İslamiyat Kategori
Fıkıh İlmine Giriş
İÇİNDEKİLER

FIKIH İLMİ

Fıkıh ilminin tanımı
Fıkıh ilminin konusu
Fıkıh ilminin kaynakları
Fıkıh ilminin önemi ve lüzumu 
İslam Hukukunun özellikleri
İslam Hukukunun amaçları

HELAL-HARAM AÇISINDAN MÜKELLEFİN İŞLERİ

Helal ve Haram
Mükellefin işleri

1-Farz
2-Vacip
3-Sünnet
4-Müstehap
5-Mübah
6-Haram
7-Mekruh
8-Müfsid
9-Azimet
10-Ruhsat

Helal-Haram konusunda genel kâideler 

1-Yasaklanmamış her şey mübah ve helaldir
2-Helal ve Haram kılan yalnız Allah’tır
3-Dünyada harama muhtac etmiyecek kadar helal vardır. 
4-Harama götüren her şey haramdır 
5-Haram konusunda hile yapmak haramdır 
6-İyi niyet haramı helal yapmaz 
7-Haram şüphesinden kaçınmak gerekir.
8-Zaruretler haramları mübah kılar. 
9-Haram İslam ülkesi dışında da haramdır.
 
Haramdan Temizlenmek Ve Helalleşmek

1-Tevbe
2-Haramı mülkünden çıkarmak
3-Haram malın verileceği yerler. 



FIKIH İLMİNE GİRİŞ


Fıkıh İlminin Tanımı: 

Bugün genellikle ‘İslam Hukuku’ manasında kullanılan fıkıh kelimesi, Arapçada;  derinlemesine anlamak, kavramak, tam bilgi sahibi olmak manasına gelmektedir. 
Ebu Hanife fıkhı;  ”kişinin faydasına ve zararına olan şeyleri bilmesidir” şeklinde tarif etmiştir.
 
İmam Şâfiî ise;  “Dînin amelî hükümlerini, muayyen delil ve kaynaklardan elde ederek bilmektir. ” şeklinde târif etmiştir. 
Bu gün fıkıh kısaca ”Kişinin hak ve vazifelerini bilmesidir. ”şeklinde tarif edilmektedir

Fıkıh İlminin Konusu: 

Çağdaş İslam hukukcuları, fıkıh ilminin konularını şu başlıklar  altında  incelemektedirler: 
1-İbadetler
2-Ahvalüş-Şahsıyye ve Aile Hukuku
3-Muâmelât
4-Ahkâmüs-Sultaniyye
5-Ukubât
6-Siyer ve cihad
7-Âdâb ve muâşerât
Fıkıh ilminin  kaynakları: 

İslam hukukunun kaynaklarını daha ileride ele alacağız.  Burada üzerinde duracağımız konu, metotları ve hedefleri itibariyle birbirinden farklı oldukları halde, hepsi birden İslam hukukunu incelemeye, anlatmaya, yorumlama ve açıklamaya ait  kitabların çeşitleri ve her çeşidin tipik örnekleridir.

1-Fıkıh usulü kitapları: 
İslam hukukunun metodolojisi ve felsefesini vermeye yönelmiş bulunan bu kitaplar, fıkıh tarihinin ilk devirlerinde oluşmaya başlamış, ikinci hicret asrının başlarından itibaren de yazılmıştır.  Bugün elimizde bulunan en eski usul kitabı İmam Şâfiî’nin ‘er-Risale’sidir. 
Fıkh usulü konusunda yazılmış eserler içerisinde eskilerden Gazâlî’nin ‘el-Mustasfa’sı, Âmidî’nin ‘el-İhkâm fî usûl’il-ahkâm’ı, İbni Kayyim’in ‘İ’lâm’ül-müvakkıîn’i, Şâtıbî’nin ‘el-Muvafakât’ı, Sadr’üş-Şerîa’nın ‘et-Tavdîh’i önemlidir. 
Zamanımız  yazarlarından Vehbe ez-Zuhaylî, M.  Ebu Zehra, Abdülkerim Zeydan, Zekiyyüddin Şaban ve Fahrettin Atar’ın Fıkıh Usulüne dâir kitapları güzel çalışmalardır. 

2-Füru kitapları: 
Burada fürudan maksad, usul kaidelerine göre kaynaklardan çıkarılıp ortaya konan ibadet ve hukuk bilgileri, hüküm ve kaideleridir.  Füru kitaplarını muhtevaları bakımından dört guruba ayırmak mümkündür: 
a) Yalnız bir mezhebin görüşleri esas alınarak yazılan, fakat delillere yer vermeyen kitaplar: Mesela Mevsılî’nin ‘el-İhtiyar’ı, Halebî’nin ‘Mültekâ’sı gibi.  Bu kitaplar Hanefî mezhebine göre yazılmıştır. 
b) Tek mezhebe göre fakat delilleri de verilerek yazılan kitaplar: Mesela Merğınânî’nin ‘el-Hidaye’ ve Şirazî’nin ‘el-Mühezzeb’ adlı eserleri gibi.  Birinci kitap Hanefî, ikinci kitap Şâfiî mezhebine göre yazılmıştır. 
c) Delilsiz, fakat birden fazla mezhebin görüşüne yer verilerek yazılan füru kitapları.  Mesela bir hey’et tarafından yazılan ve Türkçeye de çevrilen ‘Dört  mezhebin fıkıh  kitabı’, Ömer Nasuhi Bilmen’in ‘Hukuk-u  İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu’ böyledir. 
d) Birden fazla mezhebin ictihatlarına, görüşlerine delilleri ile birlikte yer veren furu kitapları: Mesela İbni Kudâme’nin ‘el-Muğnî’, İbni Hazm’ın ‘el-Muhalla’, Vehbe ez-Zuhaylî’nin ‘el-Fıkh-ül İslamî ve Edilletühu’ (Fıkıh Ansiklapedisi’ adıyle on  cilt olarak türkçeye çevrildi. )  isimli kitapları böyledir. 
Zamanımız müelliflerinden  Hayrettin Karaman’ın ‘Mukayeseli İslam Hukuku’, Hamdi Döndüren’in ‘Delilleriyle İslam Hukuku’, ‘Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali’, Abdülkadir Udeh’in  ‘et-Teşrîu’l Cinai’l İslamî (İslam ceza  hukuku) , M. Hamidullah’ın ‘İslamda devlet  idaresi’, M.  Zerga’nın ‘el-Fıkhü’l-İslamî fî Sevbihi’l Cedîd’ (Çağdaş Yaklaşımla İslam Hukuku, Servet Armağan)  adlı eserleri önemli çalışmalardır. 

