İslamiyat Kategori
Rabıta
İçindekiler 

Bir Değerlendirme
Rabıta’nın Dini Delilleri
Rabıta’nın Hükmü
Resimle Rabıta
Kim Rabıta Yapar?
Kime Rabıta Yapılır?
Asıl Feyz Nereden Gelir?


Rabıta

Sözlükte ilgi, alaka, münasebet anlamına gelen rabıta tarikatta müridin kamil bir şeyhe kalbini muhabbetle bağlayıp, huzurunda ve gıyabında o şeyhin sureti, sîreti ve bilhassa ruhaniyetini hayalinde kendisi ile birlikte farzederek, yanında bulunduğundaki edebe bürünmesidir. Kısaca söylemek gerekirse kalbini sevgi ile şeyhine bağlamasıdır. Daha da kısası, rabıta muhabbettir.
Her tarikatta olmakla beraber daha çok nakşîlerde meşhur olan rabıta ile mürid kendini kontrol etmekte ve düzeltmektedir. Rabıta, henüz doğrudan Allah’tan feyz alma aşamasına erememiş müridlerin işidir. O seviyeye gelene rabıta gerekmez. Belki terki vaciptir.1 
Rabıta başlı başına bir erdiricidir. Şartı, mürşid-i kamile yapılmasıdır. Yapılış biçimi, bir çok şekilde olabilir.
Tarikatlara en fazla itiraz, rabıta yönünden gelmektedir. Bir kısım insanlar, bunu “şirk” kabul etmişlerdir. Oysa şirk, İlah’ın birden fazla olmasıdır. Rabıtada ise şeyh, asla ilah yerine konmaz. Kaldı ki seven sevdiğini, istemese de kalbinde taşır, düşünür, hayal eder, hatırından çıkarmaz. Buna aşıklar ne güzel bir misaldir. Ama kimse aşıklara “müşrik” dememiştir. Taklit ise insan fıtratında vardır.   
Rabıtayı isbat için bir çok naklî ve aklî deliller getirerek kitaplar yazılmıştır.2 Oysa meseleye müsbet ilimlerden psikoloji ve eğitim psikolojisi açısından yaklaşıldığında  hiçbir tartışma kalmaz kanaatindeyiz. Bu bir eğitim metodudur. Herhangi bir ilmi, yeni bir metodla daha kısa zamanda öğreterek ilim adamı yetiştiren bir hocaya, “senin bu metodun Kur’an ve sünnette var mıdır?” diye sorarak nasıl itiraz edilmezse, aynen öyle de, bir mürşide, sufi yetiştirmede bir metod olarak uyguladığı, tecrübe ve deney ile faydasını da gördüğü rabıta için itiraz edilmemesi gerekir. “Nerden çıktı?” diyene cevabımız ise, “Ehlinin ictihadı ile ortaya çıkmıştır. İctihat derecesine ulaşamayana düşen vazife, uymaktır.”3  

Bir Değerlendirme:

