İslamiyat Kategori
Fıkıh Tarihi

İÇİNDEKİLER:


FIKIH  TARİHİ


FIKIH (HUKUK)  İLMİNİN GEÇİRDİĞİ DEVİRLER


I- HZ. PEYGAMBER DEVRİ (FIKHIN DOĞUŞU) :

a) Mekke Devri
b) Medine Devri
A - Vahiy Devrinde Fıkhın Kaynakları
1) Kur’an-ı Kerim:
2) Sünnet:
B - Hz. Peygamber’in Bıraktığı Fıkıh Mirası
C- Hz. Peygamber Devrinin Fıkıh Açısından Önemi
a) Tedriç:
b) Kolaylaştırma:
c) Nesih:
E- Hz. Peygamber Devrinde Tedvin
F- Hz. Peygamber Zamanında Kaza Ve Noterlik
a) Kaza:
b) İfta:
c) Noterlik ve Resmi Yazışmalar:


II – SAHABE DEVRİ (FIKHIN GELİŞME ÇAĞI)

A - Bu Devirde Fıkhın Kaynakları:
B – Sahabe Müctehidleri
C - Sahabe Devrinde Hüküm Ve İctihat Prensipleri
D- Sahabe Devrinde İhtilaf
E – Sahabe Devrinde Tedvin :


III – TABİİN DEVRİ (FIKHIN GELİŞME ÇAĞI)

A - Tabiin Devrinin Fıkıh Açısından Özellikleri:
B - Hicaz Ve Irak Medreselerinin Özellikleri
C - Meşhur Tabiin Fakihleri
D - Tabiin Devrinde Tedvin
E - Tabiin Devrinde Fıkhın Kaynakları


IV. MÜCTEHİD İMAMLAR DEVRİ

Fıkhın Gelişme Sebepleri


FIKIH MEZHEPLERİ
A – Mezhep Ve Mezhep İmamı:
a-Yaşayan Fıkıh Mezhepleri:
b-Yaşamayan Fıkıh Mezhepleri:
B- Mezheplerin İctimai Ve Hukuki Hayattaki Önemi Ve Yeri
C - Fıkıh Mezheplerinin İhtilaf Sebepleri
1 - Kur’an ile ilgili ihtilaflar:
2 - Sünnet ile ilgili ihtilaflar:
3 - Sahabe kavli ve fetvası ile ilgili ihtilaflar:
4 - Hükmün illeti ile ilgili ihtilaflar:
6 - Örf ve Adetle ilgili ihtilaflar:
7 - Delillerin tearuzu ile ilgili ihtilaflar:
8 - Hükümle ilgili ihtilaflar:
9 - Diğer konularla ilgili ihitlaflar:
D - Fıkıh Mezheplerinin Yayılmasının Amilleri


V - FIKIHTA DURAKLAMA DEVRİ
A-Taklitçiliğin Yayılması:
B-Münakaşa ve münazaraların artması:
C-Mezhep Taassubunun Artması:
D - Bu devirde tedvin:
E-Adliye Teşkilatı ve Kanun:
F - Bu dönemde yetişen başlıca fıkıh bilginleri ve eserleri:


VI-FIKIHTA GERİLEME DEVRİ:

A-Bu Devrin Fıkıh Açısından Özellikleri
B-Fıkhın Tedvini
C - Bu Dönemde Yetişen Bazı Fakihler Ve Eserleri:
D - Adli Teşkilat Ve Kaza:


VII. FIKIHDA UYANIŞ DEVRİ:

A - Bu Dönemin Fıkıh Açısından Özellikleri
B - Adliye Teşkilatı Ve Kanunlaştırma
C - Son Devirde Yetişen Bazı İslam Hukukçuları:


FIKIH (HUKUK)  İLMİNİN GEÇİRDİĞİ DEVİRLER
Fıkıh Hz. Peygamber zamanında doğmuş, zamanla tekamül etmek sureti ile büyük bir gelişme kaydetmiştir. Fıkıh ilminin geçirdiği devirleri şöyle sıralayabiliriz:
1-Hz. Peygamber devri
2-Sahabe devri 
3-Tabiîn devri 
4-Müctehid imamlar devri
5-Fıkıhta duraklama devri
6-Fıkıhta gerileme devri
7-Fıkıhta uyanış devri

I- HZ. PEYGAMBER DEVRİ (FIKHIN DOĞUŞU) :

Hz. Peygamber devri, fıkıh devirlerinin en önemlisidir. Çünkü vahye dayanan teşri faaliyeti, bu devir içinde tamamlanmış ve sonraki devirlere de temel teşkil etmiştir. 
Hz. Peygamber devrine, vahiy devri de denir. Bu devrin ayırıcı vasıflarını önce Mekke ve Medîne devri olarak ikiye ayırabiliriz :

a) Mekke Devri

Hz. Peygamber M. 610 yılında vahye mazhar olmuş, vazifesi gereği İslam dinini tebliğe başlamış ve 622 yılına kadar Mekke’de kalmıştır. Bu müddet içerisinde Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık üçte biri nazil olmuştur. 
Bu dönemde Rasulüllah’ın tebliği, daha çok iman ve ahlakla alakalıdır. Zaten ibadet ve hukuki münasebetler bu iki esasa dayanmaktadır. Mekke’de fıkhî hükümler hem az, hem de umumi, külli bir karakter arz etmektedir. 
İslam, önce zihinleri batıl inançlardan, sapık fikir ve hurafelerden temizlemek, sonra da ilim, iman, güzel ahlakla donatmak ve İslam’ı hayata hakim kılmak istemiştir. Bunun için de, iman ve ahlakla ilgili ayetler daha çok bu dönemde inmiştir. 

b) Medine Devri

Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince, orada bir devlet kurdu. Artık bu devletin siyasetini ve bu çekirdek İslam toplumunun sosyal hayatını tanzim edecek kaide ve kurallara ihtiyaç vardı. Teşri, bu sahaya yönelerek, ferdî ve içtimaî hayatı tanzime koyuldu. Bir taraftan ibadetler, cihad, aile, miras ile alakalı, diğer taraftan da ceza, muhakeme usulü, muamelat ve devletler arası münasebetlerle alakalı kaideler, esaslar bu dönemde ortaya konmuştur. 
Hz. Peygamber Medine de İslam devletini kurduktan sonra bir anayasa hazırladı. M. Hamidullah’ın tespitine göre bu anayasa, dünyanın ilk yazılı anayasasıdır. Hazırlanan bu anayasada; Müslüman ve gayr-ı müslim vatandaşların adlî, siyasî, malî ve benzeri sahalarda takip edecekleri metot ve yollar gösterilmiştir. 

A - Vahiy Devrinde Fıkhın Kaynakları
Hz. Peygamber devrinde, hükmü gerektiren bir hâdise, bir problem, bir soru olduğu zaman, ya onların hükümlerini açıklamak üzere bir âyet iniyor veya onunla ilgili hükümler, Hz. Peygamber tarafından açıklanıyordu. Bazen de herhangi bir sebep olmadan bir âyet iniyordu. Bu devirde fıkhın kaynakları Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet idi. 

1) Kur’ân-ı Kerim:
Medîne’de bir taraftan ibadetlerle ilgili diğer taraftan muâmelât ve cezalarla ilgili hükümler konuluyordu. Bazı alimlere göre Kur’an’da ahkamla ilgili, ibadetler de dahil olmak üzere 500 âyet vardır. Bu ayetlerden 70 tanesi âile hukûku, 70 tanesi muâmele ve akitlerle alakalı, 30 tanesi ceza, 13 tanesi muhâkeme usûlü, 10 tanesi hükümet nizamı, 22 tanesi harb ve sulh hukuku, 10 tanesi maliye hukûku ile alakalıdır. 
Ahkâm âyetlerini esas alan tefsir kitapları da yazılmıştır. Mesela, İmam Şafii, Cassas, İbni Arabi ve zamanımız müelliflerinden Sâbûnî’nin ‘Ahkâmül-Kur’ân’ adlı eserlerini örnek verebiliriz. 