3-Fetva Kitapları: 

Bunlardan çoğu şeyhulislamlara ve müftilere âittir.  Bu kitapların özelliği, yazarın kendi zamanında meydana gelen olaylara ağırlık vermesi, soru cevap şeklinde yazılmış olması, çeşitli ictihat ve görüşlerden birini ihtiva etmesidir.  Mesela Fetevâ-i  Hindiyye, Fetevâ-i Ebussuud, Fetevâ-i Ali Efendi gibi.  Bunların üçü de türkçeye çevrilmiştir. 

4-Hikmet ve Teşrî Kitapları: 

Genel olarak İslam hukukunun dayandığı temel düşünceyi, hususî olarak da hükmün hikmet ve felsefesini ortaya koymak  maksadı ile yazılan eserlere ‘Hikmet-i Teşrî’ kitapları denmektedir.  Mesela Şah Veliyyullah ed-Dehlevî’nin ‘Huccetüllahi’l Baliğa’sı, Gazalî’nin ‘İhya’sı bu türün seçkin örnekleridir.  Süleyman Uludağ’ın ‘İslamda Emir ve Yasakların Hikmetleri’ adlı eseri de güzel bir çalışmadır. 

5-Ahkâmü’s Sultaniyye ve Siyaset’i Şer’iyye kitapları: 


Anayasa, idare ve kısmen ceza hukukunu konu alan kitaplardır.  Mesela Mâverdî ve Ebu Ya’la’nın ‘Ahkam’üs-Sultaniyye’ adlı eserleri, İbni Kayyim’in ‘Turuku’l Hükmiyye’si gibi.  Nebhan’ın ‘İslam Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları’ adlı eseri de kapsamlı bir çalışmadır. 

6-Edebül-Kâdî: 

Bu tür eserlerde muhakeme usulü işlenmiştir.  Tarablusî’nin ‘Muînül-Hukkam’ı ve günümüz yazarlarından Abdülaziz Bayındır’ın ‘İslam Muhakeme Hukuku’ adlı eserleri örnek olarak verilebilir. 

7-El-Eşbah ve’n Nezâir kitapları: 

Bu tür eserlere ‘el-kavaid’ ve ‘el-furuk’ isimleri de verilmektedir.  Bu eserlerde genel kaidelere ve nazariyelere yer verilmiştir.  Mesela Karafî’nin ‘el-Furuk’u, İbni Nüceym’in ‘el-Eşbah ve’n Nazair’i gibi. 
Fıkıhla ilgili  daha başka türlerde de kitaplar yazılmıştır.  Biz bu kadarı ile yetiniyoruz. 

Fıkıh ilminin önemi ve lüzumu: 

Düşünürlerimizin ‘Yeniden İslam’a’, ’İslam’ın Dirilişi’, ’İslam’a Yeniden Doğuş’ gibi ifadeleri, İslam’ın yeniden anlaşılmasının, yeni baştan keşfedilmesinin işaretleridir. Bu anlayış ve yönelişler arasında, İslam hukuku da nasibini almaya başlamıştır.  Daha dün ölü hukuk sistemleri arasına itilmeye çalışılan İslam hukuku, bugün yalnız  İslam dünyasında değil, bütün ilim dünyasında inceleme konusu  haline gelmiş, canlı bir hukuk sistemi olarak mukayeseli araştırmalarda taraf olmuştur. 

İnsanlar cemiyet halinde yaşamak isterler.  Huzurlu ve güvenli bir toplum için, kanun ve kurallara ihtiyaç vardır.  Bu kuralların da âdil ve yeterli olması gerekir.  İslam hukuku adalet ve refahı sağlayacak, vicdanları tatmin edecek, insan ve toplum bünyesine uygun bir hukuk sistemidir. 

İslam hukuku İlahîdir.  Bu hukuk sistemi hayatın bütün yönlerine şamil bulunduğu gibi, insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir.  İslam hukuku, fertle Allah, fertle fert, fertle cemiyet ve cemiyetle cemiyet arasındaki ilişkileri en güzel şekilde tanzim etmiştir. 

İslam hukuku, tarihte, İslam cemiyetindeki hukukî hakimiyeti tesis etmiş ve İslam devleti, bu temel üzerine kurulmuştur.  Toplum yapısı İslam fıkhının usul ve kaidelerine göre düzenlenmiştir.  Hak ve vazifeler, bu kaidelerle sınırlanmış, hayatın hiçbir safhası, hukukun tatbik sahası  dışına çıkarılmamıştır.  Böylece Müslümanlar, mes’ut bir hayat yaşamışlar, İslamî hükümlerle hakkın, adaletin, kişi hak ve hürriyetlerinin korunduğuna bizzat şahit olmuşlardır. 

Ancak Moğol istilasından sonra, taklit ruhu yaygınlaşmış, gelişme durmuş, bir süre sonra da gelişen hayata ayak uydurulamamış, Müslümanlar her alanda olduğu gibi hukuk alanında da gerilemişlerdir.  Bugün bilindiği gibi İslam ülkelerinin çoğunda İslam hukuku yürürlükten kaldırılmıştır. 

Günümüzde diğer alanlarda olduğu gibi, İslam hukuku alanında da yeniden orijinal ve mukayeseli  çalışmalar sürdürülmektedir.  Bu yeni çalışmaların bir çok sebebi vardır.  Bu sebeplerin başlıcaları şunlardır: 

1-Müslüman  olmamız İslam hukukunu tatbik etmemizi gerektirmektedir.  İslam hukukunu kabul etmeyen kimseye Müslüman denemez. 
2-Her milletin hukuku, o milletin dînine, örf, âdet ve geleneklerine, millî ve manevî değerlerine dayanır.  Hukukun benimsenmesi, kabul görmesi ve kalıcılığı buna bağlıdır.  Müslümanların kanunları da dinlerine, örf-âdet ve geleneklerine, millî ve manevî değerlerine dayandığı takdirde kabül görür, kalıcı olur ve toplumun huzurunu sağlar. 
3-İslam hukuku hem ilahîdir, hem de bütün zamana ve mekana uygulanabilir özelliklere sahiptir.  İslam hukuku, insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir.  Beşerî hukuk kuralları ise, hem ihtiyaca cevap verememekte, hem de insanları tatmin etmemektedir.  Beşerî hukuk sistemleri huzur ve güvenliği de sağlayamamıştır. 

İslam hukukunun  özellikleri

1-İslam hukuku ilahîdir: İslam hukuku mükemmeldir.  Çünkü kaynağı ilahîdir.  İslam hukuku yücedir.  Çünkü Allah’ın kanunlarıdır.  Haşa hiç Allah ile kulu mukayese edilebilir mi?  Hiç Allah’ın kanunları ile beşerî kanunlar bir tutulabilir mi?  İslam hukuku evrenseldir, vazgeçilemez.  Kaynakları Kur’an, sünnet, icma ve kıyastır. 

