.”91 
Bir Uyarı: Ancak, zikirden amaçlananın elde edilmesi için, yapılan bu işin sırf Allah için olmasına dikkat edilmelidir. 
“Bu yolda hiçbir garaz ve ivaz sahibi olunmayacaktır. İster ruhani zevk ve lezzet, ister velayet dereceleri, ister keşif ve keramet isteği, cennet ve cehennem ve bütün dünya ve ahiret arzuları topyekün nazardan düşürülecektir.... Ara yere bir garaz ve ivaz girecek olursa, bütün bir ömür çalışılsa asıl nisbet doğmaz ve fayda elde edilemez. Bir takım tecellilere erildiği, tasarruflara varıldığı hissi de yalancıdır. Bu tecellilere, “istidrac-sahte keramet” derler ve neticesi fenadır.
Allah’ı zikretmek, yalnız ve yalnız O müstehak ve tazime layık zat için olacaktır. Allah’ı Allah için zikretmek, her kayıttan arınmış olarak mutlak muhabbet ve başka her şeye kayıtsızlık yoluyla olandır ki, derecesi “mukarrebin - yakınlar” mertabesidir.”92 
Salik, önce, zikre alet olan Celal kelimesini, delalet ettiği ve hiçbir şeye misil olmayacağı zatın ismi olarak kalp ve kalbin etrafında hayal yolundan “Allah, Allah, Allah” diyerek lezzet, halavet, muhabbet ve tazim ile günde en aşağı elli bin kere tekrarlarlar.93 
Böylece, gözle değil de, görür gibi bazı renkler, kulakla değil de, işitir gibi bazı sesler, burunla değil de, koklar gibi bazı güzel kokular, tad alma aleti değil de, onunla gibi bir zevk, fikri bir halavet, vücutta bir hararet, şahit olunmamış bir lezzet, keyfiyyeti meçhul bir ferahlık, bir açıklık, bir sevinç doğar. Hiçbir renk bu renge, hiçbir ses bu sese, hiçbir koku bu kokuya, hiçbir sevinç bu sevince benzetilemez ve üstün sayılamaz. 
Yine böylece devam edile edile kemale erilir. Bu halde bir zevksizlik, halavetsizlik, şerefsizlik hasıl olur ki, müridi meyus eder, mahzun kılar, müride kendisini mahrum gösterir ki, işte kemale yaklaşıldığını gösteren bu haldir.”94
Hem ilmen hem de hal ve tecrübeyle tasavvuf ve tarikatların, hatta kalbî zikrin içinde olan bir mürşidin bu yakıcı ifadelerinden sonra kısaca şunu söyleyelim: Kalbî - ruhî yolu esas alan tarikatlarda bir mürid, zikirle kalbini böyle olgunlaştırdıktan sonra aynı şekilde zikrini Ruh’a nakleder. Ruh latifesi, sağ memenin altındadır. Sonra oradan, sadrın sol tarafı, kalbin tam üstü olan sır latifesine; oradan da, yeri ruhun üstü olarak sadrın sağ tarafındaki Hafi latifesine, oradan da yeri sadrın tam ortası olan Ahfa latifesine, oradan da iki kaşın ortasında bulunan nefs-i natıka’ya; oradan da başın üstünde zikredilen cesed latifesine zikrini, bir mürşid gözetiminde nakleder. Buralarda zikri hep “Allah” lafza-i celalidir.
Sonra, nefesi hapsederek nefy-u isbat yapar, yani usulüne uygun olarak Kelime-i tevhid (la ilahe illallah) zikrine devam eder. Daha sonra, bazı ayetler üzerinde murakabelere  yoğunlaşarak kalbî zikrine, tefekkür ve murakabesine devam eder.
Bunların bir kısmını, hafi zikri esas alan “Ruhani tarikatlar” bölümünde belirttiğimiz için, burada bitiriyoruz.  