Bu konuyu biraz daha açalım. Bilindiği gibi rabıta, doğrudan bir hedef, aslî bir gaye değil, ancak bir vesile ve vasıtadır. Asıl amaç, Allah ile olma, Allah rızasına erme, her an huzurunda olma kıvamı olan “ihsan”ı yakalamadır.
Eğer rabıta, hatta belli bir biçimde yapılan zikir, mücahede ve murakabeler, tasavvufun gayesi ve hedefi olarak biliniyorsa, bu bir hatadır. Belki de bazıları bu hataya binaen, rabıta ve henzerlerine bid’ad  deme yanlışına düşüyorlar. Şeyh Tahanevi’nin de dediği gibi, işin aslında bu ameller birer vesile, vasıta, mukaddime, eser ve semereden ibarettir. Bunlar asla tasavvufun amacı sayılamaz.4
Bid’at meselesine gelince, bilindiği gibi bid’ad, dinden olmayan bir şeyi dine aitmiş gibi göstermek suretiyle, dinde yeni bir şey meydana getirmek ve onu zamanla dinin asıl bir rüknü saymak demektir. Biz şu yapılan değerlendirmeyi benimseyerek kabulleniyoruz:
“Amma din yolunda herhangi bir iş hadis olmuş, mesela dini meselelerden yepyeni bir şey ortaya çıkmışsa, dinin aslî gayesini elde etmek ve hedefine ulaşmak için bu yeni vesileler, o asli gayelere yardımcı olurlar. Yeni bulunan ilaçların deva olarak kullanılması, faydalı mı zararlı mı olduğunu anlamak, tıpta veya bizzat dinde çabuk müessir olan yeni ve faydalı şeyleri tercih etmek için tecrübe safhasından geçirildiği gibi bunlar da tecrübe edilir. Şöyle ki sırf bu maksad için üniversiteler açılır, mektebler yapılır, kitaplar basılır, ta’lim ve terbiye için çeşitli metotlar kararlaştırılır, diplomalar düzenlenir.  
Öyleyse bütün bunlar bid’at değil, belki dinden olmayan bir şeyi dine izafe etmeyen ve dine faydalı olan yeniliklerdir. Bunlara bid’at denilemez; kitap ve sünnette mevcut olmaktan müstağni bulundukları için de bunlar asla kitap ve sünnette aranmaz. Zira bunların mahzurlu bir tarafı yoktur. 
Bunun misali namazda bulunan kalp huzuru ve hüşu’udur ki Kur’an-ı Kerim’de onun hakkında “onlar namazda huşuludurlar”5 ayeti nazil olmuştur. Namazın ruhu olan bu iki mana hakkında hadisi şerifte de “Namaz ancak kalp huzuru ile olur” varid olmuştur. Zira kitap ve sünnetin nassının da delalet ettiği gibi bunun ikisi de maksuttur. İkisi de emrolunmuştur. 
Bu izahtan sonra bizzat tecrübelerle bildik ve gördük ki bu iki maksad-ı asliye ulaşmak hususunda bize yardım eden herhangi özel bir tarikat veya zikir ve murakabeden ibaret olan usullerden biri İslam şeriatında bir hareket, bir kötülük olarak zikredilmemişse, bu yolu ve bu vesileyi seçmek şeriatta merdüd kılınmamışsa, onları almak ve gereğince uygulamakta bir beis yoktur. İster gayr-i müslimlerden iktibas edilmiş olsun, isterse doğrudan doğruya din düşmanlarından alınmış olsun. Bu türlü iktibaslar eski çağlarda kullandığımız mızrak ve kılıç yerine, bizden olmayanlardan alınmış olmasına rağmen, harplerde ateşli silahları, otamatik tüfekleri ve buna benzer modern harp silahı ve vasıtalarını kullanmaktan farklı bir şey değildir.”6  
“Bunun delili ise Hendek harbinde vuku bulan vak’adır, şöyle ki: Peygamberimiz düşmanların akınına mani olmak ve şehri korumak için Medine’nin etrafında duvar ördürmek istiyordu. Fakat Hz. Selman-ı Farisi, Fürslerin memleketlerini düşman yağma ve istilasından korumak için şehirlerin etrafına hendek kazdıklarını Efendimize haber verdi. Allah’ın Rasulü bu fikri beğendi ve Medine-i Münevvere’nin etrafında hendek kazılmasını emir buyurdu. Hendeğin kazılmasında ashabına (Allah’ın rızası onlara olsun) bizzat yardım etti. Vakta ki hendek kazmak Fürslerin bir şiarı değil, harplerde başvurdukları bir tedbirdi. Peygamberimiz bunun kazılmasına izin verdi. Mecusî işidir diye nehy buyurmadı.”7 