2-İslam Hukuku, vicdanları terbiye ederek, insanları iyiliği sevmeye, kötülükten uzak durmaya sevkeder: Bunun için de her fiil için dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki karşılık koymuştur.  Dünyada yaptıklarının karşılığını göremeyen bir kimse, ahirette yaptığının karşılığını tam olarak göreceğine inanır.  İnsan hayatına tesir eden en güçlü müeyyide Allah korkusu ve âhirette hesap vereceği inancıdır.  Diğer hukuk sistemlerinde böyle bir müeyyide yoktur.
 
3-İslam hukuku yalnız kötü ve suç sayılan fiilleri cezalandırmakla kalmamış, iyi fiil ve davranışlara da manevî mükafât koymuştur. 

4-Diğer sistemlerde  kanun koyma yetkisi, anayasanın tayin ettiği bir hey’ete âit olduğu halde, İslam hukukunda bu yetki, ilim  ve ehliyet ile elde edilir.  Bu ilim ve ehliyet sahiplerine müctehit denir.  Müctehitlerin ictihatlarını kanunlaştırma yetkisi ise devlet başkanına ve şura üyelerine âittir. 

5-Günlük problemleri bir nizama bağlamakla yetinmeyen İslam hukuku, ıslahatcı ve yenilikçidir.  İki günü birbirine eşit olanı zararda sayar.  İslam insanı, iyiyi, güzeli, faydalıyı daima araştırmalı ve nerede bulursa almalıdır. 

6-İslam hukukunda din;  ibadet, ahlak, hukuk ve ekonomi kurallarını da içine alır.  Müslüman hukuka riâyet ederken yalnızca ceza, tazminat, mahrumiyet gibi maddî ve dünyalık motiflerin tesirinde değildir.  İtaat ve riayet ettiği hukuk kaidelerinin, Allah iradesini temsil ettiğine inanmakta, bu sebeple de ibadet duygusu, sevap ve ebedî saadet beklentisi  içinde bulunmaktadır. 
7-İslam hukukunda, gerçek manada kanun koyucu Allah’tır.  Müctehidlerin yaptığı, O’nun açık iradesini nasslardan tesbit etmek, yoruma müsait olanları yorumlamak, ilmin, teknolojinin ve sosyal hayatın gelişmesine göre kullarının doldurmasını istediği boşlukları doldurmaktır.  Müctehidlerin bütün bu faaliyetler neticesinde ortaya koydukları hükümler, kendileri ve müctehid olmayan diğer müslümanlar için bağlayıcıdır, kanun gibidir.  Müslümanların seçtiği başkan ve meclis üyeleri (Şûrâ hey’eti) , ya müctehitlerin yaptığını yaparak, yahut da onların ictihatlarını esas alarak kanun yapabilirler. 

8-Laik ve demokratik sistemlerde hukuk, halkın iradesine tabidir.  Halkın adalet anlayışı ışığında, onların ihtiyaçlarına cevap vermeyi hedefler. 

İslam hukukunun hedefi ise, halkın fert ve cemiyet olarak hukukî ihtiyaçlarını karşılamak yanında onları, Allah tarafından vahyedilmiş bulunan hak, hukuk ve adalet ilkelerine göre terbiye etmek, bu ilkelerin toplum hayatında gelişmesini sağlamaktır. 

9-Sosyal ve ekonomik müesseseler ile, bunları tanzim eden hukuk kaidelerinin, zaman ve mekana göre değişmesi zaruretine karşılık, ilahî kanunların beşer tarafından değiştirilemiyeceği prensibini, İslam hukuku şu ilkelerle telif eylemiştir: 

a) Kitap ve Sünnet’de ifade edilen hukuk kaidelerinin ve hükümlerin sayısı azdır ve teferruattan ziyade genel kural şeklindedir.  Miras, âile, helal-haram gibi bazı konulardaki detaylı hükümler değişmeyeceği, insanların bunların değişmesine ihtiyacı bulunmadığı için ayrıntılı olarak açıklanmıştır.  Devletin şekli, akit, şirket vb.  konularda ise seçim, meşveret, karşılıklı rıza gibi genel prensipler konmuş, bunların değişen şartlara göre uygulanması müslümanlara bırakılmıştır.  İctihad yoluyla kanun koymak ve hukuku geliştirmek için geniş bir imkan ve meydan bırakılmıştır. 

b) İslam’ın anayasası durumunda olan Kur’an ve Sünnet’in kesin hükümleri değiştirilemezken, bunlara bağlı olarak yapılan ictihada ve maslahata dayalı hükümler, zamanın değişmesiyle değişebilir. 

c) Değişmez hükümler karşısında fert ve toplum olarak müslümanlar, dara düşer, onları uygulayamaz hale gelirlerse -ki bu ancak geçici zamanlar için olabilir- bu takdirde ‘Zaruretler yasakları ortadan kaldırır. ’ prensibi ortaya konur.  İslam’ın esasında ‘Kolaylaştırma, hoşgörü ve insana gücünün yetmiyeceğinin teklif olunmaması’ prensipleri de vardır. 

İslam Hukukunun Genel Amaçları: 

İslam hukukunun gayesi, iyi olanı almak, kötü ve zararlı olanı atmak ve insanların dünya ve âhirette mutlu olmalarını sağlamaktır.  Bunun için de şu beş esasın korunması gerekir: 

1-Dîni Muhafaza: 

Dîni muhafazadan maksat;  îtikâdî, amelî ve ahlâkî  hükümlerin korunması, bu hükümlerin öğretilmesi, yaşanması ve yaşatılmaya çalışılması, batıl inançların, sapık fikirlerin, din yüzünden baskıların ortadan kaldırılması, dîne karşı savaşanlarla mal ve can ile cihad yapılmasıdır. 

2-Nefsi (Canı)  Muhafaza: 

İslam insanların hür, bağımsız, eşit ve kişilikli olarak yaşaması için her türlü tedbirin alınmasını istemiştir.   İnsanların yaşama hakkı vardır, öldürülemez.  Hürriyet hakkı vardır, köle yapılamaz.  Eşitlik hakkı vardır, farklı muâmele yapılamaz.  İnanma, ibadet yapma, düşünme, düşüncesini ifade etme hakları vardır, bunlara müdahale edilemez. 
Nefsi muhafazadan maksat;  İnsanların maddî ve mânevî hayatını bütün yönleri ile korumaktır.  İslam’da kan dökmek, insanların namusuna, şerefine dil uzatmak, alay etmek yasaklanmıştır.  Bunlarla beraber hiç kimsenin dinine, düşüncesine, ibadetine karışılmaz.  Esasen İslam, din yüzünden baskıları ortadan kaldırmak, insanın şerefli, onurlu ve huzurlu bir hayat yaşayabilmesi için Allah tarafından gönderilmiştir. 