Cehri (Açık-Sesli) Zikir:

Cehri (açık-sesli) zikir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye nisbet edilen kübreviyye ve Cehriyye (Aleviyye) tarikatlarında olduğu gibi sesli olarak açıktan yapılan zikirdir. Burada önemli olan, hem dil, hem de kalbin birlikte zikir etmesidir. Kalbin katılımı olmadan sade dille zikretmek, maksadı gerçekleştiremez. Bu yüzden zikredilen kelime yada cümlenin ritmik tekrarı esnasında bir yandan onların manasını düşünme, bir yandan da demin anlatıldığı gibi diğer bütün ilgi ve alakalardan kesilerek Allah ile olma halini korumaya gayret gösterilmelidir. Öyle olur ki zamanla zikredilen kalimenin dahi anlamından fani olarak Allah ile baki kalma hali tecelli eder. 
Cehri zikir mi daha faziletli ve amaca ulaştırıcıdır, yoksa hafi zikir mi diye zamanla müslümanlar arasında tartışmalar olmuştur.
Önce şunu bilmek gerekir ki, her ikiside meşrudur ve Resulullah (sav) efendimiz her ikisini de yapmış ve teşvik etmiştir. Hadis ve tasavvuf kitaplarımızda buna dair bir hayli örnekler vardır. Ferdi (yalnız) ve ictimai (toplu) zikirler için de durum aynıdır. Biz, daha önce yazdıklarımızla yetinip yeni örnekleri ilgili yerlere havale edeceğiz.
İkincisi, insanların mizac ve meşrebleri çok farklıdır. Bazıları cehriden, bazılarıda hafiden hoşlanır. Bunun için tarikata girecek olanın kendisi de, kabul edecek mürşidi de, onun bu mizacını iyi değerlendirip istidat ve kabiliyetini iyi kanalize edebilirse, sonuç elbette güzel olur.
Üçüncüsü, umumiyetle şöyle söylenmiştir: Yeni başlayanlar (mübtediler) için cehri zikir, seyr-u sülukta belirli bir mesafe katedenler için ise kalbi - hafî zikir önemli ve faydalıdır. Nitekim, ruhani tarikatlarda da mübtedilere lafzatullah’ı bir miktar dil ile hafi zikrettirdiklerine şahit olduk. Cehri zikirde de gerekli olan kalbin dil ile birlikte olmasıdır. Her halükarda kalbin katılımı önemlidir.
Dördüncüsü, hafi zikredenler işin sonunda Kur’an okuma ve tevhid kelimesi ile cehrî zikirden feyz alırken, cehrî zikri esas alanlar da önce “esma-i seb’a” zikrine başlayıp tezkiye-i nefs’de belli bir dereceye yükselip terakki ettikten sonra kalbi zikre yönelip o sayede kalbin tasfiyesine nail olurlar. Böylece sonuçta iki yol bir yerde birleşmiş oluyor ve sünnet-i seniyye gerçekleşiyor.95
Bu yüzden o münakaşalara girmek yersizdir. Alimler şunu da söylerler: Riya korkusu, namaz kılan veya uyuyan kimseye eziyet vermek vb. hallerde gizli, böyle olmadığı hallerde aşikare, yani açıktan sesli zikir efdaldir. Zira aşikarede hem kalp, hem dil vardır, yorgunluk daha fazladır; dolayısı ile sevabı artar. Hem yapanı diri tutar, hem dinleyenler faydalanır, başkalarını teşvik eder. Bu da sevaptır. Burada gizli-açık meselesi, bir çelişki, bir münakaşa meselesi asla değildir.96
Konuyu Zikri Hafi ve Zikri Celi ile ilgili iki rivayetle bitirelim:
1- Hz. Aişe’den; Resulullah (sav) dişler misvaklanarak alınan abdestle kılınan namazı, misvaklanmadan alınan abdestle kılınan namazdan yetmiş kere daha efdal sayardı. Ve Resulullah (sav):        
- “Başkalarına duyurulmadan yapılan gizli zikir, aşikare yapılan zikirden yetmiş kat daha eftaldir” buyurdu. Ve yine Resulullah:
 - “Kıyamet günü Allah hesaplarını görmek için mahlukatı toplar. Hafaza melekleri tesbit ettiklerini ve yazdıklarını getirirler. Allah bu meleklere: 
 - “Bakın falan kulumun tesbit edilmedik birşeyi kaldı mı?” buyurur. Melekler de:
 - “Ya Rabbi bildiğimiz, tesbit ettiğimiz hiçbir şeyi bırakmadık. Hepsini kaydettik ve yazdık.” derler. Bunun üzerine Allah Teala kuluna hitaben:
- Ben senin de bilmediğin gizli bir amelini biliyorum. Sana o  amelinin mükafatını vereceğim. Bu amelin gizli yaptığın zikirdir” buyurur, dedi.97   
İbn İshak’tan; Muhammed b. İbrahim et-Teymi bana şunları anlattı:
“Abdullah (r.a) Müzeyneliydi. Üzerinde çizgili bir eteği, bir de hırkası vardı. Amcasının kucağında büyümüş bir yetimdi. Amcası ona çok iyi davranırdı. Amcası onun müslüman olduğunu öğrenince üzerindeki her şeyini aldı. Hatta elbiselerini bile soydu. Bunun üzerine Abdullah annesinin yanına geldi. Annesi kendi çizgili entarisini bozarak ona bir etek birde hırka dikerek giydirdi. 