 “Bu amellerin asıl gaye değil, gayeye vüsul için bir takım mukaddimeler ve hazırlıklar olduğuna en büyük delil, onlardan yalnız birini ihtiyar etmenin, münhasıran biriyle amel etmenin lazım ve vacip olmadığı hususudur. Şeyh Tahanevi merhum buna işaret ediyor ki “Ama bunlardan herhangi birini seçmek hakkı tamamen hakikat yolcusu olan talibe aittir. O bu yollardan kendisine münasip, haline muvafık olanı seçecek, gönlünün sukün bulduğu, kalbinin toplandığı bir yolu tercih edecektir.” 
“Kalbi maddi şeylerden sıyırarak cem-i hatır etmek ve onu bir tek cihete yöneltmek arzu edilen faydalı hallerdendir. Bunu fennî ve tecrübî olarak bildiğim halde başlangıçta bir türlü kalbim mutmain olmuyordu, ta ki bunun hakkında şer’î bir nass, bir delil bulayım, diye uğraştım ve buldum. İşte şu hadis bunu ifade ediyor: “İnsan açlıktan kıvranırken namaz vakti gelir, yemek de hazır olursa, o adam yemeği namazdan önce yesin.” Bundaki sır şudur; O adam yemek yemeden evvel namaz kılarsa, zihin dağınıklığıyla, kalbindeki vesvese ile aklını başına almadan namaz kılmış olur. Bu da tam bir eda sayılmaz. Fakat o zat, bilakis bunun hepsini yerli yerine getirir. İtminanla, ihlasla, herşeyden sıyrılmış, alakasını kesmiş olarak namazını kılarsa elbette mükemmel olur. Fakat namazdan önce yemeğe başlarsa zihnini tamamen yemeğe vermeden, kalbini lokmaya bağlamadan alelacele hemen yemeli ve namaza kalkmalıdır. Yemek yediği müddetçe lokmaya yönelen kalbinin namaza müteveccih olması için bu lazımdır. İmamı Azam Ebu Hanife bunu zarif bir uslüpla şöyle anlattı. (Yemeğimin hepsinin namaz olması, namazımın hepsinin yemek olmasından daha hayırlıdır.) Bu hususta Şeyh İmdadullah Hz.’nin yolu da bu idi. Mekke-i Mükerreme’ye hicret etmek isteyen bir adamı duyduğu zaman onun, Hindistanda olduğu kadar Mekke-i Mükerreme de aklını başında tutamayacağını fesaretiyle kavrayan şeyh, oraya hicret etmesine müsaade etmedi ve ona şöyle dedi:
“Gönlünün Mekke’de, cisminin Hind’de olması, kalbinin Hind’de, kalıbının Mekke’de olmasından senin için daha hayırlıdır.” 
Süphanallah, bu tahkik erbabı safilerin fikirleri ne kadar derin, basiretleri ne kadar açık!.. Onların nufuz-ı nazarları, Kitap ve sünnetin taa derinliğine ve onların özünde bulunan hakikatlara uzanıyor!  
Bundan da anlaşılıyor ki: “Sufiyyenin ihtiyar ettiği meşgalelerin hepsi, ancak kalbi ıslah ve aklı bir maksat etrafında toplamak içindir. Yoksa arzulanan matlup ve gaye değildir. Bunun için gaye ve matlup olamayan bu şeylerin iktibasında sufiler anlayış gösterdiler ve bir hadde kadar bu işi geniş tuttular. 
Esasla ilgili olmayan işlerde insanın, İslam dinini kabul ve itiraf etmiyen adamlara benzeme tehlikesi de yoktur. Zira herhangi bir diyanetin veya fırkanın şiarı sayılmayan şeyle amel etmek, onu benimsemek ve ihtiyar etmekte bir zarar yoktur. Mesela; asla gaye addedilmeyen ve vesilelerden sayılan bir şeyi almak ve onunla amel etmek gibi. Demek ki gayede taklit yok, o gayeye götürecek yolda var. İslam şeriatı da bizi bundan nehyetmiyor.”8 
 Bütün bu değerlendirmelerin Rabıta’da olduğu kadar nefesi tutmakla yapılan zikir, halvet, uzlet, çile ve erbain için de geçerli olduğunu hatırlatalım. 
Rabıta hakkında böyle genel bir bilgi verdikten ve konuya açıklık getiren bir değerlendirmeden sonra, belki biraz daha ayrıntılı bilgiler sunmak faydalı olur kanaatindeyiz. 
Bu bilgileri şu soruların cevabı olarak da düşünebiliriz: Rabıta’nın dini delilleri ve hükmü nedir? Kim, kime, niçin, nasıl rabıta yapar ve asıl feyz-i ilahi nereden gelir?