2) Sünnet:
Kur’an âyetleri inmediği zamanlarda, Hz. Peygamber, teşrî faaliyetlerinde bulunuyordu. Sünnet’in teşrîdeki yeri, bazen Kur’ân’ı te’yid etmek, bazen Kur’ân’ın mücmellerini açıklamak, bazen de Kur’ân’ın açıklama getirmediği  yerlerde doğrudan doğruya hüküm koymaktır. 
Bazı alimlere göre 4000 kadar hüküm ifade eden hadis rivayet edilmiştir. Ahkâm hadislerini bir araya getiren çalışmalar da yapılmıştır. Mesela, San’âni’nin ‘Sübülüs-Selam’ı (Bu eser Ahmet Davudoğlu tarafından bazı ilave ve eksiltmelerle tercüme edilmiştir. )  Şevkânî’nin ‘Neylü’l Evtar’ı, Celal Yıldırım’ın ‘Ahkam Hadisleri’ni örnek olarak verebiliriz. 
B - Hz. Peygamber’in Bıraktığı Fıkıh Mirası
Peygamber Efendimiz, İslam Fıkhının esaslarını, ana hatları ile bize miras olarak bırakmıştır. Bu fıkıh, insanları dünya ve ahirette saadete ve selamete çıkaracak niteliktedir. Şimdi Hz. Peygamberin bırakmış olduğu fıkıh mirasını ana başlıklar altında sunalım:
1-İbadetler: Abdest, gusül, teyemmüm, temizlik, namaz, oruç, hac, zekat, kurban gibi, Allah ile kul arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümler. 
2-Ahvâl’üş-Şahsiyye ve Aile Hukûku: Şahıs, âile, evlenme, boşanma, vasiyet, miras, temel insan hakları gibi konularla ilgili hükümler. 
3-Muâmelât: Alış-veriş, ticaret, iktisat, helaller, haramlar, borçlar hukuku gibi konularla ilgili hükümler. 
4-Ahkâmüs-Sultâniyye: Hâkimiyet, hilâfet, şûrâ, devletin görevleri vb. ile ilgili hükümler. 
5-Ukûbât: Had, kısas ve ta’ziri gerektiren suçlar ve cezaları ile ilgili hükümler. 
6-Siyer ve Cihad: Müslümanlarla gayr-ı Müslimler arasındaki ilişkiler, zımmîlerin, müste’menlerin ve harbîlerin hukûku ile ilgili hükümler. 
7-Âdâb ve Muâşeret: Kılık-kıyafet, vazife ve sorumlulukla ilgili hükümler. 
Kısaca Hz. Peygamberin bırakmış olduğu fıkıh mirası, kıyamete kadar insanların bütün hukûkî problemlerini çözmek için vaz’ olunmuştur ve insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir. 

C- Hz. Peygamber Devrinin Fıkıh Açısından Önemi

Bu dönemde teşrî faaliyeti, insanların maslahatları esasına dayanıyordu. İslam da hüküm ve kâidelerin dayanağı; iyi ve faydalı olanı almak, kötü ve zararlı olanı atmaktır. Vahiy devrinde teşrî faaliyetlerinin mümeyyiz vasıflarını; tedriç, kolaylaştırma ve nesih olarak ifade edebiliriz. Şimdi bu özellikleri kısaca izah edelim:

a) Tedriç: 
Gerek Kur’an ve gerekse onun en sağlam tefsiri ve tamamlayıcısı olan Sünnet, bir anda indirilmemiş. 23 yıla yakın bir zamanı kapsamıştır. İslam’ın binası böylece basamak basamak, taş taş, tuğla tuğla tamamlanırken, insanların onu daha iyi ve kolay anlamaları, öğrenmeleri ve kavramaları sağlanmıştır. Unutmamak gerekir ki, vahyin ilk muhatapları okuma ve yazma ile alakaları az olan ve daha çok hafızalarına güvenen Araplardır. 
Bu tedriç ve hedefe adım adım, yavaş yavaş, ikna ederek gidiş de, birkaç şekilde olmuştur:
  1-Zaman içinde tedriç: Bundan maksat hükümlerin bir an ve zaman içinde değil, uzun zaman içinde arka arkaya gelmiş olmasıdır. Mesela Kur’ân’ın bir seferde inmeyip 23 senede inmesi gibi. Kur’an 23 senede değil de, bir defada inmiş olsaydı, insanların onu anlamaları, kavramaları ve hayata tatbik etmeleri çok zor olurdu. 
  2-Hükümler içinde tedriç: Bu devirde hükümler, insanların nefsine ağır gelmeyecek şekilde azar azar konulmuştur. Mükellefiyetler hep birden gelmediği gibi, gelenler de zamanla tekâmül etmiş,istidat ve intibak kazanıldıkca tamamlanmış ve artırılmıştır.Mesela, önceleri namaz, sabah ve akşam olmak üzere iki vakit kılınırken, . Mîraç hâdisesiyle beş vakte çıkarılmıştır. Zekâtın miktarı önce sınırlandırılmamış, herkesin istek ve gücüne bırakılmış, sonra miktarı sâbit ve mecburî hâle getirilmiştir. İçki (şarap) , önce yasaklanmamış, sadece zararlı olduğu bildirilmiştir, sonra sarhoşken namaza yaklaşılmaması emredilmiş, en sonunda da kesin olarak yasaklanmıştır. 
İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar sayıca az oldukları için, düşmanla savaş emrolunmamış, onların yaptıklarına karşılık af ve sabır istenmiştir. Sonra Müslümanlar sayıca çoğalıp güçlenince, müdâfaa harbine izin verilmiştir. Daha sonra da “Din yüzünden baskı kalmayınca, din ve vicdan hürriyeti tamâmen sağlanıncaya kadar”düşmanla savaşılması, cihad edilmesi farz kılınmıştır. (Bakara:193) 
b) Kolaylaştırma: 
Bu devrin hükümlerinde göze çarpan bir husus da kolaylaştırma prensibidir. Kur’an’da Allah Teala’nın kullarına güçlük çıkarmak istemediği, kolaylık ve hafiflik istediği açıkça ifâde edilmiştir. Mesela, Bakara Suresi 185. ayette: “Allah size kolaylık diler, size güçlük istemez. ” Buyuruluyor. 
  Rasul-ü Ekrem de: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. ” (Buharî)  buyurmuş, ümmetine güçlük olmasın diye bazı hususları emretmemiştir. Yalnız bu devre mahsus olmayan kolaylaştırmalardan bazıları şunlardır: Hastalık, yolculuk, zarûret, yanılma ve unutma, bazı hükümlerin hafiflemesi için mâzeret kabul edilmiştir. 
 Kitab ve Sünnet, çok mükellefiyet getirmemiş teferruâtla meşgul olmamıştır. Mükellefiyetler dînin gâyesi olan dünya ve ahiret saâdetini temine yetecek kadardır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: ‘Allah bazı şeyleri farz kılmıştır, onları elden kaçırmayın. 
Bazı sınırlar koymuştur, onları çiğnemeyin, bazı şeyleri haram kılmıştır, onları işlemeyin. Unuttuğu için değil de, size acıdığı için, bazı hususlarda sukût etmiştir, onları da araştırmayın, üzerine düşmeyin. ’ (Nevevî-Erbaîn) 
c) Nesih:
Nesih daha sonra gelen bir hükmün önceki bir hükmü kaldırması demektir. Sâdece Hz. Peygamber devrinde nesih söz konusudur. Bunun hikmeti ilk Müslümanları tedrîcen İslâm’a alıştırmak, terbiye etmek ve irşâdı kolaylaştırmaktır. Neshe bazı örnekler. 
  1-Kocası ölen bir kadın bir yıl iddet bekler (evlenmez) , bu arada ölenin malından nafakası sağlanırdı. Sonra bu hüküm kaldırılarak, iddet 4 ay 10 güne indirildi. (Bakara:234 – 240) 
  2-Ana baba ve hısımlar için vasiyet gerekli iken kaldırılmış, miras ayeti hısımların hisselerini tayin etmiştir. Hz. Peygamber: “Vârise vasıyyet yoktur. ” buyurmuştur. (Bakara: 180) , (Buharî) 
  3-Namazda, önceleri Kudüse doğru dönülürken daha sonra KÂbe’ye doğru namaz kılınması emredilmiştir.  (Bakara: 144)  