Ertesi gün Rasulullah (sav) Abdullah’a:
- Sen Zülbicadeyn (iki çizgili elbisesi) olan Abdullah, kapımdan ayrılma dedi. O da Rasulullahın kapısından ayrılmadı. Abdullah yüksek sesle zikir yapıyordu. Hz. Ömer bunu görünce;
-  Bu mürai (gösterişci) mi?  diye sordu. Rasulullah da:
-  Hayır samimi olarak yalvarıp yakaranlardan birisi, cevabını verdi.
Muhammed b. İbrahim et-Teymi İbnü Mes’ud’un kendisine şunları anlattığını söyledi. “Tebük savaşı esnasındaydı. Bir gece kalktım. Karargahın bir tarafında bir ateş yandığını gördüm. Hemen o tarafa doğru yürüdüm. Baktım Rasulullah (sav) Ebu Bekir (r.a) ve Ömer (r.a) da oradaydılar. Zülbicadeyn Abdullah vefat etmiş, onun için mezar kazmışlar. Rasulullah (sav) kabre inerek onu yerleştirdi. Üstüne toprak attıktan sonra Rasullullah (sav):
 - Allah’ım ben bu akşama kadar ondan memnundum. Sende ondan hoşnut ol, diye dua etti.98
Zikir, “ferdî” ve “toplu” yani cemaat halinde zikir olarak da çeşitlere ayrılır. Zikir, ferdi yani tek başına yapılabileceği gibi, toplu olarak cemaat halinde de yapılabilir. Her birinin kendine göre usulü, adabı, özellikleri, güzellikleri ve faydaları vardır. Bunları biraz daha yakından görelim.

Ferdi Zikir: 

Ferdi yapılan zikir, insanı Rabbi ile baş başa, daha bir yakın ve mahrem bırakması ile daha da yakıcı ve uyarıcı, kalbi nurlandırıcı ve aydılatıcı, kalaylayıcı ve cilalayıcı olabilir. İnsan yalnız olduğu için kendini daha serbest hissettiğinden ruhi zevk, heyecan ve coşkularına serbestçe yol vererek daha büyük bir dini zevk, şevk, cezbe ve hal yaşayabilir. Daha ihlaslı ve samimi, Allah rızasına daha yakın olabilir. Nitekim, hadis-i şerifte kıyamet gününde Arş’ın gölgesinde olacaklardan biri de: “Tenhalarda, yalnız başına gözlerinden yaşlar dökerek Allah’ı zikreden kişidir” diye tesbit edilmiştir.99 
Kalbi ve zikri anlatırken, tek başına oturup Allah’ı zikreden müminin ahvali anlatıldığı için aynı şeyleri tekrar etmek istemiyoruz. Şukadarcığını söyleyelim ki tarikatlarda mürid, mürşidinin kendisine verdiği zikir dersini (evrad ve ezkarını) seher, fecir veya ikindi sonrası gibi emredilen vakitlerde tek başına yapar.