Rabıta’nın Dini Delilleri: 

Yukarıda rabıta ile ilgili bazı kitapları belirtmiştik. Kuşkusuz bu kitaplarda, rabıtanın Kur’an, sünnet ve alimlerin fetvalarından dini delilleri geniş olarak ifade edilmiştir. Biz sözü fazla uzatmamak için, onlar arasından güzel bir özet çıkaran H. Kamil Yılmaz beyin yazdıklarını iktibas ediyoruz:
“Sufiler rabıtayı, tabii bir olay olarak görmekle birlikte bazı ayetleri buna delil sayarlar. Bu ayetlerin bazıları şöyledir:  
1- "Ey îmân edenler, Allahtan korkun ve sâdıklarla be¬raber olun!"9 
Âyette geçen "beraberlik” konusunu Nakşibendiyye meşâyıhından Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490) şöyle açıklar: "Buradaki sâdıklarla beraber olma emri, mutlak ve da¬imî bir beraberliği ifâde eder. Beraberlik iki türlü olur: Hakîkî ve hükmî beraberlik. Hakîkî beraberlik sâdıklarla aynı mecliste bü¬yük bir kalb huzuru ile fizik ortamı paylaşmaktır. Hükmî bera¬berlik ise onlarla aynı mekânda olmanın imkânsız olduğu za¬manlarda gıyabî olarak suret ve sîretlerini tahayyül etmek sure¬tiyle fikrî, zihnî ve kalbî olarak beraber olmaktır."
2- "Ey îmân edenler, Allahtan korkun, Ona yaklaşma¬ya vesile arayın! Onun yolunda cihâd edin."10 
Âyette geçen "vesile" mutlak, dolayısıyla da genel anlam ifâde eder. Rabıta da Ona yakınlığa bir vesîle olduğundan bu hükme dâhildir. Bi-lindiği gibi vesîle, "Allaha yaklaşmak için istifâde edilebilecek herşeydir." 
Hakka yakınlıkları bilinen ve "görüldüğünde yüzleri Allahı hatırlatan”11 Allah adamlarını Allaha vesîle saymak hem tevessül, hem de rabıtadır. Sâlihlerle tevessül etmeye hadîsler¬de ruhsat vardır.
3- "Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki (ittibâ), Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.”12 Âyette geçen "ittibâ" görmekle olur. Görmenin de bir maddî, bir de manevî olanı vardır. Maddî görme basarla, manevî görme basîretle olur. Rabıta da manevî rüyetten başka birşey değildir. Mürşidine rabıta edenin şeyhinin bağlı bulunduğu silsile yoluyla Hz. Peygamberi görmüş sayıldığı görüşü tasavvufta esâstır.
4- "O kadın (Züleyhâ) andolsun, ona (Yûsufa) musallat olmayı kafasına koymuştu. Eğer Rabbının burhanını gör¬memiş olsaydı, o da o kadını arzulamıştı. İşte biz ondan fe¬nalığı ve fuhşu bertaraf edelim diye burhan gönderdik. Çünkü Yûsuf, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı."13
Âyetin tefsîrinde "burhan" şöyle açıklanmaktadır: Burhandan maksad Yakub (a.s)ın suretinin bir anda Yûsufun gözünün önünde canlanıp hayretle parmağı ağzında ona: "Aman kendine sahip ol! Ondan yüz çevir!" diye hitâb etmesidir. Babasının böyle gö¬zünün önünde canlanıp kendini uyardığını gören Yûsuf, topar¬lanmış ve bu işten vaz geçmiştir."14
Râbıta bu âyetin tefsîrindeki "Yûsufun Yakubun hayâlini görmesi" gibi, mürîdin şeyhinin hayâlini gözünde ve gönlünde taşımasıdır.
     Hz. Peygambere salât u selâm getirerek gönülde bir sevgi bağı oluşturmak da bir tür rabıtadır. Hz. Hasanın dayısı Hind b. Ebî Hâleden Hz. Peygamberin hilyesini sorarak: "Onun özelliklerini dikkate alıp onunla kalbi bir bağ kurmak için, senin onu bana tasvir etmeni istiyorum." demesi15 bir bakıma kalbî alâka ve rabıtadır.
Hadîs kitaplarında Hz. Peygamberin konuşmalarını nakle¬den sahâbîlerin "Şimdi onu görür gibi oluyorum, onun şöyle şöy¬le yaptığını gözümle görür gibiyim.”16  tarzındaki ifâdeler, bu tür hayâlde canlandırmaların fıtrî ve tabiî oluşunu göstermektedir.”17
 Bu izahtan sonra Rabıta hakkında dini hükmü belirtmenin yerinde olacağını zannederim.