  D – Hz. Peygamber Devrinde İctihad:

  1-Hz. Peygamberin İctihadı:
  Hz. Peygamber devrinde fıkhın iki kaynağı vardır: Kur’an ve Sünnet. Bunların her ikisi de doğrudan veya dolaylı olarak vahye dayanır. Bu arada gerek Hz. Peygamber ve gerekse onun izniyle sahâbe, ictihad yapmışlardır. Gerçi Hz. Peygamberin ictihadı vahyin, ashâbının ictihadı ise onun kontrolü altındadır. Bu sebeple de bu dönemdeki ictihadlar Kitab ve Sünnet’e râci olmaktadır. Fakat buna rağmen ictihad faaliyetinin faydasız olduğu söylenemez. Çünkü sahâbe devrinden itibaren çokça ihtiyaç duyulacak ve başvurulacak olan ictihad bu sayede öğrenilmiş ve meleke kazanılmış olmaktadır. 
Hz. Peygamberin ictihadına bazı örnekler:
  A)  Bedir savaşında alınan esirlere yapılacak muâmele hakkında bir vahiy gelmemişti. Hz. Peygamber, meseleyi ashâbı ile istişâre etti. Hz. Ömer öldürülmelerini, Hz. Ebu Bekir fidye karşılığında serbest bırakılmalarını ileri sürdü. Hz. Peygamber ise ikinci fikri benimsedi. Bu istişârî ictihad üzerine gelen ayet şöyle diyordu: “Yeryüzünde savaşırken düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Gerçi dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti kazanmanızı istiyor. Allah aziz ve hakimdir. Daha önceleri Allah’tan bir hüküm gelmiş olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azap erişirdi. ’’ (Enfal: 67-68) 
 Bu vahiy üzerine Rasulüllah ağlayarak şöyle demiştir: “Fidye aldıkları için ashâbıma azap şu ağaç kadar yaklaşmıştı… Eğer azab gelseydi, Ömer’den başkası kurtulamazdı…” (Ahmet b. Hanbel) 
Allah Teâla ictihadında hata etmeleri sebebiyle azab etmeyeceğini beyan ettiği için, sadece hatayı açıklamıştır. 
  B)  Bazı münafıklar Tebük seferine katılmamak için mazeretler uydurmuş ve Hz. Peygamberden izin almışlardı. Yüce Allah bunun üzerine Resulüne şöyle hitab etti: “Allah seni affetsin. Doğrular sana belli olup yalancıları da bilmeden önce. niçin onlara izin verdin. ” (Tevbe: 43) 
  C)  Hanımlarından birine Resulü Ekrem şöyle demişti: “Eğer kavmin küfürden yeni ayrılmış olmasalardı. Kâbe’yi Hz. İbrahim’in temelleri üzerine yeniden yapardım. (Buhari) . 
  D)  “Annem vefat etti, adayıp ta tutamadığı oruçları var, onun nâmına ben tutsam olur mu?” Diye soran kadına: “Annenin bir borcu olsaydı da, onu ödeseydin, borcu ödenmiş olmaz mıydı?” buyurdu. Kadın: “Evet ödenmiş olurdu. ” Deyince Hz. Peygamber: “Allah Teâlaya olan borç ödenmeye daha layıktır” buyurdu. (Buhari) 
  E)  Misvak hakkında: Ümmetime güçlük çıkarmış olmasam, her namaz için misvak kullanmalarını isterdim. ” Buyurmuştur. (Müslim) 
  F)  Oruçlu iken eşini öpen kimsenin orucunun bozulacağını zanneden Hz. Ömer, durumu Hz. Peygambere sorunca, O şöyle cevap verdi: “Su ile ağzını çalkalasan, orucun bozulur muydu?” Hz. Ömer, “bozulmazdı” deyince. “O halde bununla yetin ” buyurdu. (İbni Mace). 
  2- Sahâbenin İctihadı:
  Sahâbe Hz. Peygamber zamanında ictihadda bulunmuş ve Rasulullah da, ashâbını buna teşvik etmiştir. Buna birkaç örnek vermek gerekirse:
  a)  Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderirken, ona ne ile hükmedeceksin diye sormuş, Muaz da Kitab ve Sünnetten sonra reyimle ictihad ederim demişti. Bu cevap Rasulullahın hoşuna gitmiştir. (Ebu Davut). 
  c)  Hendek savaşının sonunda Hz. Peygamber: “Hiç biriniz Benû Kurayza’ya varmadan ikindi namazını kılmasın” buyurmuştu. Hedefe varmadan ikindi vakti daralınca, sahâbe ikiye ayrıldı. Bir gurup, bundan maksat bir an önce oraya yetişin demektir” diyerek ikindiyi yolda kıldılar. Diğer gurup ise, hadisin lafzına bakarak yola devam ettiler. Hz. Peygamber durumu öğrenince, her iki tarafın ictihadını hoş karşılamıştır. (Buhari) . 
  c)  Yolculukta su bulamayan iki sahâbî, teyemmüm ederek namazlarını kıldılar. Biraz gidince su buldular. Birisi Abdest alıp namazını tekrar kıldı, diğeri kılmadı. Sonra durum Rasulullaha bildirildi. Rasulullah şöyle buyurdu: “Sen iki kat sevap aldın, senin de yaptığın Sünnete uygundur ve kıldığın tek namaz sana kâfidir. ” (İbni Kayyim) . 

E- Hz. Peygamber Devrinde Tedvin 

  Bu devirde yazı ile tespîtine îtina edilen, titizlikle yazılan ve ezberlenen tek kitap, Kur’ân’ı Kerim’di. Hz. Peygamberin bu iş için seçtiği kâtipleri vardı. Zeyd. b. Sâbit, Ali b. Ebi Tâlip, Osman b. Affan . . bunlardandı. Allah’ın Rasulü vefat ettiği zaman, Kur’ân’ın tamâmı yazılmıştı. Ancak yazılan malzeme bir kitap (Mushaf)  içinde toplanmış değildi. Hz. Ebu Bekir zamanında Kur’an, mushaf haline getirildi. 
Sünnet’e gelince: Hz. Peygamber başlangıçta Kur’ân’a karıştırılır endişesi ile, yazılmasına izin vermemiş, bu tehlike geçince de izin vermiştir. Umumiyetle ashab, O’nun hadislerini ezberliyor, bazılarını da yazıyordu. Abdullah b. Amr b. As bunlardandı. Hz. Peygamber, Kur’ân’a karıştırılır endişesi ile Sünnetin yazılmasına bazı sahâbeler hariç izin vermemiştir. Hadislerin yazılmasına resmen, Ömer b. Abdulaziz zamanında izin verilmiştir. 