Toplu Zikir:

Kur’an ve Sünnete baktığımız zaman, “dünya hayatının süsüne ve aldatmacasına kapılıp Allahı hatırlamaktan ve hatırlayan kimselerden uzaklaşılmaması gerektiğini, Allahın kendisini ve cennetteki nimetlerini görmedikleri halde O’na inanıp cehennemden uzaklaştıracak ve cennete yaklaştıracak ameller yapmaya gayret edenlerin Allah tarafından bağışlanacağını, Allahı hatırlamak ve onun dinini öğrenmek üzere bir araya gelen kimseleri Allahın rahmetinin kaplayacağını, Allaha sığınan kimseyi Allahın barındıracağını, Allahın ismi anılan meclislerden yüz çevirenden Allahın da yüz çevireceğini, bu tür toplantılara katılan kimseleri Allahın meleklerine iftihar ederek övündüğünü öğreniyoruz.”100
Allah (azze ve celle) şöyle buyurur: 
"Ve Rabbinin hoşnutluğunu umarak, sabah akşam Ona yalvarıp yakaranlarla birlikte, sen de sabret. Dünya hayatının cazibesine kapılarak gözlerini onlardan ayırma, iyi ve güzel olan ne varsa, hepsini terkedip bencil arzuları peşine düştüğü için, kalbini bizi hatırlamaya karşı duyarsız kıldığımız kimseye de uyma. Zaten o işinde sınırı aşmıştır."101 
Cemaatla zikri teşvik eden bir çok hadisler vardır. Onlardan bir kaçını sıralayalım:
Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor; “Resulullah (a.s) buyurdular ki: “Allah’ın yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allahu tealayı zikreden bir cemaata rastlarsa, birbirini “aradığınıza gelin!” diye çağırırlar, (hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar. Allah, onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: 
- Kullarım ne diyorlar?
- Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmit okuyorlar. Sana tazim (temcid) ediyorlar derler. Rabb Teala sormaya devam eder:
- Onlar beni gördüler mi?
- Hayır! derler.
- Ya görselerdi ne yaparlardı?
- Eğer seni görselerdi ibadette çok daha ileri giderler; çok daha fazla tazim, çok daha fazla tesbihte bulunurlardı, derler. Allah tekrar sorar:  
- Onlar ne istiyorlar?
- Senden cenneti istiyorlar.
- Cenneti gördüler mi? der
- Hayır Ey Rabbimiz! derler.
- Ya görselerdi ne yaparlardı? der.
- Eğer görselerdi, derler; cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi. Allah teala sormaya devam eder: 
- Neden istiaze ediyorlar, der.
- Cehennemden istiaze ediyorlar, derler.
- Onu gördüler mi? der.
- Hayır Rabbimiz görmediler! derler.
- Ya görselerdi ne yaparlardı? der.
- Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı, derler. 
Bunun üzerine Rabb teala şunu söyler:
- Sizi şahid kılıyorum, onları affettim!
Resulullah (a.s) sözüne devamla şunu anlattı: 
- Onlardan bir melek der ki: Onların arasında falanca günahkar kul dahi var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturu verdi. Allah teala: - Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturanlar da onlar sayesinde bedbaht olmazlar, buyurur.”102
Tasavvuf ve tarikatlar söz konusu olunca bu zikrin yapıldığı meclisler olarak akla ilk önce haliyle camiler, mescidler, tekkeler, zaviyeler, hângahlar ve dergahlar geliyor. Ama cemaatla toplu zikir yapılacak yerler, sadece cami ve tekkeler midir?
Bu konuda bakınız İbrahim Canan neler söylüyor: “Bu hadis, birden fazla insanların Allahı zikretmek gayesiyle toplanmalarının faziletine dikkat çekmekte ve buna teşvik etmekte. Toplanma mahalli hadiste mutlak bırakılmıştır. Öyle ise mescidler, medreseler, evler, kırlar, dükkanlar vs. olabilirler. Sâdece "mescidler" olarak kayıtlamak eksik olur.
Mescidlerin kapalı olduğu saatlerde mescidlerin uzak bulunduğu yerlerde bu fazîleti elde etmek için Müslümanların ev, dükkan, kır, bahçe gibi zamana zemine göre en uygun fırsatları değerlendirmeleri gerekir. 