3-Aklı Muhafaza: 

İyiyi  kötüden, güzeli çirkinden, hakkı bâtıldan  ayırabilmek ve Sırat-ı Müstekîmi anlayıp seçebilmek için aklın korunması gerekir.  İslam önce aklın batıl inançlardan, sapık fikirlerden, hurafelerden arındırılıp İslam îmanı  ve doğru bilgilerle donatılmasını ister.  Bununla  beraber, insanları düşünemez hale getiren alkollü içkilerden, uyuşturucu maddelerden, şehveti azdıran zina ve fuhşun her türlüsünden uzak durulmasını ister. 
İlimden, îmandan ve irfandan mahrum bir  akıl, doğru yolu bulamıyacağı gibi, şerefli ve güzel bir hayatın yaşanmasına da engel olur. 

4-Nesli ve Âileyi Muhafaza: 

İslam nesli ve âileyi korumak için zinayı ve zinaya götüren yolları haram kılmış, evlenmeyi ve akrabalık hukukuna riâyet etmeyi teşvik etmiş, âile fertlerinin karşılıklı hak ve vazifelerini tesbit etmiştir. 

5-Malı muhafaza: 

İslam malı korumak için hırsızlık yapmayı, malı sahibinden zorla almayı, faizi, karaborsacılığı, her türlü hileyi, aldatmayı, israfı ve kumarı… haram kılmıştır.  Çünkü bunlar haksız kazançtır.  Ayrıca çalışmayı, dünya nimetlerinden faydalanmayı teşvik etmiştir.  İslam, emeğe saygı gösterilmesini, kimsenin malına zarar verilmemesini  ve haksız kazanç sağlayanlara ağır cezalar verilmesini istemiştir. 


HELAL-HARAM AÇISINDAN MÜKELLEFİN İŞLERİ

Helal ve Haram: 

Hemen hemen bütün din, hukuk ve ahlak sistemlerinde yasaklar, çirkin ve yakışıksız telakki edilen davranışlar vardır.  Semavî dinlerin sonuncusu İslam da, helal ve harama yer vermiştir.  Haram ve helal mefhumu, dînin özü ve şekli, dindarın Allah’a kulluk nizamnamesi ile yakından ilgilidir.  Nizam fikri ile mutlak serbestlik fikri bir arada düşünülemez.  Bir yerde nizam varsa, mutlak hürriyeti kayıt altına alan, sınırlayan kaideler, emir ve yasaklar da vardır. 

İslam, kulun kendini ve Rabbini bilmesi, O’na kulluk edebilmesi, böylece ebedî saadete erebilmesi için Allah’ın lutfettiği son din ve nizam olduğuna göre, onda helal ve haramı birbirinden ayıran sınırların olması tabîidir.  Bir hadisi şerifte ifade buyurulan teşbihe göre, haram sınırlarının ötesi Alllah’ın korusudur.  O sınırı aşmak bir yana, oraya yaklaşmak bile tehlikelidir. 
Dünya bir imtihan yeridir.  Yüce Allah, ”Kim daha iyi amel işleyecek” (Mülk: 2)  diye kullarını yaratmıştır.  Helal ve harama riayet etmiyen insanlar, imtihanı baştan kaybetmiştir.  İnsanın şerefini koruyabilmesi ve kemale ulaşabilmesi için de, helale harama riayet etmesi gerekir.  Helal ve harama riâyet, sadece ferdin iyiliği için değil, toplumun huzuru ve selameti için de gereklidir. 

Allah Teâlânın terbiye vasıtası olan helal ve haramın muhtevası, insanlığın tekamül seyrine göre değişik olmuş, son ümmetde son şeklini alarak rahmet, kolaylık ve îtidâli temsil etmiştir.  Bu anlayışı şu âyetlerde görebiliriz:

”O peygamber, onlara uygun olanı emreder ve fenalıktan meneder, temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar, onların yüklerini hafifletir, ağır teklifleri kolaylaştırır.  Bu Peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onlara gönderilen Nur (Kur’an)  a uyanlar yok mu;  işte onlar saâdete erenlerdir. ” (A’raf: 157) . 
”(Ya Muhammed )  De ki ;  Allah’ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?  Bular dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde ise, yalnız onlar içindir.  De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allaha ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır. ” (A’raf: 32-33) .
 
Helal, yasak olmayan serbest sahayı ifade eder.  Bunun tabanında, yapana  sevap, yapmayana günah olmayan mübah vardır.  Sonra sırası ile müstehap, sünnet, vacip ve farz  gelir. 

Mükellefin İşleri: 

İslam hayat nizamı ve bir yaşama biçimidir.  Müslüman her işini, İslam’a uygun bir şekilde yapmak zorundadır.  Esasen insanın hayatta yaptığı işler ya farzdır, ya vaciptir, ya sünnettir, ya müstehaptır, ya da mübahtır.  Müslüman bazen  nefsine uyarak haram veya mekruh bir iş de yapabilir.  Ancak bundan kurtulmak için tevbe etmelidir. 

1-Farz: 
Delalet ve sübut yönlerinden her ikisi de kat’î bir delil ile sabit olan ve yapılması dînen kesin olarak istenilen şer’î hükümlere denir. 
Farzı işleyene sevap, terk edene azap vardır, inkar eden ise kafir olur, dinden çıkar.  Farz ikiye ayrılır: 
a) Farz-ı ayn: Her mükellefin bizzat yapması gereken fiillerdir.  Birinin yapması ile diğerlerinin üzerinden sorumluluk kalkmaz.  Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek gibi. 
b) Farz-ı kifaye: Toplum içinde bir kısım insanların yapması ile diğerlerinin üzerinden sorumluluğun kalktığı kesin şer’î hükümlere denir.  Hiç kimsenin yapmaması halinde, herkes günahkar olur.  Mesela  hafız yetiştirmek, cenaze namazı kılmak, öğretmen, doktor, mühendis, müfessir, fakih yetiştirmek, devlet başkanını seçmek, iyiliği teşvik edip kötülüğe mani  olmak gibi.
 
2-Vacip: Delalet ve sübut yönlerinden biri zannî bir delille sabit olan ve yapılması dînen kesin olarak istenilen şer’î hükümlere denir. 
Vacibin işlenmesinde sevap, terkinde azap vardır.  Ancak îtikat bakımından farz gibi değildir. Vacibi inkar eden kafir olmaz ise de fâsık ve âsî olur.  Vacip amelen farz gibidir, terk edilemez. 