Rabıta’nın Hükmü

Rabıta hakkında bir hayli geniş ve güzel bilgiler veren Ömer Ziyaeddin Dağıstani, “Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar” adlı kitabında, konu ile ilgili sorular sorar ve geniş açıklamalı cevaplar verir. Onlardan iki soruyu ve cevabını alıyor, açıklamaları kitaba havale ediyoruz.
Soru:
Nakşibendiyye tarikatında “Rabıta-i şerife” adıyla meşhur olan uygulamaya, tarikattan nasibi olmayan, mutaassıp bazı alimlerin, fıkıhda bilgisiz olan bazı taklitçi ilim adamlarının karşı çıkmalarının sebebi nedir.?18  
Cevap: ....... Rabıta ile ilgili olan sevgi, seven ile sevilen arasındaki ruhani bir alakadan  sonra zaruri bir sevgiye dönüşür. Muhakkak rabıta ve muhabbet Rasulullah (asv)’a ulaştırıcı bir vasıta ve O’nun manevi mirasçılarına uymayı sağlayan bir yoldur. Buna nasıl karşı çıkabilir?........
 Gerçek manada Hz. Peygamber (asv)’e tabi olanlara dua ve niyaz kasdıyla salat ve selam getirmek caiz olduğu gibi, böylelerine “tebeiyyet” yoluyla rabıta etmek de caizdir.”19 
Soru: 
Gerek hayatlarında, gerek ölümlerinden sonra, peygamberler veya velilerden birini hatırlamak, düşünmek, onların şekillerini veya ruhaniyetlerini kalbinde tahayyül ederek, onların tavır ve davranışlarına bürünmeye çalışmak, kalbi bir rabıta ile onlara sevgi duymak ve saygı göstermek, böylece onlardan feyz almak, yardım talebinde bulunmak, çözümünde güçlük çektiği konularda onların söz, tavır ve davranışlarından delalet istemek dinen doğru mudur?
Cevap:
Doğrudur. Oldukça da güzel ve semereli bir harekettir. Belki de mutlaka lazım olan bir uygulamadır.20  
Soru:
Peygamberlerden veya velilerden birini seven ve onlara kalbini bağlayan müridin, iki kaşının ortasında onların suret ve şekillerini veya ruhaniyetlerini tahayyül etmesi, onların hareket, söz ve davranışını düşünüp, kendisinden yön vermeye çalışması tabii ve zaruri iken buna karşı çıkan birinin “adı geçen şekilde yapılan rabıta puttur. Enbiya ve Evliyaya muhabbet ve onlara kalbi bağlamak, bu itibarla onlardan feyz almaya çalışmak caiz değildir. Böyle rabıta yapanlar kafirdir,” dese böyle bir kimseye şeran en lazım gelir?
 Cevap:
İtikadını yenilemesi gerektiği gibi, şeran te’dibi ve imanını tazelemesi gerekir. Çünkü “Bir müslümana kafirdir diyen kafir olur” buyurulmuştur.21 
“İnsan olan her yerde rabıta vardır.” diyor H. Kamil Yılmaz, “Çünkü rabıta, fıtri ve tabi bir olgudur; ideal kahramanların, ideal davranışlarından yararlanma; o kahramanlarla bütünleşme ve aynileşme yoludur. Rabıta insani bir insiyaktır. Fizikî, ictimai, ruhi ve ahlaki kişiliğin başkaları üzerinde olumlu, yada olumsuz etkisidir.”22
 Netice itibariyle insan şu hükme haliyle varır: “Rabıta, Allah ile kul arasına üçüncü bir şahsı sokarak irtikap edilmiş bir şirk değil, aksine önüne ve gönlüne sunulmuş bir model şahsiyete benzeme arzusu, onunla kalp ve kalıp beraberliğini sürdürmesidir.”23
Sonuçta rabıta tabii bir olaydır. Eğer dini bir güzelliğe, olgunluğa, sevaba erdiriyorsa, ki konuya girişte gördük ki emrediyor, öyleyse bir vesile olarak güzeldir, sevaptır. Bilindiği gibi, “bir vacibe vesile olan da vacip, harama vesile olan da haramdır.” Hükmü sedd-i zerayi delilinden çıkarılmış fıkhi bir kaidedir.24
 Bu kaide hakkında: Abdülkerim Zeydan şöyle söylemektedir;25 vesileler, gayelerin hükmü neyse o hükmü almaktadırlar. Bu hususta İbnu’l Kayyim şöyle diyor: “Gaye ve maksatlara, onlara vesile teşkil eden yollar ve sebepler olmadan ulaşılamayacağından, maksad ve gayelere ulaştırıcı mahiyetteki yolları ve sebepleri gayelerine tabidir; ve gayelerin hükmündedir. Haram olan, günah olan şeylerin vesileleri mekruhlukları ve haramlıkları hususunda neticeleriyle irtibatları ve yol açtıkları neticelerine göre değerlendirildiği gibi sevablı ve ibadet mahiyetindeki işlerin vesileleri de müstehablıkları ve helallıkları hakkında yol açtıkları neticelerine göre değerlendirirler. Böylece maksadın vesilesi maksada tabidir; ve her ikisi de kasdedilmektedir. Fakat maksad, gaye ve hedef olarak kasdedilmemekte, vesile ile vesile maksadıyla kasdedilmektedir.” 26 
Rabıtanın faydaları yapanlara teslim edildiğine göre diğerlerinin de, ictihad ile ortaya konmuş bu vesileye en azından saygılı olmaları gerekir.

Resimle Rabıta:

Rabıtada kafa karıştıran taraflardan biri de resimle  yapılan rabıtadır. Özellikle tevhidi ikame için gelmiş ve putlarla mücadelede tevhidin tenzihi boyutuna büyük önem vermiş bir dinin mensuplarının fotoğraf kullanarak rabıta yapmaları, genellikle tehlikeli değerlendirmelere sebebiyet vermektedir. Bu tür değerlendirmelere sebebiyet vermemek için resimle rabıta yapılmaması tavsiye edilmektedir.27
Gördüğümüz duyduğumuz kadarıyla resimle rabıta  yapanlara bunu mürşitleri emretmemiştir. Onlar, iyi olur zannıyla  bunu kendileri ortaya çıkarmışlardır. Zaten bütün olumsuzluklar da, ehil olmayanlarca yapılmış ictihatlardan kaynaklanmaktadır. Resimle rabıta da kaçınılması gereken bir iştir. Daha önce görüldüğü gibi rabıtada suret ile ruhaniyet arasında bir fark yoktur. Önemli olan muhabbettir.
Eğer insanlar  “Rabıtada mürşidin hayalini tefekkür etmeğe lüzum yoktur, muhabbet lazımdır.”28 esasını bilselerdi, böylesi lüzumsuz ve faydasız işlere tevessül etmezlerdi.

Kim Rabıta Yapar? 