Müteakip hadiste de görüleceği üzere bu meselede en uygun imkân, bilhassa günümüz şartlarında evlerdir. Müminler evlerini bir zikir meclisine çevirebilirler: Ev halkı ile her gün belli bir zamanda zikrullah yapılabileceği gibi, yakın akrabalar, yakın komşular, yakın meslekdaşlar gibi kişinin samimi alâka duyduğu kimselerle de haftalık veya aylık veya on beş günlük... belli saat ve günlerde biraraya gelecekleri zikir meclisleri teşkil edilebilir.
Zikir meclisi deyince, sadece tesbîhat, Kuran okunan meclis anlaşılmamalıdır. Dinî ilimlerin mübâhase edildiği meclisler, mâlâyâniyata, müminlerin gıybetine yer vermemek şartışyla nezîh bir hava içerisinde geçen sohbet meclisleri de, zaman zaman yer verilecek salâtu selâm ve besmele gibi zikirlerle, bir nevi "zikir meclisi" mânası  içinde mütâlaa edilebilir. 
Şu halde mümin, boşa geçen mâlâyâni şeylerle tükenen hayatını irâdî bir disipline sokarak daha faydalı hale getirebilir. Sadedinde olduğumuz hadis, zikir meclisleri teşkiline teşvik etmektedir. Bu, sadece erkeklere has değildir. Söylenen mânâdaki meclisleri kadınlar da kendi aralarında teşkil etmelidirler.”103
Yine Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: Resulullah (sav) buyurdular ki:
- Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikr etmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnada Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.104
Ebu Müslim el- Eğarr (rahimetullah) diyor ki:
- Ben şehadet ederim ki Ebu Hureyre ve Ebu sait (r.a) Resulullah (sav)’ın şöyle söylediğine şahadet ettiler:
- Bir cemaat oturup Allah’ı zikrederse mutlaka melekler etrafını sarar, Allah’ın rahmeti onları bürür üstlerine sekine iner ve Allah onları yanında bulunanlara (büyük meleklere) anar.105
Hz. Ebu Musa (r.a) anlatıyor: Resulullah (sav) buyurdular ki: “İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah Zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.”106 
Evler deyince orada yaşayan birden fazla insan akla geliyor. Elbette bunlar ferdî olabileceği gibi beraberce toplu olarak da zikir ediyor olabilirler.
Bir hadis-i kudside Rabbimiz şöyle buyurur: “Ben, kulumun bana olan zannının yanındayım. (yani abna zannı ne ise, ona göre muamele yaparım). Ve kulum beni zikr ettiği vakit, ben onunla beraberim. Eğer beni tenhada, içinden zikr ederse, ben de onu kendimde zikr ederim. (bol sevap veririm). Beni, bir topluluk içinde zikr ederse, ben de onu, o topluluktan daha hayırlı bir toplulukla (Allah’a yakın melekler topluluğunda) zikr ederim. Kul, bana bir karış yanaşırsa, ben ona bir arşın yanaşırım. O bana, bir arşın yanaşırsa, ben ona bir kulaç yanaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.”107                                                                                      
Muaviye, mescidde halka olup oturan bir cemaate rastladı ve:
-Ne sebeple halka olup oturmuşsunuz? diye sordu. Cemaat:
-Allah’ı zikr etmek üzere oturduk, dediler. Muaviye:
-Allah için söyleyen, ancak bu yüzden halka olup oturdunuz? diye (yemin ettirerek) sordu. Onlarda:
-Vallahi, bundan başka bir sebepten dolayı oturmuyoruz, diye cevap verdiler. Muaviye:
-Ben sizi (birşeyle) itham ettiğim için yemin ettirmedim ve Peygamber (sav)’e benim kadar yakın olanlardan biri yoktur ki benden daha az hadis rivayet etmiş olsun. (Fakat söyleyeyim ki: Resulullah (sav) birgün çıkıp, halka olmuş oturan bir cemaate rastladı ve;
-Niçin halka olup oturmuşsunuz? diye sordu. Onlar:
-Allah’ı zikr etmek, bizi İslam’a hidayet ettiğine ve bize ihsan ettiği nimetlere hamd etmek üzere oturduk, dediler. Peygamber (sav):
-Allah için söyleyin, yalnız bunun için mi oturup bir araya geldiniz? dedi. Onlar da:
-Vallahi, yalnız bunun için toplanıp oturduk, dediler. Peygamber (sav):
-Muhakkak ki, sizi itham ettiğim için yemin ettirmedim. Ancak, Cebrail (a.s) bana gelip, yüce Allah’ın sizinle meleklere iftihar ettiğini haber verdi, dedi.108
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular:                                                                                                 
“Bir cemaatin Allah’ı zikretmeden ve peygamberlerine salavat getirmeden oturdukları bir meclis yoktur ki, bu onlara hasret ve nedametten ibaret olmasın. Allah onları bu yüzden isterse azap eder, isterse mağfiret eder.”109                                
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular:
-Cennet bahçelerine rasladığınız vakit, orada oturun, faydalanın, buyurdu. Ashab-ı Kiram:
-Cennet bahçeleri nedir? diye sordular. Peygamber (sav):
-Zikir Halkaları, diye cevap verdi.110
Zikredilen ayet ve hadislerden açıkça anlaşıldığı gibi zikir, toplu halde de yapılabilir. Sufiler, kendi özel derslerinin dışında cami,111 tekke, ev veya musait her yerde toplu olarak da Allah’ı zikrederler.
