İslamiyat Kategori
Hukuk Muamelat
Hukukun Tanımı

Hukuk, Arapça bir kelime olup “haklar” anlamına gelir. Hak ise sözlükte doğru, gerçek, uygun, yerinde , yakışan gibi manalara gelir. Bir ilim olarak hukuk ise, bireylerin birbirleriyle veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünü, bununla ilgili ilimler veya kazanılan haklar diye tanımlanabilir.

İslâm hukukunun asıl adı fıkıhtır. Bu kavramı ibadetlere girişte görmüştük. “Derin anlayış, kavrayış” manasına gelen fıkıh kelimesinin lügat ve ıstılah manaları arasında sıkı bir bağ vardır. Fıkhın meşhur tarifi; kişinin amel yönünden lehinde ve aleyhinde olan dinî hükümleri bilmesidir. Başka bir ifade ile, dinin amelle ilgili hükümlerini delilleriyle birlikte bilmektir.
Fıkıh, hem dünya hem de âhiret hayatıyla ilgili ahkâmı bildiren bir ilimdir. Dünya ile ilgili yapılacak işler; kulun Allah’a saygı ve sevgisinin ifade biçimi olan ibâdet, medenî hükümler dediğimiz muamelât, yapılmaması gereken fiilleri düzenleyen ukûbat konularından oluşmaktadır. Bunun yanında devlet idaresi ile ilgili hükümler de fıkhın alanı içerisinde değerlendirilmektedir. 

Fıkıhla meşgul olup müftî veya müctehit payesi almış olanlara fakih adı verilmiştir. Fıkıh kelimesine Kur’an ve hadiste daima gerekli yer ve önem verilmiştir. Bu ilmin en önemli yardımcısı, Fıkıh Usulüdür.

Gereği

Bilindiği gibi insanlar bir toplum içinde yaşamak zorundadırlar. Bu ise bir düzeni gerekli kılmaktadır. Bu düzen, toplumdaki bütün unsurların birbirleriyle çatışmadan, ahenkli bir biçimde örgütlenip hareket etmelerini sağlar. 

Resûlüllah (sav), peygamber olarak gönderildiği andan itibaren bir devlet kurma yoluna girmiştir. Çabaları sonunda Medine’de devletini kurarak o devletin uyacağı hukuku da ortaya koymuştur.  

İslâm hukukunda vakıa olarak devlet benimsenmekle birlikte, bu devletin idare şekli belirtilmemiştir. Devlet yönetiminde İslâm hukuku uygulanacağı için, devletin idari yapısı ne olursa olsun, adâlet sağlanmış olacaktır. İslâm hukuk kitaplarında bu günkü anlamda devlet fikri üzerinde durulmamış; devlet daha çok hilâfet veya imâmet adı altında incelenmiştir. Kur’an ve sünnette devletin tüm unsurlarına rastlamak mümkündür. Buna göre İslâm devleti, İslâm hukukunun esaslarına bağlı kalan bir devlettir. Bu yüzden İslâm devletinin kaynağının ilâhi vahiy olduğu söylenebilir.

Çeşitleri

Bu açıdan bakıldığında hukuk sistemleri ikiye ayrılır: İlâhî hukuk, Beşerî hukuk.
“İslam hukuku” kavramı yeni bir kavramdır. Bizim hukuk tarihimizde bu kavramın karşılığı, konuya girişte ifade ettiğimiz gibi,  “Fıkıh”tır. Fıkıh, Ebu Hanife’ye göre, kişinin hak ve vazifelerini bilmesidir. İmam Şafiî’ye göre ise fıkıh, dinin uygulamalı hükümlerini, belirli delil ve kaynaklardan elde ederek bilmektir. 
Nedir bu hak ve vazifelerimizi öğreneceğimiz belirli kaynaklar? Öncelikle Kur’an ve Sünnet. Sonra İcma ve kıyas. Bunlar temel delillerdir. Daha sonra fıkıh usulünde genişçe anlatılan örf ve adetler, istihsan, ıstıslah, evvelkilerin şeriatı gibi bir kısım ayrıntı deliller. 