Rabıtaya, doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’dan feyz almaya gücü yetmeyen mürid muhtaçtır. Eğer doğrudan doğruya feyz almaya muktedir ise, rabıtayı terketmesi vaciptir. Çünkü böyle bir durumda rabıta ile meşgul olmak, ilerleyen bir kimsenin durması veya gerilemesi demektir. Aynı zamanda bu, hicap derecesini şuhud mertebesine tercih etmek demektir. Bu ise Allah’tan yüz çevirmektir.29 
Bilindiği gibi fena fi’ş-şeyh, yani şeyhte fani olmak, fena fi’llah’ın başlangıcıdır. Eğer mürid şeyhine rabıta ederken kendine bir sekir veya gaybet hali gelirse, şeyhine rabıtayı bırakır ve gelen o hale yönelir.
Makamat-ı Nakşibendiyye’de nakledildiğine göre Muhammed Behaeddin Nakşibend hazretlerinin huzurunda sufilerden birisi rabıta ile meşgul oluyordu. Bir gün Hz. Nakşibend’in simasına bakarken kendine gaybet hali geldi fakat o salik ona iltifat etmedi. Hace Nakşibend buyurdu ki: “Beni bırak, o gaybete yönel. Çünkü masiva tesirinden kurtulmak ve ehlullaha göre vusul ve şuhud zamanıdır.” buyurdular.30  
Tarikatta mürid mürşit ilişkisi, muhabbet esasına dayanır. Kalpten kalbe nur ve sevgi yansıması ve aynı renge boyanma hadisesi, uzaklık ve yakınlıkla alakası olmayan bir olaydır. Salik nerede olursa olsun, herzaman şeyhinden faydalanabilir. Bunu sağlayan da rabıtadır.
Bunu, toprağa bağlı bir karpuzun, güneşin ısı ve ışığından istifade etmesine benzetirler. Kökü topraktan kopmamış ve güneşe karşı durmuş olduğu için her saat olgunlaşan karpuzun, belki güneşten faydalandığından haberi bile yoktur. İşte, şeyhinin yolunda rabıtaya devam eden mürid de, güneş gibi ışık saçan mürşidinin ışıkları ile biiznillah olgunlaşır.31 
 Rabıtanın kuvvet derecesi, istifadenin sebebidir. Kim bu rabıtaya devam ederse, tarikatın bütün güzel halleriyle hallenir  ve hakikatın olgunluklarına ulaşır. Kim rabıtayı bırakır ve devam etmezse feyzi kesilir, süluka devam edemez. Vuslat eserlerinden ve sırlarından mahrum kalır.32

Kime Rabıta Yapılır? 

Rabıta, mürşid-i kamile yapılır. Bu ise fena fillah makamından sonra bekabillah makamında bulunan, müşahede makamına vasıl olmuş, zati sıfatların hakikatına ermiş bir kamil kişidir. 
Eğer bir insan kendisinde bu hal ve makamlar olmadığı halde, kendisine rabıta yapılmasına izin verirse, Allah korusun işte orada ayaklar kayar ve rabıta eden de ettiren de hüsrana düşer, içinden çıkılmaz vartalarda helak olur.33

Niçin Rabıta Yapılır?