3-Sünnet: Peygamber Efendimizin farz ve vacip dışında ibadet maksadı ile yaptığı, ümmetinden de yapılmasını istediği, şer’î hükümlere denir.  İkiye ayrılır: 
a) Sünnet-i müekkede: Peygamber Efendimizin farz ve vacip dışında devamlı yaptığı, pek az  terk ettiği  şer’î hükümlerdir.  Bu çeşit sünneti yerine getiren sevap kazanır, terk eden cezayı hak etmemekle beraber, kınama ve azarlamaya müstehak olur.  Selam vermek, ezan okumak, sabah ve öğle namazlarının  revatip  sünnetleri gibi. 
b) Sünnet-i gayrı müekkede: Hz. Peygamberin bazen yapıp bazen terk ettiği şer’î hükümlerdir.  Bu sünnetlere mendup da denir.  Sünnet-i gayrı müekkedeyi işleyene sevap vardır, terk eden ise kınanmaz.  Ancak sürekli terk eden Peygamberimizin şefaatinden mahrum kalır.  İkindi ve yatsı namazlarının sünnetleri gibi. 

4-Müstehap: Güzel görülen, tercih edilen ve sevimli olan demektir.  Peygamber Efendimizin bazen yapıp bazen terk ettiği, selef-i salihînin  güzel bulduğu ve rağbet ettiği işlere müstehap denir.  Sürekli abdestli durmak, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek gibi. 
Müstehabın işlenmesinde sevap vardır, terkinde kınama ve ayıplama    yoktur.   Müstehap, mendup, nafile, âdâp, tatavvu eş anlamlı kelimelerdir.  Bu gibi ibadetleri tamamen terk etmek mekruhtur. 

5-Mübah: Allah ve Rasulünün, müslümanı yapıp yapmamakda serbest bıraktığı fiile denir.  Helal ve caiz sözcükleri de mübah manasında kullanılır. 
Eşyada aslolan mübah olmasıdır.  Bir şeyin haram olduğuna dair delil yoksa, o şey mübahtır.  Mübah serbest sahayı ifade eder.  Oturmak, kalkmak, yatmak uyumak gibi.  Ancak mübah olan bir şey sınırsız olarak mübah değildir.  Mesela yemek içmek mübahtır, fakat ölmeyecek kadar yemek içmek farzdır.  Daha iyi hizmet verebilmek amacıyla israfa kaçmamak şartı ile yemek içmek ise müstehaptır. 

6-Haram: Delalet ve sübut yönlerinden her ikiside katî bir delille sabit alan ve yapılmaması dînen kesin olarak istenilen şer’î hükümlere denir. 
Haramın terkine sevap, işlenmesine azap vardır.  Haramı helal saymak, haramla alay etmek veya inkar etmek küfürdür, kişiyi dinden çıkarır.  Şarap içmek, zina etmek, kumar oynamak, ana-babaya âsî olmak, farzları terk etmek… haramdır. 

7-Mekruh: Delalet ve sübut yönlerinden biri zannî bir delille sabit olan ve dînen yapılmaması istenilen şer’î hükümlere denir.  Mekruhun terkine sevap, işlenmesine azap korkusu vardır.  Ancak mekruh, îtikat bakımından haram gibi değildir.  Mekruhu inkar eden kafir olmaz ise de, kınama ve azarlamaya müstehak olur.  Azaba uğrama ihtimali de vardır.  Mekruh ikiye ayrılır: 
a) Tahrîmen mekruh: Harama yakın olan mekruhtur. Bu mekruhu işlemek cezayı gerektirir.  Uygulama bakımından haram gibidir. Ancak îtikat bakımından haram gibi değildir. Haramı inkar eden kafir olur, tahrîmen mekruhu ikar eden kafir olmaz ise de fasık olur.  Başkasının evlenme teklif ettiği birine evlenme teklifinde bulunmak, iki kişinin akdettiği bir alış verişi bozmak için yeni bir fiat teklif etmek, vacipleri terk etmek tahrîmen mekruhtur. 
b) Tenzîhen mekruh: Helale yakın mekruh demektir.  Mendubun karşıtıdır.  Tenzihen mekruhu işlemek kınamayı ve azarlamayı gerektirmez, fakat üstün ve faziletli bir iş terkedilmiş olur.  Her iki mekruhu terk eden kimse sevap kazanır.  Mesela namaz için mescide ğidecek kimsenin soğan sarımsak yemesi, aşırı terli bir şekilde veya ayak kokusu ile cemaatle namaz kılması, müstehapların, mendupların terk edilmesi gibi. 

8-Müfsid: Bir ibâdeti bozan veya bir muâmeleyi sakatlayan fiil ve eksikliğe denir.  Namazda gülmek, namazı bozar, oruçlu iken bir şey yemek de orucu bozar.  Rükün veya şartlarından birisi eksik olan ibadet fâsit olur. 


AZÎMET VE RUHSAT

1-Azimet: Yüce Allah’ın mükelleflerden yapılmasını istediği şer’î hükümlerin, her şart ve durumda emredildiği gibi  yapılmasına denir.  Her şart ve durumda  namaz kılmak, oruç tutmak, haram  yememek gibi. 
2-Ruhsat: Mükelleften sıkıntıyı uzaklaştırıp, özel durum ve zaruret zamanlarında, dînî görevlerini hafifletmek üzere, Allah ve Rasulünün mübah kıldığı, izin verdiği şeydir.  Mesala ramazanda hasta veya yolcu olanın, orucunu yiyebilmesi, ayakta namaz kılamayan kimsenin oturarak kılması gibi. 

 Helal –Haram konusunda genel kâideler

Helal ve haram olan şeylerin  hepsine şamil olan, hepsi içn ayrı ayrı geçerli olan kâideler vardır. Bu kâdelerden bazıları şunlardır: 