F- Hz. Peygamber Zamanında Kaza Ve Noterlik 

a) Kazâ:
  Rasulullah, hayatı boyunca diğer vazifeleri yanında, kazâ vazifesini de yürütmüş, kendisine intikal eden davaları kimi zaman açık vahiyle hükme bağlamış, adâleti en güzel bir şekilde tevzî eylemiştir. Hükme varırken O’nun objektif delillere dayandığını göstermesi bakımından şu açıklamaları önem arz etmektedir: “Ben ancak bir beşerim. Siz de bana dâvâlarınızı getiriyorsunuz. Olur ki, taraflardan biri, delilini daha iknâ edici bir şekilde sunar, ben de bu sebeple, onun lehine hükmeder verirsem, sakın onu almasın. Ona bir parça ateş vermiş olurum.” (Buhari).  
  Hz. Peygamber fiilen hâkimlik etmekle beraber, muhâkeme usûlü ve âdâbı ile ilgili kâideler koymak ve açıklamalar yapmak sûretiyle de İslam kazâ müessesesinin temelini atmıştır. 
İbni Ömer’in verdiği bilgiden anlaşıldığına göre, Hz. Ömer’in hilâfetine kadar kazâ vazifesi bütünü ile hâkimlere devredilmemiş, devlet başkanları bizzat bu görevleri yürütmüşlerdir. Ancak devlet başkanları bu yetkilerini zaman zaman başkalarına yaptırmışlardır. Rasul-ü Ekrem, Hz. Ali’yi ve Muaz b. Cebel’i hâkim olarak Yemen’e göndermiş ve Muaz’a: “Ne ile hükmedeceksin?” diye sormuştu. Muaz’ın sıra ile Allah’ın Kitabı, Rasulullahın Sünneti ile hükmederim. Bunlarda bulamazsam kendi reyimle ictihad ederim demesi üzerine de tasviplerini ifade burmuşlardır. (Ebu Davut) .
İki kardeşe ait bir ev vardı, ortasına hayvan bağlamak için bir yer yapmışlardı. Kardeşler ölünce, geride bıraktıkları varislerden her biri, hayvan ağılının kendilerine ait olduğunu iddia ederek Rasulullaha başvurdular. Rasulullah, Huzeyfe b. El-Yeman’ı görevlendirdi. Huzeyfe gitti, yeri gördü. Hayvanları ve çiti bağlama yerleri (ip veya halkalar) , hangi tarafta ise, bu yerin onlara ait olduğunu söyledi. Sonra Rasulullaha dönerek yaptığını anlatınca, “İsabet etmişsin” cevabını aldı. (Darekutni) . 
  Bu dönemde dava, şifahî olarak açılır, genellikle mescidde görülür, Kitab ve Sünnette mevcut hüküm ve usul kaideleri ile, ictihada dayanılarak yürütülürdü. Rasulullahın hayatı boyunca verdiği hükümleri toplayan kitap bölümleri ve müstakil eserler hazırlanmıştır. Mesela, İbni Kayyım el-Cevzi’nin “İlâm’ül- Muvakkıîn” adlı eserinin son cildi buna aittir. Günümüz yazarlarından Fahreddin Atar’ın, “İslam Adliye Teşkilatı”adlı eseri de bu konu ile alakalıdır. 
b) İftâ:
  İftâ, fetvâ vermek, genellikle bir soru üzerine dînin hükmünü bildirmek manasına gelmektedir. Fetva verenlere sonradan “müfti” denmiştir. Ancak Rasulullah devrinde bu terim yerine: “Âlim, Fakih, Zür’rey” gibi terimler kullanılmıştır. Hz. Peygamberin asıl vazifeleri içinde, iftâ da vardır. O’nun yaşadığı dönemde, dînin hükümlerini bildirecek başka bir kaynak yoktur. Ashab ya O’ndan duyduklarını naklederek fetvâ vermişler, yahut da ictihad ederek fetvâ vermişlerse, bunu Rasulullaha arz ederek, doğru olup olmadığını sormuşlar ve ona göre amel etmişlerdir. 
  Kaynaklar Rasulullah zamanında şu sahâbelerin gerektiğinde fetvâ verdiklerini nakletmektedir : Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Ubey b. Ka’b, Muaz b. Cebel, Zeyd b. Sâbit, Abdurrahman b. Avf, Ammar b. Yâsir, Huzeyfe b. El- Yemân, Ebu’d-Derdâ, Ebû Mûsâ El-Eş’arî, İbni Mes’ud, Ubâde b. Sâmit (R. Anhüm) . (Hacevi) .
  Şüphesiz bu devirde ashabın ictihad etmesi ve fetva vermesi ya Rasulullah’ın bulunmadığı yerlerde, gerektiği için olmakta yahut da onların eğitilip yetiştirilmesi maksadına dayalı bulunmaktadır. 

c) Noterlik ve Resmî Yazışmalar:

  Kur’an’da borç ilişkilerinin yazıya geçirilmesi, hakların zâyi olmaması ve gerektiğinde ispat edilebilmesi için tedbir alınması emrolunmuştur. “Ey îman edenler, belli bir vâdeye kadar, karşılıklı borçlandığınız zaman onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. İki de şâhit bulundurun…” (Bakara: 282) . Bu emri ilk yerine getiren Rasulullah ile onun ashabı olmuş, karşılıklı borç-hak ilişkilerinin yazılması, hususi hukuk yanında âmme hukûkuna da teşmil edilmiş, anlaşma ve andlaşmalar yazıya geçirilmiş, bu gelişmeler sonunda, uzun zaman dilimizde Kur’an ifadesine uygun olarak “kâtib-i adl” olarak anılan noterlik müessesesi de doğmuştur.
  Hz. Peygamber devrinde, borçlanma ve benzeri hukûkî tasarrufların yazıya geçirilmesi ve vesikaya bağlanması ile ilgili örneklerden zamanımıza kadar gelenleri vardır. Bunlardan birini bize İmam Buhari nakletmektedir: “Rasulullah (s.a.v) , el-Adda b. Hâlid’ den bir köle satın almış ve bir satış senedi tanzim ettirerek şunları yazdırmıştır: “Bu Rasulullah Muhammed’in, el-Adda’dan aldığıdır. Müslümanın müslümana satışıdır. Alınan (köle)  da hiçbir hastalık, kötülük ve kaçaklık sâbıkası yoktur. ” (Buhari) . Bu satım akdinin konusu köledir. Rasulullah, kendisine hediye edilen köleleri bile âzâd ettiğine göre, bunu da âzad etmek üzere almış olacaktır. Köle, önemli bir akit konusu olduğu, akit ve teslim sonrasında da tarafları ilgilendiren gelişmeler, hak iddiaları ve benzeri şeyler olabileceği için, akit yazı ile tespit edilmiş ve satım konusunun özellikleri kaydedilmiştir. Böylece günümüzde taşınmazların, taşıma araçlarının ve benzeri satımında kanûnî şart haline gelmiş bulunan yazım ve tescîle, kapı açılmış olmaktadır. 
  Hz. Ömer’e hayber ganîmetlerinden bir hurmalığın isabet ettiğini, Rasulullah ile istişareden sonra, bu toprağı vakıf haline getirdiğini, bu vakfın vesikaya bağlandığını ve gerektikçe vakıf senedinin yeniden yazıldığını şu rivayetten anlıyoruz: 
  Yahya bin Sait, Hz. Ömer’in torunu Abdulhamid b. Abdullah’ın kendisine şunları yazdırdığını rivayet etmektedir:“Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu Allah’ın kulu Ömer’in, semğ adlı hurmalığı hakkında yazdırdığı seneddir. (Senede derç edilen şart şudur)  “Toprağın aslı satılmayacak, bağış yapılmayacak, vârislere intikal etmeyecektir. (Bundan istifade hakkı)  fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda olanlara, yolda kalmış olanlara âittir. Vakfı idâre edenlerin (mütevellinin)  normal ölçüler içerisinde buradan kendine mal biriktirmesi câiz değildir. Ürününden artan, yoksula ve kimsesize verilecektir.
Semğin yöneticisi isterse ürünü satarak, burada çalıştırmak üzere köle satın alabilir… Bunu Muaykıp yazmış ve Abdullah b. Erkam da şahitlik etmiştir. Abdullah’ın vefatı yaklaşınca Hz. Ömer’in şu vasiyeti de senede eklenmiştir: “Yaşadığı müddetçe semği Hafsa yönetecek, ondan sonra da yine onun ailesinden aklı başında olanlar vakfı yöneteceklerdir. ” (Ebu Davut) .