İlahi sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kamil şeyhe kalbi bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayalinde muhabbetle muhafaza etmek olan rabıta, başlı başına bir erdiricidir, hatta bu hususta “zikirden de önceliği vardır” denilmiştir. 
Kamil bir şeyh oluk gibidir; feyz-i ilahi onun okyanuslar gibi geniş olan kalbinden müridin oraya bağlanmış olan kalbine akar. Rabıtaya devam etmekle mürid, şeyhinin vasıflarıyla vasıflanır, halleriyle hallenir, bir yerde onunla bütünleşir, hatta aynileşir ve şeyhini sevmeye başlar. Böylece samimiyeti, sadakati, ihlası, gayreti ve kabiliyeti nisbetinde fena fi’ş şeyh’e muvaffak olur. Bilindiği gibi  o da, fena fi’r resul ve fena fi’llah’ın başlangıcıdır.
“Rabıtasız olmaz” diyen Hasan Kamil Yılmaz, sebebini şöyle izah eder: “Çünkü rabıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini def ederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak suretiyle “rabıta-i huzur”a ermektir. Yani salikin daima Allah’ın huzurunda bulunduğu duygusuna  ermesini sağlamaktır. Her an Allah’ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah’ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan “İnsan-ı Kamil” konumundaki şeyhtir. Salik önce bu insan-ı kamile, ardından Hz. Resule ve Onun ardından Rabb-i müteal’e kalbini rebtetmeli ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillah’a varmalıdır. Rabıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan “Her nerede bulunursa bulunsun Allah’ın huzurunda olduğu” duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için rabıtaya ihtiyaç yoktur.”34 
Bilindiği gibi, “Sadıklarla beraber olunuz”,35 ayeti, rabıta hakkında getirilen delillerin başında gelir. Sufiler rabıta için maddi uzaklığın manevi yakınlığına engel olmadığını söylerler. Bu konuda Ubeydullah Ahrar (kd.s) şöyle demektedir: “Beraberlik iki türlü olur; Hissi ve manevi. Hissî beraberlik, onlarla oturup kalkmak, sohbetlerinde bulunmaktır, onlara yakın olan sohbetlerine devam eden kimsenin kalbi, onların batın nurları ile nurlanır, huyu da onların güzel huyu sayesinde güzelleşir. Manevi beraberlik, kalbi onlara bağlayıp ruhaniyetlerine yönelmektir. Bu durumda onların yakınında da olunsa, uzaklarında da bulunsa hep onlarla olunur. Aradaki manevi bağ tam olunca onların sırları bu manevi bağa ve rabıtaya sahip olanlara yansır.”36 
İmam Rabbani (ks) şöyle buyurmuştur: “Bu yüce tarikat, Resul’i Ekrem’in sünnetine iktida eden şeyhe rabıta etmek esasına bağlıdır. Bu uzun yol, ona rabıta ile kısa zamanda alınır. Cezbe kuvvetiyle bu kemalata boyanmak, ancak bu yol ile mümkün olur. Kamil mürşidin bir nazarı, kalp hastalıklarının şifasıdır. O’nun bir teveccühü, manevi hastalıkları defeder. Yolumuz muhabbet, in’ikas yani kalpten kalbe aksetme ve dostun rengine boyanma esasları üzerine kurulduktan sonra uzaklık ve yakınlık farkı yoktur. Salik nerede olursa olsun her zaman şeyhinden istifade edebilir.”37 
Yazmış olduğu “Risale-i Es’adiyye”sinde,38 rabıtaya geniş yer veren, ilgili ayet ve hadislerin yanında bir çok İslam aliminin konu hakkındaki te’yid ve teşvik edici sözlerini belirten Şeyh’ul Meşayih Muhammed Es’ad Erbilî (ks), aynı zamanda bu işin pratiğini yapan bir insan olarak görüşlerini, müridlerine yazmış olduğu mektuplarında da belirtmiştir. Rabıtanın amaç ve yararını belirten birkaç paragrafı oradan iktibas etmeyi faydalı buluyorum:
“Rabıta, “Sadıklarla beraber olun”39 ayeti celilesine uyarak şeyhini hatırda bulundurmaktan ibarettir. Bunun hikmeti ise; bilindiği gibi nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı müdafada bulunabilmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Görüyoruz ki bu düşmanlar milyonlarca mümini iğfal ederek Cenabı Hak gibi büyük bir yaratıcıya, kerim bir razık’a, ebedi bir velinimete isyan ettirerek azab ve itaba müstehak eylemekten geri kalmıyorlar ve bir kuvvete istinad etmedikçe sayısız şekavetlerinden kurtulamıyorlar. Binaenaleyh salik bu kuvveti Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize ulaşan bir meşayıh silsilesinde aramalı ve şeyhini Cenab-ı Hakkın sadık bir kulu oluğuna inanarak kendisine mürşidi edindiği bir kimseden manevi irtibat, kalbî sevgi, ruhanî beraberlik beklemelidir.  Ruhaniyet gözle görülmeyen nurlar çeşidinden olduğundan güneş ışığı gibi yakın ve ırak mesafenin tesirinden uzaktır. 
“Yemende olup benim gibi olan benim yanımdaki gibidir, yanımda olup benim gibi olmayan ise Yemendeki gibidir.” Farsça şiiri de bu hakikatı izah için adil bir şahittir.
Ne hacet..! Zikr olunan ayeti celiledeki ilahi fermana sarılarak Cenab ı Hakk’ın sadık bir kulunu manevi baba edinip ruhani himayesine girenlerin çalışma ve gayretleri, tarikata itaatları nisbetinde nefis ve şeytanın taarruzundan kendilerini kurtardıklarını ve geleceklerinin ise her zaman şeriat ve tarikatın emniyeti altında bulunduklarını şükranla görüp durmaktayız.”40 
“Bildiğimiz gibi rabıtadan maksad feyz almaktır. Gerçek feyz kaynağı, feyzi yaratan Cenab-ı Hak’tan başkası olmadığı şüphesiz bir gerçektir. Şu kadar var ki Allah’ın sevgilisi Muhammed efendimiz Hazretleri de Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatının tecelli mahalli ve mazharı bulunduğundan, “Ben onu sevince onun duyan kulağı, gören gözü ve konuşan dili olurum”.41 Hadisi kudsisine göre peygamberimizden feyz almak Cenab-ı Hak’tan feyz almak demektir.
   “Allah’ın ve Resülünün ahlakı ile ahlaklanınız” şeklindeki peygamber emrine uyarak beşeri sıfatlardan çıkıp arzulanan güzel ahlak ile ahlaklananlar, yani tam bir “fena” duygusu ile “Fena fir-rasül” ve daha doğrusu “Fena fillah”ın üstün şerefine nail bulunanların da rabıtası. “Ona yaklaşmaya vesile, yani yol arayın”42 ayeti kerimesiyle bütün müminlere emir ve ferman buyurulmuştur.
Rabıta olunacak mürşidin tavır ve ahlakı hazreti Peygamber (sav)’nin ahlakına uymadıkça rabıtadan beklenen feyzin meydana gelmesi mümkün değildir. Rabıta yapan salikin de şeyhinin ahlak-ı Muhammedi sahibi olup olmadığını şeriat ve tarikat çerçevesi içinde tahkik edip araştırması boynuna borçtur.
Sizde meydana gelen bu zuhurat rabıtanızın sıhhatini müjdelediği gibi benim hakkımda da büyük bir iltifat ve teveccühat muştusudur. Binaenaleyh bir taraftan tebrik, bir taraftan da teşekkürlerimi arz ve beyana bu yüzden acele ettim, vesselamü aleyküm.”43 
 “Bildiğiniz gibi kalp dış dünyamızda meydana gelen hadiselerin tesiri altında kalır. Mesela, kötü havadan vücut zarar göreceği gibi, kalp de kasvet ehli ile bir arada bulunmak ve onlarla görüşüp konuşmaktan müteesir olur. Zamanımızda ise bundan tamamiyle kurtulmak mümkün olamayacağından vaktin çoğunda bilhassa rabıtaya devam etmeye dikkat göstermek lazımdır.
Rabıtanın hafif ve kolay şekli de vardır. Cenabı Hakk celle ve a’la Hazretleri:
-“Sadıklarla beraber olunuz”44 buyurduğu gibi insanın fikrinin ve zihnen mürşidini hatırlayarak bu şekilde mürşidinin kendisi ile beraber bulunduğunu düşünerek davranması da rabıtadır. Siz de bu şekilde vaktinizi geçirerek Cenab-ı Hakk’ın lütfundan ümitsiz olmamalısınız. Bununla beraber yollar düzelip ve inşallah-u teala sıla-i rahim olmak üzere bir defa daha buralara kadar gelip manevi babanızı sevindirirsiniz. 
Muhammed Ma’sum Hazretlerinin Rabıtaya çok ehemmiyet verdiğini mektubatında gördüm. Zira rabıta düzenli yapıldıktan sonra letaifin zikri onun düzenini bozmaz. Aksine mürşidinin vazifesini yapar. Yani tarikata girmiş olan salike doğru yolu gösterir. Sahibine şer’an güzel ve çirkin olan şeyleri ilham eder”45