1-Yasaklanmamış Her Şey Mübah Ve Helaldir: 
‘Eşyada aslolan mübah olmasıdır. ’ şeklinde ifade edilen kaideye göre, herhangi bir şeyi yasaklayan, sahih bir nas olmadıkca, o şey mübahtır.  Bu kaidenin dayanağı şu âyetlerdir: 
“Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur. ’(Bakara: 29) , ’Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. ’ (Gaşiye: 13). 
Selman-ı Farisî’den rivayet olunduğuna göre;  Rasulüllahtan yağ, peynir ve yabanî eşek etinin hükmü sorulmuş, O’da şöyle buyurmuştur: “Helal Allah’ın kitabında helal kıldığı, haram da Allah’ın kitabında harah kıldığıdır.  Hakkında bir şey söylemedikleri ise, sizin için affedip serbest bıraktıklarıdır. ” (Tirmîzî).  
Bir başka hadiste ise şöyle  buyurulmuştur: “Allah bazı şeyleri farz kılmıştır, bunları kaçırmayın.  Bazı sınırlar koymuştur, bunları da aşmayın.  Bazı şeyleri haram kılmıştır, bunları işlemeyin.  Unutmaktan değil, size olan merhametinden dolayı bazı şeyler hakkında da bir şey buyurmamıştır, bunları da soruşturmayın. ” (Darekutnî) . 
Bu âyet ve hadisler, her şeyin insanlar için yaratılmış, onların istifadelerine sunulmuş olduğunu, haram ve yasak olan şeylerin istisnâî olduğunu ve bunların da hikmetleri, hususî sebepleri bulunduğunu, hakkında nas bulunmayan veya aynı illet taşımayan şeylerin haram olmadığını ifade etmektedir.  Câbir(r. a. ) ın şu ifadesi de bu kaideyi teyit eder: “Biz Kur’an nazil olurken, azil yapardık (çocuk olmasın diye korunurduk ) , eğer yasaklanacak bir şey olsaydı, Kur’an onu yasaklardı. ”(Buharî) . 
Hakkında nas bulunmayan her şey ve hareketin mübah oluşu, ibadetlere şamil değildir.  Bu kaideye dayanarak her mükellef, kendi uydurduğu ve istediği şekilde Allah’a ibadet edemez. Çünkü Yüce Allah’a nasıl ibadet edileceği, O’nun rızasının nasıl kazanılacağı, akıl vasıtası ile bilinemez.  Bu konuda ilahî beyana ihtiyaç vardır. Şu halde Allah’a yalnız O’nun istediği şekilde ibadet edilebilir. 

2-Helal ve haram kılan yalnız Allah’tır: 

Sıfat ve mevkileri ne olursa olsun, hiçbir kulun helal ve haram kılma yetkisi yoktur.  Bu yetki yalnız Allah’a  mahsustur.  Hz. Peygamberin bu konudaki sözleri, Allah’ın iradesini ve hükmünü insanlara bildirmek ve açıklamaktan ibarettir. 
İslam’a girmeden önce hırıstiyan olan Adiy b. Hatim, Peygamber Efendimize gelmiş, O’nun: “Allah’ı  bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler…”(Tevbe: 31) . meâlindeki âyeti okuduğunu işitince: “Ya Rasulellah, onlar bunlara ibadet  etmediler”demiş, Rasulü Ekrem de şu cevabı vermiştir: “Evet, dediğin doğrudur, ancak bunlar, onlara helali haram kılmış, haramı da helal kılmışlar, onlar da bu hükümleri uygulamışlardır.  İşte onların bunlara ibadeti, bundan ibarettir. ” (Tirmizî) . 
Bir başka âyetin meâli şöyledir: “Diliniz  yalana alışmış olduğu için, her şeye “şu haramdır, bu helaldir” demeyin, zira Allah’karşı yalan uydurmuş olursunuz. ” (Nahl: 116) . 
Bu sebebledir ki, selef âlimlerimiz, hakkında  kesin hüküm bulunmayan şeyler için haram demekten kaçınır, “mekruh, sevimsiz, hoş değil” gibi ifadeler kullanmayı tercih ederlerdi. 

3-Dünyada harama muhtaç etmeyecek kadar helal Vardır: 
İslam, insanların ruh ve bedenleri için faydalı olan ve ihtiyaç duyulan hiçbir şeyi haram kılmamıştır. Haram kıldıkları ya sırf zarar, yahutta alkollü içkiler gibi zararı faydasından çok olan şeylerdir.  Yüce Allah dileseydi, insanların muhtaç olduğu bazı şeyleri de haram kılabilirdi.  Çünkü mülk yalnızca O’nundur.  Kulun Rabbine itiraz hakkı olamaz.  Ancak Yüce Allah rahmetinin bir eseri olarak, zararlı olanı haram kılmış ve onun yerini tutan, ona muhtaç etmeyen, temiz ve faydalı olan şeyleri helal kılmıştır.  Mesela ok çekip fal bakmayı yasaklamış, bunun yerine istihare sünnetini koymuştur.  Faizi yasaklamış, bunun yerine kazanç getiren ticareti koymuştur.  Erkeklere ipekli elbise giymeyi yasaklamış, bunun yerine keten, pamuk, yün çeşitlerinden elbiseleri helal kılmıştır. 
Pis ve zararlı yiyecek ve içecekleri haram kılmış, bunların yerine sayısız temiz, leziz ve faydalı yiyecek ve içecekleri helal kılmıştır. 

4-Harama götüren her şey haramdır: 

Kötü ve zararlı olan bir şeyi önlemenin en makul ve kesin yolu, onları meydana getiren sebepleri ortadan kaldırmak, vasıtaları yoketmektir.  İşte İslam’ın tuttuğu yol da budur.  Mesela  İslam zinayı önlemek için zinaya götüren yolları da haram kılmıştır.  İçki içmek haram oduğu gibi, içki ikram etmek, içki üretmek ve ticaretini yapmak da haramdır. 

5-Haram konusunda hile yapmak haramdır: 

Bir yolunu bularak, kitabına uydurarak veya ismini değiştirerek haram olan şeyi yapmak, sorumluluğu kaldırmaz, aksine bu yollar ve davranışlar da haramdır.  Rasulü Ekrem: ” “Ümmetimden bir gurup, başka bir isim koyarak şarabı helal sayacaktır. ” (Buharî)  buyruğu  ile buna işaret etmiştir.  Bugün alkollü içkiler  pek çok isimlerle satılmaktadır.  Müstehcen gösteri, eser ve hareketleri “san’at” , faize “sermaye kârı” demek bunları helal yapmaz. 

6-İyi niyet haramı helal yapmaz: 

İslamda niyete büyük önem ve değer verilmiştir.  Pegamberimiz: “Şüphesiz ameller niyetlere göre değer kazanır. ” (Buharî)  buyurmuştur.  İbadetlerin makbul ve muteber olması, niyete bağlı bulunduğu gibi, sıradan ve tabîî işlerin ibadet sayılması da niyetle mümkün olmaktadır.  Helal yoldan rızık kazanmak niyeti ile çalışmak, harama karşı nefsi dizginlemek maksadı ile eşi ile birleşmek -bu niyet sebebiyle- ibadet sayılmaktadır. 
İslam’ın bir prensibi de;  ”Vasıtalar da gâye gibi meşru olacaktır. ” Bunun tabiî neticesi;  iyi niyetle, güzel bir netice elde etmek için de olsa, haram işlemenin caiz olmamasıdır.  Mesela cami yaptırmak ve hayır
 Müesseseleri vücuda getirmek için, kumar oynamak, hırsızlık yapmak, faizle para çalıştırmak caiz görülmemiştir.  Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Haramdan mal kazanmış hiçbir kul yoktur ki, bununla yaptığı tasadduk kabul edilsin ve nafaka harcamalarına bereket verilsin.  Geride bıraktıkları da yalnızca cehennem yolculuğunda ona rızık olur.  Şüphesiz Allah, kötüyü kötü ile silmez, aksine kötüyü iyi ile siler.  Nitekim pis, pis olanı temizleyemez. ” (Müsned) . 