 II – SAHÂBE DEVRİ (FIKHIN GELİŞME ÇAĞI) 
Bu devre; “Hulefâ-i Râşidîn Devri”, ”Fıkhın Gelişme Çağı”da denir. Hz. Peygamber’in vefatı ile başlar, hicrî 40 senesine kadar devam eder. Hz. Peygamber vefat edince ilahî teşrî de sona ermiştir. Hz. Peygamber ashabına “size iki şey bırakıyorum; ikisine sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız. Kur’an ve benim Sünnetim. ” buyurmuştur.
  Dört halife devrinde fetihler neticesinde İslam ülkesinin toprakları genişledi. Müslümanlar bir takım yeni hâdiseler ve çeşitli örf-âdet, kültür, nizam ve kendilerine has alışkanlıkları bulunan milletlerle karşı karşıya geldiler. Hz. Alin’in hilafeti zamanında önceleri siyasî iken, sonradan îtikâdî ve fıkhî mezhepler hâline gelen Şiâ ve Hâriciye mezhepleri doğdu. 

A - Bu Devirde Fıkhın Kaynakları: 
  Sahabeler, karşılaştıkları problem ve meselelerin hüküm ve hal tarzını, Kur’an ve Sünnet’te aradılar. Kur’anda hükmünü bulamadıkları meseleler için, Sünnet’e baş vurdular. Sünnette bulamayınca ictihada başvurdular. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanlarında ilim şûrası vardı. Hz. Ebu Bekir kendisine bir mesele arz edilince ilk önce Kur’ân’a başvuruyordu. Kur’an’da hükmünü bulamadığı mesele için Sünnete başvuruyordu. Meselenin çözümünü Sünnette de bulamayınca âlim sahâbileri topluyor, o mesele hakkında onların görüşlerini alıyordu. Eğer sahabiler bir mesele hakkında görüş birliğine varırsa onu alıyordu. Ve buna icma deniyordu. İhtilaf olduğu durumlarda ise, çoğunluğun görüşünü benimsiyor ya da kendisinin kuvvetli bulduğu görüşü alıyordu. Hz. Ömer de Hz. Ebu Bekir’in usulünü uyguluyordu. Halifeler bizzat kendileri de ictihadlarda bulunuyorlardı. Bu devir de yapılan ictihadlara “Re’y” adı veriliyordu. 
Şu halde bu dönemde fıkhın dört kaynağı vardı:
1-Kur’an, 2-Sünnet, 3-İcma, 4-Re’y (İctihad) . 
  Bu devirde re’yin manası. Kitab ve Sünnet’in açıklamadığı hükümleri, nassların ve İslamî prensiplerin ışığı altında hükme bağlamaktır. Istılah olarak zikr olunmamakla beraber, sonraki devirlerde “İstihsan, İstishab, Mesâlih-i Mürsele, Örf ve Âdet, Kıyas. . ” Adı verilen esas ve metotlar, bu devirde “re’y” ismi altında tatbik edilmiştir. 

B – Sahabe Müctehidleri
  Kur’an dili arapçayı iyi bildikleri, Hz. Peygamber (s.a.v)  ile beraberlikleri sayesinde Allah ve Rasulü’nün maksadını kolay anladıkları… için sahabe neslinde müctehidlerin sayısı oldukça çoktur. Ancak kendilerinden hüküm ve fetva nakledilen sahabe müctehidi 130 civarındadır. Bunlardan yedisinin fetvaları birer kitap olacak kadardır. Bunlar: Ömer b. El-Hattab, Ali b. Ebî Tâlip, Abdullah b. Mes’ud, Âişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer (r. anhüm)  dir. Bu yedi sahabeye “Fukahâ-i Seb’a”da denir.
Hz. Ebu Bekir, Osman, Muaz b. Cebel ve Ebû-Mûsâ el-Eş’arî’nin de içinde bulundukları bir gurubun fetvâları, birer risâle olacak kadardır. Geriye kalanların her birinden ise ancak birkaç fetva nakledilmiştir. 