Allah (cc.) insanı yarattı ve onu bu dünyada ve ahirette mutlu kılacak kanunlarını Peygamberler aracılığı ile “İslam Dini” adı altında onlara bildirdi. Bilindiği gibi bu din, insan ile Allah (cc.) arasındaki ilişkileri düzenlediği gibi, insan ile aile ve  toplum arasındaki ilişkilerini de düzenler. Buna göre fıkıh ilmi, ibadetler ve görgü kuralları yanında, kamu hukuku, medeni hukuk, borçlar hukuku, ceza hukuku, devletler hukukunu da içine alır. 

İşte beşeri hukukla İslam hukuku burada birbirinden ayrılırlar. “Laik hukuk” da diyebileceğimiz beşeri hukuk, ibadet ve görgü kurallarıyla hiç ilgilenmez, onlardan bahsetmez. Buna göre fıkıh, hukuktan daha geniş ve kapsamlıdır. 

Birçok milletin ve bu arada tarihte yer almış bazı Türk devletlerinin mevzuatı, yani tatbik edilen hukukları olan fıkıh, ilgili devletlerin içtimaî, siyasî, idarî ve iktisadî müesseseleriyle ilgili kıymetli tarihî bilgileri bünyesinde barındırmaktadır. Bu bakımdan da onun bilinmesinde insanlar için çok büyük yararlar vardır.

İslam Hukukunun Özellikleri

  Yukarda bu hukukun kaynaklarını ve insanların onunla ilişkilerini anlattığımız için, tekrar etmeyeceğiz. 

Şu kadarını söyleyelim ki fıkıh, yani İslam hukuku ilahîdir. Vahye dayanır. Bu yüzden insan kalbini tatmin eder, kanuna bağlılığı ibadet seviyesine çıkarır. Aynı zamanda doğrudan insan kalbini temizler, ruhunu arındırır, nefsini ve iradesini terbiye eder, suç işleme istek ve şehvetinden arındırır, vicdanları terbiye eder. Çünkü Allah Teâlâ, kanunlarına uymayanları bu dünyada ve ahirette cezalandırmakla tehdit etmiş, uyanlara da mükafat vadetmiştir. Ona inanan, devletin gözetim ve denetimin olmadığı yerlerde bile, Allah Teâlâ’nın denetim ve gözetimine inandığından, kurallara gönüllü olarak uyar. Böylece hukuk ile ahlak arasında doğrudan çok olumlu ilişkiler oluşur.

İslâm hukukunun maddî müeyyideleri yanında bir de manevî, uhrevî müeyyideleri vardır. Allah’a ve ahiret gününe iman eden Müslümanlar için bu müeyyideler çok etkili yaptıcı güce dönüşür, uygulamayı olumlu olarak etkilerler. Suç işlemeyi önleyen bu iman, bazen bir cahillikle işlenmiş gizli suçlar için insanı gönüllü mahkemeye götürür ve ceza almasını sağlar. Bu bazen tövbenin bir şartı olmasa bile bunu yapar ki ahiretteki cezadan kurtulsun. Bunu beşeri hukuklarda göremeyiz. Beşerî ve laik hukuklarda kanundan bir şekilde yakasını kurtarabilen insanlar, ona karşı gelmekten sakınmazlar. Mali suçlar gibi kimi suçlarda vicdan azabı bile çekmezler. Üstelik devletlerin arada bir çıkardığı teşvikleri saymazsak, kanunlara uymanın özel bir ödülü de yoktur.

İslam fıkhı ve hukuku ilahidir. Temel ilkelerini Allah belirler. Allah, bütün insanlara eşit mesafesini korur. Adam kayırmaz. Çünkü kimseye muhtaç değildir. Aksine herkes ona muhtaçtır. Oysa insan hukuk yapacak olursa, kendisinin ve uzak yakın ailesinin, sevenlerinin hukukunu, menfaatlerini öncelikle çözmek ister. Bu ise hukuku hak olmaktan çıkarabilir. 