Rabıta Nasıl Yapılır? 

Nasıl rabıta yapılacağına gelince, doğrusu bu konuda bir çok uygulamalar olmuştur. Buraya kadar öğrendiğimizle rabıta, kamil bir şeyhe kalbi bağlayıp, huzurunda veya gıyabında o zatın suret ve siretini göz önünde bulundurmaktır. Bunun yapılış şeklinin belli bir esası yoktur. Şeyhlerin tatbikatı çok değişik olabilir. Kitaplarda da bir çok rabıta yapılış şekilleri tarif edilmiştir. 
Okuduğumuz ve duyduğumuzun en meşhurlarından üç örnek verelim. 
Birincisi, mürşidini iki kaşı arasında hayal etmekle yapılır. 
İkincisi, bir yarım daire içinde en başta Hz. Resulullah, onun sağından itibaren silsilesindeki şeyhler en sonunda da hayattaki mürşidi ile kendisinin oturmakta olduğunu, Allah tealadan inen nur-i iman ve feyz-i ilahinin Hz. Peygamberden itibaren silsiledekilerin kalplerinden geçip, şeyhinin kalbine, oradan da kendi kalbine aktığını hayal eder. 
Üçüncüsü ise, Resulullah (sav) ve mürşidi kıble yönünde oturmaktadırlar. Mürid de onların tam karşısında oturur. Allah (cc)’tan inen nur ve feyz önce Resulullah (sav)’in kalbine iner, oradan şeyhinin, oradan da müridin kalbine yansır.

Asıl Feyz Nereden Gelir: 

Yukarıda rabıtadan maksadın feyz almak olduğunu,  feyz kaynağının da Allah teala olduğunu, feyzi yaratanın da kuşkusuz Allah teala olduğunu söylemiştik. 
Burada bilinmesi gereken şudur; rabıta ile gerçekleşen şeyhinin ruhaniyetinin tasarrufu, aslında Cenab-ı Hakk’ın tasarruflarından olup doğrudan doğruya şeyhinden değildir. Nurlar ve feyizler, yukarıda da ifade edildiği gibi, Allah tealadan peygamber aracılığı ile gelir. Bu nur ve feyizler, Hakk’ın aynası olan mürşidin kalbinden, derecesine göre müridin kalbine yansır. Böylece “fena fi’ş-şeyh” olmaya çalışan salik, “fena fi’r-Resul”, derken “fena fi’llah”a doğru seyre başlamış demektir. Bu ise, “ihsan” ve “efdal-i iman” a doğru çıkılan bir seferdir.