C - Sahabe Devrinde Hüküm Ve İctihat Prensipleri
1- Sahabe, ictihadın kapısını açmış ve bunu teşvik etmiştir. Hz. Ömer, Ebu-Mûsâ el-Eş’arî’ye gönderdiği mektupta onu anlayış, kıyas ve ictihada dâvet ve teşvik etmiştir. 
Aynı halîfe, Kadı Şurayh’a da şöyle demiştir. “Kitab’dan açıkça anlayabildiğinle hükmet, eğer Kitab’ın tamamını bilmezsen, Rasulullah’ın hükmettiği ile hükmet, bunun hepsini bilmezsen doğru yolda olan âlimlerin kazâları ile hükmet, bunların da hepsini bilmezsen re’yinle ictihad eyle, âlim ve sâlih kişilerle de istişare et” (İbni Kayyim: İ’lâm) . 
  Sahabe, ictihadını çok defa istişâre yoluyla yapmıştır. Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in sırf istişâre (danışma)  işi için, Medine’den ayırmadıkları birer heyetleri vardı. 
2-Sahabe ictihad ve re’y yoluyla vardıkları hükümleri kesin telaki etmemiş, Kitab ve Sünnet’e nisbet eylememiş, bu iki kaynağa dayanan hükümlerden ayırma konusunda titizlik göstermişlerdir. 
  Hz. Ebu Bekir’e “kelâle”nin ne demek olduğu sorulunca: “Ben bu mevzuu re’yimle cevaplandıracağım; eğer doğru ise Allah’tandır, hata ise benden ve şeytandandır; Re’yime göre kelâle: bir kimsenin baba ve çocuk bırakmadan vefat etmesi, yani mirasçıları arasında bunların bulunmamasıdır. ” der. (İbni Hazm: el-İhkâm) .
  İbni Abbas: “Kim yiyecek bir şey satın alırsa, onu ele geçirmeden satmasın” hadîsini rivâyet ettikten sonra “her şeyin böyle olduğunu zannediyorum” demiştir. (İbni Hazm: el-ihkam) . 
  3- Bu devirde nazarî ictihad ve teşrî faaliyeti başlamamıştır. Onların teşrî faaliyetleri tatbîkîdir. Hâdise meydana gelince hükmü araştırılır ve bulunur. Vukuundan önce hâdise ve meselelerin hükmü ile meşgul olunmazdı. 
  4- Zamânın ve hüküm mesnetlerinin (illet)  değişmesiyle, hükümleri değiştirmişlerdir. Bu cümleden olarak:
  Hz. Ebu Bekir zamanında, Hz. Ömer’in îtirâzı üzerine Müellefe-i kûluba verilen zekât, verilmemiştir. Çünkü artık İslâm’ın onlara ihtiyacı yoktur.
  Hz. Ömer’in hilafetine kadar câmide, toplu olarak kılınmayan terâvih namazı, bu devirden itibaren -farzlara karıştırılma ihtimali ortadan kalktığı için- cemaatle kılınmaya başlanmıştır. (el-Baci:Müntega) .
  Hz. Peygamber, kaybolmuş develere rastlayanların, onları yakalamamasını, serbest bırakmalarını istemiştir. Çünkü develer uzun zaman kendi kendilerini idare edebilirler. Bu arada sahipleri onları bulabilirler. 
  Hz. Osman, kendi zamanındaki ahlâki durumu göz önüne alarak kayıp develerin, ilandan sonra satılmasını ve bedelinin, sahibi çıkınca teslim edilmesini emretti. Hz. Ali ise tutulup devletin ahırında sahibi çıkıncaya kadar beslenerek bekletilmesini istedi. (el-Bâci:Müntegâ) .
  5-Kitab ve Sünnet’in meşru kıldığı, izin verdiği bazı hususları, kötü neticelerin önlenmesi için men etmişlerdir. 
  Kur’ân’ı Kerim, Ehl-i Kitab (gayrı müslim)  kadınlarla evlenmeye izin verdiği halde (Mâide:6) , Hz. Ömer Medayin vâlisi Huzeyfe’ye yazdığı bir mektupla bunu men etmiş ve ‘devam ederse Müslüman kadınlar kocasız kalır, bu onlar için felaket olur’ demiştir. (Cassas:Ahkâm’ül- Kur’ân) .
Hz. Osman, hilafetinde, Mina’da, namazı (sefer’i olmasına rağmen iki rekat değil)  tam kılmış ve ‘Ey İnsanlar, şüphesiz Sünnet Rasulullah ile iki dostunun Sünnet’idir, fakat bu yıl, anlayışı kıt, bilgisiz kimseler çok, onların bunu görüp namazı devamlı iki rek’at kılmalarından korktum. ’ demiştir. (el-Bâci) . 
Hz. Ömer devrinde Şam ve Irak fethedilince gâzîler, arâzînin beşte dördünün -menkul ganimetler gibi- kendilerine dağıtılmasını istemiş, bu isteği ileri sürerken ganîmet âyetine (Enfal: 84)  ve Hz. Peygamberin tatbîkâtına bağlamışlardı. 
Halife ise bu topraklar dağıtıldığı takdirde, sonra gelenlere bir şey kalmayacağı ve o zaman da, bu toprakların korunamayacağını ileri sürüyor, taksim yerine eski sahiplerinde kalmasını, alınacak haraçtan, âmmenin istifadesini istiyordu. İstişâre sonunda halîfenin görüşü kabul edildi. (Ebu Yusuf: Haraç) .
  6-Sahabe, meşru nizamı korumak ve hukûku muhafaza etmek için bazı nasların zahirini terk etmek veya tahsis ve ta’mim yoluna gitmişlerdir. 
Hz. Ömer zamanına kadar bir defada îfa edilen üç boşama, bir sayılırken, bu devirde -suistimalleri önlemek için- üç talak sayılmıştır. (Müslim) . 
  Hz. Ömer bir kıtlık yılında hırsızlıktan dolayı el kesme cezasını tatbik etmemiştir. (el-Bâci) .
  Hz. Ömer devrine kadar, sanatkarlar nezdinde -onların kusuru olmadan- zâyî olan eşya ödetilmezken bundan sonra -zamânın ahlâkî durumunu göz önünde bulundurularak- ödetilmiştir. 
  7-Sahabe, bazı hadiseleri Hz. Peygamber zamanında vukû bulanlara benzetmişler, daha önce benzeri geçmemiş bazı hükümleri ise “hayırlı, iyi ve maslahattır.” diyerek benimsemişlerdir: Kur’ân-ı Kerim’in Mushaf haline getirilmesi, fiyatların kontrolü, Hz. Osman zamanından itibaren Cüma namazı için dış ezan (minâreden okunan ilk ezan)  burada örnek olarak verilebilir. 

D- Sahabe Devrinde İhtilaf
  Kur’ân-ı Kerim ile sahih Sünnetin açık olarak ifade ettiği bir hüküm üzerinde, Müslümanların ihtilafı, farklı görüş ve inanışlara sahip bulunmaları câiz ve mümkün değildir. Ancak bir taraftan nasların anlaşılması, diğer taraftan da farklı zaman ve mekanlarda bunların tatbîki, keza nasların temas etmediği noktalarda -çeşitli metotlarla- hükme varma işi beşerîdir, ictihada dayanır. Bu sebeple bütün Müslümanların, her meselede tek ictihadda ittifakı düşünülemez. Zaten Şarî’de bunu şart koşmamış, ictihada teşvik etmiş, hata ve isabet olabileceğini ifade ederek, hatâlı ictihâda dahi ecir ve sevap vaad etmiştir. (Buhârî) .
Bu esaslar çerçevesinde, karşılaştıkları problemlerin üzerine eğilen sahabe müctehidleri, bazı hükümlerde ihtilaf etmiş, farklı görüş ve neticelere varmışlardır. Sonraki devirler için de geçerli olan ihtilaf sebeplerini şöylece sıralamak mümkündür:
  a-Fetihler ve çeşitli vazîfeler sebebiyle Medîne’den uzakta bulunan sahabenin kendileri yok iken, vahyedilen nasları bilmemeleri:
İbni Mes’ud, bir soru üzerine, mehir tâyin etmeden kocası ölen kadın hakkında, Rasulullah’tan bir hüküm bilmiyorum demiş, sonra ictihadıyla cevap vermiş. Ma’kıl b. Yesâr’dan ictihadının, Rasulullah’tan vârid hadise uygun olduğunu öğrenince de sevinmiştir. (Nesai) . 
Ebu Hureyre, cünüp olarak sabahlayan kimsenin, orucunun sahih olmadığını söylerken, Rasulullah’ın hanımlarından birinin, hükmü haber vermesi üzerine re’yini terk etmiştir. (Şah Veliyyullah, Haccetullâhilbâliğa) . 
  b-Hadisi sağlam bir kaynaktan elde etmemiş olmak: 
  Hz. Ömer üç talak ile boşanmış kadına nafaka ve mesken tayini hakkında Fatıma bt. Kays ve cünüp olup su bulamayan kimsenin teyemmüm ile temizleneceği hakkında ki Ammar (ra.)  tarafından nakledilen hadisleri kabul etmemiştir. Bu râvîlerin ahlâkına güvenmekle beraber, yanılma ihtimalleri üzerinde durulmuştur. (Şah Veliyyullah) .
  c-Farklı anlamaları:
  Âyetler, hadisler söz, fiil ve takrirdir. Bunların mânâsı ve hükümlerinin kesin veya ihtiyârî oluşu, bazı mesele ve durumlarda müctehidlerin anlayışına bırakılmıştır. Anlayış beşeridir, bunda farklılık olması tabiidir. 
  Zekat vermeyenlere karşı savaş, Hacda tavaf esnasında icra edilen remelin manası ve hükmü, müt’a nikahı, köpek dişli hayvanların etleri… Konularında, bu neviden ihtilaflar olmuştur. 
  Fakih sahabîler, Kur’an naslarını anlayıp tefsir etmekte birbirlerinden farklı görüş ve fikir ileri sürmüşlerdir. Mesela “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç kuru’ beklerler. ” (Bakara: 228) , ayetinde geçen kuru’ kelimesini, İbni Mes’ud ‘hayız’, Zeyd b. Sâbit ise ‘temizlik hali’ olarak tefsir etmiştir. 
  d-Farklı ictihadta bulunmaları:
  Bu devirde, fakih sahâbîler, hükmü nasslarla sabit olamayan meselelerin hükümlerini çıkarmak üzere, re’ye baş vurmuşlar ve farklı metotlar tâkip ederek, farklı ictihadlarda bulunmuşlardır. Bazen kıyas, bazen mesâlih, bazen sedd-i zerâyi veya başka usulleri kullanmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir, Beytül-mal gelirlerinden insanlara eşit bir şekilde hisse vermiştir. Hz. Ömer ise İslam’a girişlerindeki önceliğe göre dağıtımda bulunmuştur. İhtilafın esası, mal tevziindeki adâleti gerçekleştirmektedir. Hz. Ebu Bekir’e göre gelirler, Müslümanlara eşit bir şekilde dağıtılırsa adâlet gerçekleşmiş olur. Hz. Ömer’e göre ise bu konuda adalet, ancak müslümanlığa girişteki kıdemi nazarı itibâre almak suretiyle gerçekleşmiş olur. 

e-Yanılma ve Unutma:
  Sözü tespit etme veya anlama konusunda hatâlar vâki olduğu gibi, bazı hüküm ve kaidelerin unutulması da, farklı ictihad ve reylere sebep olmuştur:
  İbni Ömer, Rasulullah’ın Recep ayında bir umre yaptığını söylüyordu. Hz. Aişe bunu duyunca “yanılmış” dedi. 
  Hz. Peygamber bir Yahûdî ölüsü için ağlayan yakınlarının feryadını işitince “Bunlar (sevgilerinden)  ağlıyor, o ise azab çekiyor. ” demişti. Bunun üzerine bazıları bu hadisi “Ölü kendisine ağlayanlar yüzünden azab çeker” şeklinde zabtetmişlerdir. (Şah Veliyyullah) .