7-Zaruretler Haramları Mübah Kılar: 

Haram dairesini oldukca dar tutan İslam, hayatın beklenmeyen, tabii ve devamlı olmayan olayları, sıkıntıları ve icapları karşısında, bu çerçevenin de zorlanabileceğini nazarı itibara almıştır.  Kullarına daima kolaylık gösteren Rabbimiz, başı darda kalan, başka çare bulamayan müslümana, ölçüyü kaçırmamak üzere haramı yeme ve işleme ruhsatı vermiştir.  Boğazlanmadan ölmüş hayvan, kan, domuz gibi haram yiyecekleri her zikrettiğinde, dört surede de tekrarlanan “…istek göstermeksizin ve ölçüyü kaçırmaksızın başı darda kalan kimse üzerine günah yoktur.  Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve rahmet sahibidir. ” (Bakara: 173)  âyeti bu esası getirmiştir. 

8-Şüpheli Şeylerden Kaçınmak: 

İslam’ın helal ve haram kıldığı şeyler bellidir. Haram ile helal arasında bir de şüpheli saha vardır. Takva, kişinin bu durumda  şüpheli şeylerden  uzak durmasını ve ihtiyata riâyet etmesini  gerektirir. Aşağıda zikredeceğimiz hadis-i şerif, bu konuda düstur mahiyetindedir: 
“Helal apaçık belli, haram da apaçık bellidir. Bunların arasında halktan bir çoğınun helal mi, haram mı  olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır. Dînini ve nâmusunu korumak için bunları yapmayan selamettedir. Bunlardan bazısını yapan kimse ise, haram işlemeye çok yaklaşmış olur. Nitekim korunun etrafında (hayvanlarını)  otlatan kimse de, onların koruya dalma tehlikesi ile burun buruna gelmiştir. Dikkat ederseniz, her hükümdarın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.” (Buharî). 

9-Haram, İslam Ülkesi Dışında Da Haramdır: 

Bazı muâmelelerde haram helal hükmünün, İslam ülkesi ile alakası bulunup bulunmadığı, faiz, kumar gibi bazı fasit muamele ve yasak fiillerin, İslam ülkesi dışında caiz olup olmadığı üzerinde durulmuştur. 
Bu konuda sıhhatli bir hükme varabilmek için, öncelikle şu soruların cevaplandırılması gerekecektir: İslam ülkesi neresidir? İslam ülkesi hangi hallerde harb ve küfür ülkesine dönüşür? Harb ve küfür ülkesinde faiz ve kumar gibi şeyler müslümanlar arasında mı, yoksa müslümanlarla kafirler arasında mı caizdir? Şimdi bu hususları kısaca inceleyelim: 
a) İslamî hükümlerin açıkça yürütüldüğü veya yürütülmesi mümkün olan yerler İslam ülkesidir. Buna göre içinde oturanların çoğu veya tamamı müslüman olan ülkelerle, müslümanlar çoğunlukta olmasalar bile hakim oldukları, İslamî hükümlerin yürürlükte alduğu yerler, İslam ülkesi(Dâr’ül-İslam) dır. Burada iki ölçü üzerinde durulmuştur: Bazı İslam hukukçularına göre idare ve hâkimiyet Müslümanların eline geçecektir. Diğer bazılarına göre ise ülkede İslâmî düzen hâkim olacaktır. 
b) İslam ülkesi olmayan yerlere, harp ülkesi ( dârü’l harp)  denir. Buna göre İslam ülkesi, ancak küfür ahkamının yürütülmesi, İslam’ın hiçbir hükmü ile hükmedilmemesi, o ülkenin harp ülkesine bitişik olması halinde darü’l harbe  dönüşür. Bu şartlardan hepsi birden bulunursa darü’l harp olur. Delil ve şartlar birbirine karşı gelir, çelişirse, ihtiyaten İslam yönü ağır basar. Yani İslam  ülkesi olarak kabul edilir. 
c) Bir ülkenin İslam ülkesi olmadığına, harb ve küfür ülkesi vasfını taşıdığına kesin olarak hükmedilirse, orada yaşayan müslümanların îman, ibadet ve ahlakî hayatlarında, haram-helal açısından bir değişiklik olmaz. Harb ülkesinde işlenen suçların şer’î cezalarının, aynı yerde verilip verilmiyeceği ihtilaflıdır. Bizim konumuz olan muâmele ve eşyada helal ve harama gelince: 
İmam Âzam ve Muhammed’e göre kâfirin malı, küfür ülkesinde dokunulmaz bulunmadığından, faizli alış veriş caizdir. Çünkü bu bir akit değil, mübah olan bir mala, sahibi olan kafirin rızası ile ve aradaki ahde riâyetsizlik etmeden el koymaktır. Şu halde o ülke kanunlarının izin verdiği ve anlaşmalara aykırı olmayan bu gibi muâmeleler caizdir. 
Ebu Yusüf, İmam Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre bu muâmele caiz değildir. Müslüman harb ülkesinde de olsa, kafir ile faizli alış veriş yapamaz. 
Harb ve küfür ülkesinde bulunan iki müslümanın, kendi aralarında faizli alış veriş yapmaları bütün müctehitlere göre haramdır, caiz değildir. 
Bu meseleye pratik bir örnek vermek gerekirse şöyle diyebiliriz: Müslümanların Türkiye’de faiz yemeleri caiz değildir. Çünkü bu ülkeye kesin olarak  harb ülkesi diyemeyiz. En  azından tartışmalıdır. Müslümanlar Almanya ve benzeri ülkelerde de faiz alıp veremezler. Çünkü bu faizde, müslümanların hissesi vardır. Bugün Alman bankalarında da müslümanların paraları vardır. Dolayısı ile faiz müslümanlar arasında cereyan etmiş olmaktadır. 
Kafirlerin istilası altında bulunan İslam ülkelerinde yaşayan müslümanların yapmaları gereken husus, bu ülkeleri  darü’l harb sayarak faiz yemek değil, müslümanların yeniden hakimiyetini sağlamak için çaba göstermektir.