İslam hukukunda ilahi esslar temel ilkeleri belirler. Ayrıntılar ictihatlara bırakılmıştır. Bu da onu zaman ve zemine göre kendini yenilemesini kolaylaştırırken, ilkelerin değişmemesi açısından sürekliliğini de sağlar. Bu da insanlar ve nesiller arasında bilgi ve terbiye açısından fevkalade önemlidir.

İslam fıkhı aynı zamanda hem evrenseldir, hem de tam ve kamil bir hukuktur. Bu ise bu hukuka bağlı insanlar ve ülkeler için muazzam bir birlik meydana getirir. Kaldı ki Allah (cc.), onun uygulanmasını ister. Bu konuda insana seçenek vermez. Öyleyse bir başka hukuk, Allah(cc.)ın iradesini ret anlamı içerdiği için, müslümanın vicdanını yaralar. Sonuçta bu acı ve azap onu mutlu etmez.  

Muamelât
Bundan sonra genel olarak akitler başlığında muamelata dair bilgiler verilebilir. Yani yapılan her akitte akit yapan en az iki kişi veya kurum vardır. İrade beyanları, rızaları, akit için ehil olup olmamaları ve bütün bunların bilinmesi önemlidir. Üzerinde akit yapılan mal ve fiatı, teslimi, akit meclisi hep üzerinde uzun uzun konuşulacak konulardır.
Bu meseleler kavrandıktan sonra bu akdin çeşitleri de önemlidir. Mesela bir satım akdi ve bu çeçevede işlenen sarf, mukayada (trampa), selem, ıstısna’, sonra diğer çeşitler olarak kira, hibe, emanet, ariyet, vedia, havale, kefalet, vekalet, rehin, bey’ bilvefa,  şirket, kısmet, sulh, tahkim, karz akdi ve ikale… günlük hayatımızda sık karşılaştığımız akit çeşitleridir. Her meslek erbabı kendisini ilgilendiren konularda İslam hukuknu bilme ve işlerini kanunlara uygun yapma vazifesindedir. Bunun ilmini öğrenmek ve uygulamak da bir nevi cihattır.
Şimdi biz İslam’ı öğrenmede yeterli bir özet olarak düşündüğümüz bu kitabımızda muamelâtın bu konularında da kafî bilgiler sunacağız inşallah.
İslâm’a göre bir müslümanın kendisinin ve ailesinin nafakasını sağlamaya ve varsa borçlarını ödemeye yetecek kadar para kazanması farzdır. Bunun dışında, fakîr müminlerin ihtiyaçlarını karşılamak ve akrabalarına ikram etmek için kazanmak da müstehaptır. Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için bundan fazlası için çalışmak mübahtır. Başkalarına karşı kibirlenmek, dünyevî hırsa kapılarak başkasının servetiyle yarışmaya kalkışmak ve bu mal ile azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak, bu kazanç helâl yolla dahi olsa haramdır. Buna karşılık, küfre karşı verilen mücadelede maddî katkıda bulunmak ve malını Allah yolunda infak için samimî bir niyetle çok çalışıp para kazanmak da güzel bir ibadettir. Bu gaye için çalışıp para kazanan kişi sürekli ibadet hâlinde sayılır.

Rabbimiz:: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını batıl/haram yollarla yemeyin. Ancak o mallar, sizden karşılıklı bir rızadan doğan bir ticaret malı olursa o zaman yiyin.. Kendi nefsinizi de öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah sizi çok esirgeyicidir. Kim helal hududlarını aşarak ve zulüm yaparak bu amelleri işlerse, biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allahû Teâla (cc) için çok kolaydır."  buyurmuştur. Bir malın batıl yolla yenilmesinden maksat; kumar, faiz, hırsızlık, gasb, hile ve bunun gibi İslâm dininin kati olarak haram kıldığı yollarla yenilmesidir. Bu yollara tevessül eden kimseler kim olursa olsun; geçici olan dünya hayatı için, ebedi hayatlarını tehlikeye atmışlardır. Bu ise aynı zamanda dünya saadetini de kaybetmeye sebeptir.

İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Allaha yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin, yahut vermez zilletini çekersin."  Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.

 İslâmda rızık temin etmenin en faziletli yolu cihadtan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.