E – Sahabe Devrinde Tedvin :
  Fıkhın birinci kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında mushaf haline getirildi. Hz. Osman zamanında çoğaltılarak büyük şehir merkezlerine birer nüsha gönderildi. Bu devirde hadislerin büyük bir kısmı yazılı, az bir kısmı ise şifâhî halde bulunuyordu. Bu devirde de, hadislerin ezberlenmesine önem verildi. Rivayete göre Hz. Ömer, Sünnet’in tamâmen yazılıp tedvin edilmesini istemişse de, bu fikrinden sonradan vazgeçmiştir. 
  Müsteşriklerin ısrarlı inkarlarına ve sistematik menfî yorumlarına rağmen, son zamanlarda yapılan araştırmalar ve özellikle Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Prof. M. Hamidullah’ın araştırmaları, diğer İslam ilimlerinde olduğu gibi, fıkıh sahasında da, tedvininin yani fıkhın yazıya geçirilmesinin sahabe devrine, hattâ nüve olarak Rasulullah devrine kadar uzandığını ortaya koymuştur. Gerçi bugünkü mânâda risâlelerin (küçük kitapların)  telifi, sahabe devrinin sonlarında başlamış ve Emeviler devrinde gelişmiştir. Ancak bunlara da kaynak olan fıkıh yazıları, daha önce gerçekleşmiştir. Prof. Dr. Fuat Sezgin, bu gerçeği ortaya koyan önemli örnekler tespit etmiştir; 
a-Hişam, babası Urve b. Zübeyr’in çok sayıda fıkıh yazmalarına sahip bulunduğunu, bunların meşhur harre (Yezid zamanında 636 yılında, Medine’nin yıkılıp yakılması ve talan edilmesi olayı)  olayında yandığını ve babasının bu sebeple çok üzüldüğünü haber vermiştir. 
b-Rasulullahın hayatta iken bir kısım sahabeye yazılı talimat verdiğini, yahut gönderdiğini biliyoruz. Ömer b. Abdulaziz halife olduktan sonra Medine’ye ilk geldiğinde, biri Rasulullah’a, diğeri Hz. Ömer’e ait bulunan, vergi ve sadaka konusundaki iki yazının bulunmasını emretti, yazılar bulununca hemen bir nüsha çıkarılmasını istedi ve aslı Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm’da kaldı. Bu zatın dedesi Amr Rasulullah’ın kendisine gönderdiği bir fıkıh yazısından bahsetmiş; bu yazıda ferâiz, zekat ve diyetler konusunda hüküm ve bilgiler bulunduğunu söylemiştir. 
  c-Enes b. Malik, Hz. Ebu Bekir’den, vergi ve zekat ile ilgili bir mektup almıştır. 
d-Hz. Ömer’in torunu, dedesinin vefatından sonra, onun metrûkâtı arasında, hayvanların zekâtı ve vergisi ile ilgili bir yazı bulduklarını bildirmiştir. 
  e-Hz. Ali’nin oğlu İbnu’l-Hanefiyye, babasının, Hz. Osman’a götürmesi için kendisine bir yazı verdiğini ve burada, Rasulüllah’ın zekatla ilgili talimatından bahsedildiğini ifade etmiştir.
  f-Eski kitaplarda, Rasulüllah (s.a.v)  in teşrî usûlünü (dînî hüküm ve kâide koyma metodunu)  anlatan ve Sa’d b. Ubâde tarafından muhafaza edilen bir kitaptan bahsedilmektedir. 
  g-Hz. Ömer’in, biri Ebu- Mûsâ’ya, diğeri de Muâviye’ye hitâben yazdığı ve kazâ konusuna ait iki mektubu, pek çok kaynakta zikredilmiş ve metinleri verilmiştir. 
Bütün bu fıkıh yazıları, sonraki nesillerde yetişen fıkıhçılar tarafından kullanılmış, daha muntazam ve sistematik fıkıh kitaplarının yazılmasına kaynaklık etmiştir. (H. Karaman – İslam Hukuk Tarihi) .

III – TÂBİÎN DEVRİ (FIKHIN GELİŞME ÇAĞI)
  
Bu devir, hicrî 40 yılında başlar, yâni Emevî devletinin kuruluşu ile başlar, hicrî 132 yılına kadar devam eder. Bu devir de, fıkhın gelişme çağıdır. 
  Tabiîn devrinde İslam ülkesi fetihler neticesinde genişledi. Müslümanlar fethedilen bölgelerde çeşitli örf-âdet, kültür mirasına sahip insanlarla karşılaştı. Hz. Osman’ın şehit edilmesi ile başlayan ihtilaflar, siyasî birliği sarstı ve Müslümanlar şu üç fırkaya ayrıldı : 
1- Hârîciler
2- Şiâ
3- Cumhur (Ehl-İ Sünnet) 
Bu devrin başlangıcında bazı sahâbîler hayatta idi. Onlar vefat edince tabiîn nesli onların yerini aldı. 
A - Tabiîn Devrinin Fıkıh Açısından Özellikleri: 
  1-Bu devirde fakihler, Mekke, Medine, Kûfe, Şam, Basra… gibi vilayetlere dağılmışlardır. Bu sebeple sahabe devrinde gerçekleştirilen şûra ictihadı, bu devirde gerçekleştirilememiştir. Hz. Ömer, fakih sahâbilerin Medineden çıkmasına izin vermiyordu. Hz. Osman devrinden itibaren buna izin verilmeye başlanmış ve neticede şûra ictihadı gerçekleştirilemez olmuştur. 
  2-Hadis rivayeti yaygınlaşmış ve hadislerin yazılmasına resmen izin verilmiştir. Halife Ömer b. Abdülaziz’in emriyle Medine vâlisi Ebu Bekir b. Hazm ve İbni Şihap ez-Zuhrî, hadislerin tedvininine başlamışlardır. Hadisleri toplayıp yazma işi bundan sonra yayılarak devam etmiştir. 
  3-Hadis uyduran bazı insanlar ortaya çıkmıştır. Bu kimselerin hadis uydurmalarının sebeplerini şöylece özetleyebiliriz : 
a-İslâmi tahrif etmek ve Müslümanlardan intikam almak. Bu devirde bozuk fikirli ve İslam düşmanı bazı kimseler, hadis uydurarak İslam’ı bozmak, tahrif etmek istemişlerdir. Bu işi daha çok mağlup milletler yapmıştır. 
  b-Kendi görüşünün ve mezhebinin üstünlüğünü isbat etmek. Bu işi daha çok hırslı, bencil ve mutaassıp insanlar yapmıştır. 
  c-Halkı İslâma teşvik etmek. Bu işi daha çok saf, İslâmı iyi anlamayan fakat iyi niyetli kimseler yapıyordu. Halbuki iyi niyet haramı helal yapmaz. İslamın kendisinde olmayan şeylere ihtiyacı yoktur. 
  4-İslam alimleri, muhaddisler, hadisleri ve Hulefâ-i Râşidînin eserlerini toplamak ve tedvin etmek için son derece gayret etmişlerdir. Hadis uydurma faaliyetinin başlaması sebebiyle de bu hususta son derece titiz davranılmıştır. Hadisin kabulü için özellikle Iraklılar, ağır şartlar ileri sürmüşlerdir. 
  5-Fakihler bulundukları bölgelerin örf-âdetlerinin etkisinde kalmışlar ve bu sebeple ihtilaflar artmıştır. 
  6-Her bölgenin halkı, kendi imamlarının ilmine itibar etmiş bu da ileride mezheplerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 
7-“Hicaz ve Irak medresesi” diye iki ekol ortay çıkmıştır. 