HARAMDAN TEMİZLENMEK VE HELALLEŞMEK

Haram yoldan bir şey elde eden, kazanan kimse, pişman olur, tevbe etmek ve sorumluluktan kurtulmak isterse, üç şey yapması gerekecektir: Pişmanlık duygusu ile Allah’a kalbini açıp yalvarmak, bağışlanmasını dilemek, haramı mülkünden çıkarmak, haram malı sahibine veya ehline vermek. 
1-Tevbe: Kitap ve Sünnet, Yüce Allah’ın tevbeyi kabul buyurduğunu, pişman olup af dileyenleri bağışladığını ifade eden pek çok nassı içine almaktadır. Haram yiyen Allah’a karşı suç işlemiş, O’un emrini tutmamış ve yasaklarını çiğnemiştir. Bunun telâfî yolu, samîmî bir pişmanlık içinde Allah’a yalvarmak, boyun eğip bağışlanmayı dilemektir. 
2-Haramı mülkünden çıkarmak: Haram işlerken aynı zamanda kul hakkına tecavüz etmiş; hırsızlık, gasb, aldatma, hile, faizcilik, kumar gibi yollardan bir mal ele geçirmiş ise, bunu mülkünden çıkarması gerekir. 
Haram mal belli, muayyen bir şey ise, onu ayırmak kolaydır. Bir hayvan veya eşyayı gasbeden ve tüketmemiş bulunan kimse, onu kolayca mal varlığından ayırır ve sahibine teslim eder. Durum böyle değilse
ortaya çıkan ihtimalleri şöyle sıralamak mümkündür: 
a) Haram mal, helal mal ile karışmış olup tahıl, para, yağ gibi mislî(emsali ile ödenmesi mümkün)  olursa iki ihtimal vardır: 
1-Haramın miktarı bellidir. Bu takdirde o miktar mal(buğday, arpa, yağ, para)  ayrılır. 
2-Haramın miktarı belli değildir; Bu takdirde zann-ı gâlibe göre hareket edilir. Haram olması kuvvetle muhtemel olan miktar çıkarılır. Helal olduğu kesin bulunan miktarı bırakıp, şüpheli olanlar da dahil olmak üzere geri kalanı çıkarmak ve ayırmak takvâ yoludur. 
3-Helal ile karışmış  bulunan haram mal ev, toprak gibi her biri ayrı değer taşıyan cinsten mal ise, bura-
da sulh ve karşılıklı rıza esasına göre helalleşmek söz konusu olacaktır. 
Helalleşmede hak sahibine malını aynen iyade etmek esastır. Bu mümkün olmazsa misli, bu da olmazsa değeri verilir. 
3-Haram malı ehline vermek: Tevbe eden kimsenin, mal varlığından ayırdığı haram malı, sahibine ve ehline vermesi de ona düşen bir vazifedir. Kime, nereye, nasıl vereceğine gelince karşımıza yine çeşitli ihtimaller ve şıklar çıkmaktadır: 
a) Haram malın sahibi belli ise, malı sahibine verecektir: Sahibi ölmüş ise, hak mirascılarına âittir. Malın sahibi kaybolmuşsa belli bir süre bekleyecek, bu arada meydana gelen artışlar da sahibi adına muhafaza edilecektir. 
b) Malın sahibi belli olmakla beraber, bulunmasından ümit kesilmiş ve mirascı bırakmadan ölmüş olabilir. Veya gizlice alınan, zimmete geçirilen ganimet malında olduğu gibi, hak sahibleri pek çok olabilir. Bunları bulup teker teker  haklarını kendilerine teslim etmek mümkün olmaz. Bu takdirde haram malın fakirlere verilmesi söz konusudur. Haram malın fakirlere verililmesinin caiz olup olmadığı tartışılmıştır. İslam âlimlerinden bir gurup, haramın mülk olmadığını veya temiz bir mal olmadığını göz önüne alarak, fakirlere sadaka olarak verilemiyeceği görüşünü benimsemişlerdir. Bunlardan Fudayl, eline geçen iki dirhemin temiz yoldan kazanılmış olmadığını anlayınca, kaldırıp taşların arasına atmış: ”Ben ancak helal ve temiz olanı tasadduk ederim, kendim için razı olmadığıma, başkası içinde razı olmam. ”demiştir. 
Gazalî bu görüş ve açıklamayı yerine göre uygun ve tutarlı bulmakla beraber, nakil ve kıyas delillerine dayanarak aksi görüşü; yani haram malın fakir ve muhtaçlara verilebileceği görüşünü benimsiyor. Delillere gelince: 
1-Naklî delil: Hz. Peygamber bir cenaze defninden dönerken bir Kureyşli kadının verdiği ziyafete dâvet edilmiş, önüne konan kızartılmış koyun “haram olduğunu “bidirince, ”bunu kaldırın ve esirlere yedirin” buyurmuştur. (Tirmîzî) bu esirlerden maksadın, muhtaç mahpuslar olduğu açıklanmıştır. 
Bizansın İrana galip geleceğini bildiren Kur’an haberini, müşriklerin yalanlayıp alaya almaları üzerine, 
Hz. Ebu Bekir, onlarla iddiâya girmiş, Kur’an haberi tahakkuk edince, iddiâya bağlı develeri karşı taraftan almıştı. Ancak bu arada kumar haram kılındığı için, Rasulüllah bu develeri sadaka olarak vermesini istemiştir. 
Bu konuda başka nakillerde vardır. 
2-Kıyas delili: Haram malın sahibi bulunmadığına göre, geriye iki ihtimal kalmaktadır: Ya denize atmak(imha etmek)  veya fakirlere vermek. Denize atılırsa bunun ne atana, ne malın sahibine, ne de fakirlere faydası olmayacaktır. Halbuki, fakirlere verildiği zaman, bunun hem onlara faydası dokunacak, hem de duâlarından mal sahibi faydalanacaktır. 
Karşı tarafın “biz ancak helal ve temiz olanı tasadduk edebiliriz”sözü yerinde olmakla beraber, buraya uymamaktadır. Çünkü haramı yemeyip fakirlere veren kimse, bu işten kendisi için ecir ve sevap beklemiyor. Yalnızca haramdan kurtulmak istiyor. Bunu da malı telef ederek değil, fakirlere vererek yapıyor. 
“Kendimiz haramı nasıl yemiyorsak, fakirlere de yedirmeyiz”sözüne de Gazâlî şu cevabı veriyor: Bu mal, haram yoldan kazanana haramdır. Ancak yukarıda verdiğimiz nakiller, bunun fakirlere helal olduğunu gösteriyor…Şu halde fakir için harama değil, helale razı olmak söz konusudur. 
Malın belli bir sahibi yoksa, mesela devlet hazinesi veya âmme malından haksız bir şekilde alınmış, zimmete geçirilmiş ise, helalleşmek için bu malın âmme menfeatine, bütün müslümanların faydalandıkları hizmet ve hayırlara sarfı gerekmektedir; mescit, yol, köprü, vb. burada örnek olarak zikredilebilir.