Toplu zikrin kendine has faydaları vardır. İslam, cemaata önem verdiği için toplu zikri de teşvik etmiştir. Toplu zikir ferdi zikirden üstündür. Çünkü bu zikirde İslam’ın istediği karşılıklı sevgi, saygı, hizmet, yardımlaşma alabildiğine açığa çıkmaktadır. Bunlar müridi yetiştirici işlerdendir.
Cemaatla zikir esnasında kalpler sevgi ile kaynaşmada, ruhlar huzurla coşmadadır. Nurlu kalplerden kardeş kalplere nur yansımakta, katı kalpler yumuşamakta, nefs-i emmareler perişan olmakta, şeytan onlara ifsat için yol bulamamaktadır. Göz yaşları içinde, meleklerin kanat seslerinin arasında  yapılan nur dolu, huzur dolu, sekinet, rahmet ve mağfiret dolu zikir meclisleri, insanın hayatında yaşadığı en mutlu ve müstesna zamanlardır.
Bu yüzdendir ki Abdulvahit b. Zeyd (h.177) ölürken başına toplanan dostlara şöyle söylüyordu:
- İki şeye hasret duyacağım: Zikir meclisleri ve o meclislerde zikredenler.112 

Mutlak Zikir:

Mutlak zikir, zaman, mekan, vakit, hal, durum ve sayı itibara alınmadan yapılan zikirdir. Bir mü’min her an vaktini zikirle değerlendirmeli ve yukarıda peygamberimizin ifade ettiği gibi “dili daima Allah’ı zikir ile yaş kalarak” dönmelidir. Veya kalbi zikre, mahlukatı tefekküre, halini murakabeye, nimetlere şükre devam etmelidir.
Allah mü’minleri gece gündüz, sabah akşam, her zaman ve mekanda zikre ve sair ibadetlere davet etmektedir. Konu ile ilgili ayet ve hadisleri önceden zikrettiğimiz için, tekrar etmiyoruz.

Mukayyed Zikir:

Zikrin bir kısmı da belli zaman, mekan, hal, vaziyet ibadet ve sayılarla kayıtlı kılınmıştır. Mü’min, bireysel ve toplumsal hayatını yaşarken Resulullah’ı örnek almak durumundadır. Peygamber (sav) efendimiz ise sabah uykudan kalkıp gece uykuya varıncaya kadar günlük hayatında işlerini bazı dua ve zikirlerle sürdürürdü.
İşte peygamberimizi örnek alan bir mü’minin, O’nun gündüz ve gecelerde gerek ibadet, gerekse ibadet dışı hangi işi nasıl yaptığını, nelerle zikredip nasıl dua ettiğini bilmek ve aynen uygulamak için öğrenmesi fevkalade faydalı ve önemli bir iştir. Hamdolsun bu konuda, selef ve halef bir çok eserler derlemişlerdir.
Dualar ve zikirler, bütün hadis kitaplarının