B - Hicaz Ve Irak Medreselerinin Özellikleri 
a) Hicaz medresesinin özellikleri:
1-Bu ekole mensup fakihler, geniş bir hadis ve eser kültürüne
sahiptirler. 
2-Bütün güç ve zamanlarını hadis ve eserin (sahabenin uygulaması ve ictihadı)  toplanmasına harcamışlardır. 
3-Nakle aykırı buldukları ictihadları kabul etmemişler, zayıf da olsa
nakli tercih etmişlerdir. 
4-Nakle dayanan kaynaklarda bir şey bulamazlarsa, ictihada başvurmuşlardır. 
5-Henüz ortay çıkmammış, yaşanmamış meseleler üzerinde durmamışlar, nazarî ictihada yer vermemişlerdir. 
6-Ehl-i hadis de denilen bu medresenin mensuplarının yanında çok hadis ve eser olmasına karşılık, bu bölgede hayat sâde, basit ve meseleler azdı. Hz. Peygamber, dört halife ve fakih sahabelerin pek çoğu burada yaşamışlardı. Ancak Hicaz ehlinden de, re’ye baş vuran kimseler vardı. 

b) Irak medresesinin özellikleri:
1-Irak medresesine mensup olan fakihler, Hicazlılara nazaran daha çok ictihada baş vuruyorlardı. Çünkü sahabeden üstatları Abdullah b. Mes’ud, ictihada çok başvuranlardandı. Ayrıca Irak, eski kültürlerin merkezi olduğu için hayat karmaşık, problemler çok, bunun yanında hadis ve eser kültürü azdı. 
2-Şer’î hükümlerin illet ve hikmetlerinin akılla anlaşılacağını savunurlar. Dolayısıyla hükümlerin illet ve hikmetlerini araştırırlardı. 
3-İslam’ın genel prensiplerine aykırı olan bazı zayıf rivayetleri kabul etmemişlerdir. Çünkü Irak, farklı milletlerin, değişik düşüncelerin yoğun olduğu ve hadis uyduranların çok olduğu bir yerdi. 
4-Hukukta mantık kurallarını daha çok kullanırlardı. 
5-Hükümlerin illet ve maksatlarını araştırırlar, lafza bağlı kalmazlardı. 
6-Henüz ortaya çıkmayan meseleler üzerinde duruyorlar ve nazarî ictihada başvuruyorlardı. Onlara göre eczacının ilaçları depoladığı gibi, olması muhtemel olan işlerin de, hükümlerinin belirtilmesi gerekir. Zîra hasta, eczaneye ihtiyacı için nasıl gidiyorsa, halkta karşılaştığı problemlerin çözümünü hazır halde bulmalıdır. 

C - Meşhur Tâbiîn Fakihleri
  Tâbiîn Devrinde yetişen fakihlerin en meşhurları şunlardır:
  Medîne’de: Said b. Müseyyep, Hârice b. Zeyd, Urve b. Zubeyr, Kâsım b. Muhammed, Süleyman b. Yesâr, Ubeydullah b. Abdullah, Ez- Zuhrî…
  Mekke’de: Atâ b. Ebî Rebah, Mücâhit, İkrime…
Basra’da: Hasan El – Basrî, Muhammed b. Sirin, Katâde…
  Kûfe’de: Alkame b. Kays, Şurayh, Mesruk b. Ecda, İbrahim Nehaî, Hammâd b. Ebî Süleyman…
  Şam’da: Mekhul, Ömer b. Abdulaziz, Ebu İdris Havlanî…
  Mısır’da: Yezid b. Ebî Habib, Leys b. Sa’d… 
D - Tabiîn Devrinde Tedvin
  Bu devirde halife Ömer b. Abdulaziz’in emriyle hadisin tedvinine resmen izin verilmiştir. Sahabe devrinde kişisel olarak başlayan tedvin işi, bu dönemde devletin de teşvîki ile daha yaygın hale gelmiştir. Tabiînden bazı fakihler, fıkıh sahasında eserler yazmıştır; Urve b. Zubeyr’e atfolunan fıkıh kitabının harre gününde yanıp kül olduğu rivayet edilmiştir. Şa’bî “es-Sadakât ve’l – Ferâiz” adlı eseri yazmıştır. Ebu’z-Zinad “Biz helal ve haram hakkında yazdık, fakat Zuhrî her işittiğini yazdı” demiştir. Zuhrî, fetvâları, fıkıh bablarına göre üç, Hasan el–Basrî ise fetvâları yedi bab halinde yazmıştır. Mekhul “es-Sünen fi’l-Fıkıh” adında bir kitap yazmıştır. İbrahim en- Nehaî hocalarının fetvalarını bir kitap haline getirmiştir. Hammâd b. Ebî Süleyman’ın fıkha ait bir mecmuasının bulunduğu rivayet edilmiştir. Bugün elimizde mevcut, fıkıh sahasında ilk tedvin edilmiş eser, Zeyd b. Ali’nin “el-Mecmû’ul-Fıkhî” adlı eseridir. Bu eser, müsteşrikler tarafından neşredilmiştir. 

E - Tabiîn Devrinde Fıkhın Kaynakları
  Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetleri zamanında sahabiler, özellikle Medine şehrinde ikâmet ediyorlardı. Sahabiler bir zarûret bulunmadıkça bu şehirden çıkıp yeni fethedilen şehirlere gitmiyorlardı. Hatta Hz. Ömer, sahabenin Medine’den ayrılmasını yasaklamıştı. Bu sebeple bu devir de icma ve şûra icithadı kolay gerçekleşebiliyordu. Hz. Osman zamanında durum değişti. Hz. Osman ashabın Medine’den ayrılmalarına izin verdi. Bunun sonucu sahabe İslam ülkesinin bütün şehirlerine yerleştiler. Her bölge halkı, kendi bölgelerine yerleşen sahabilere özel bir ilgi gösteriyor ve dînî konularda onlardan fetva soruyordu. Bu arada ilme meraklı gençler, kendi bölgelerinde bulunan sahabilerin ders halkalarına devam ediyor ve onların görüşlerini öğrenip benimsiyorlardı. Mesela Medineliler İbni Ömer, Mekkeliler İbni Abbas, Küfeliler İbni Mes’ud’dan fıkıh öğrenmişlerdir. Böylece tabiîler fıkhı, kendi bölgelerinde bulunan sahabilerden öğrenmişler, hükümleri çıkarmada onların usullerini uygulamışlardır. 
  Tabiîler, hocaları olan sahâbîler gibi, hüküm istinbatında önce Kitab’a, sonra Sünnet’e başvuruyorlardı. Bu iki kaynakta hükmünü bulamadıkları meseleler için ashabın o konuda görüşlerinin olup olmadığını araştırıyorlardı. Eğer sahabe bir konuda ittifak etmişlerse onu alıyorlar, ihtilaf etmişlerse ya çoğunluğun görüşünü ya da ilmine çok güvendiği kişilerin görüşlerini alıyorlardı. Şayet bir m