İslamiyat Kategori
Fıkıh Usulü
FIKIH USULÜ

İÇİNDEKİLER

A)  Fıkıh Usulünün Tarifi
B) Fıkıh Usulünün Konusu
C) Fıkıh Usulünün Gayesi Ve Faydaları
1-) Gayesi
2-) Faydaları
D) Fıkıh Usulü İle Fıkıh Ve Fıkıh Kaideleri Arasındaki Fark
E) Fıkıh Usulünün Tarihçesi
F) Fıkıh Usulü Meslekleri Ve Kitapları
I-) Fukaha Mesleği Ve Bu Meslekte Yazılan Kitaplar
II-) Mütekellimin Mesleği Ve Bu Meslekte Yazılmış Kitaplar:
III-) Memzuc Meslek Ve Bu Meslekte Yazılan Kitaplar
G) Günümüzde Yazılmış Bazı Fıkıh Usulü Kitapları

İCTİHAD
a) Tarifi
b) İctihadın çeşitleri
c) Mutlak müctehidde bulunması gereken şartlar

TAKLİD
a) Taklid Ve İttibanın Manaları
b) Taklidin Hükmü
c) Mezheplerin Taklid Edilmesi
d) Tek Mezhebe Bağlanmanın Hükmü

FETVA VE MÜFTİ
a- Fetvanın Tanımı
b- Fetva Yetkisi
c-Fetva Verme Usulü
1-Müctehidler 
2- Muharricler
3- Mukallid Fakihler 
I-Hanefi Mezhebinde Fetva Usulü
A- Müctehidler ve İctihadları: 
B- Kitaplar
II- Şafii Mezhebinde Fetva Usulü 
III- Maliki Mezhebinde Fetva Usulü
IV- Hanbeli Mezhebinde Fetva Usulü

KAZA
A- Kazanın Manası 
B- Hakim ve Hüküm verme yetkisi
C-Mahkemede Uygulanan Kanunlar 
D- Kaza ile İfta Arasındaki Farklar


FIKIH USULÜ


A) Fıkıh Usulünün Tarifi:

Usul, lügatte temel, esas, kök, dayanak manalarına gelir. Istılahta ise, râcih, kâide, müsteshap ve delil mânâlarına kullanılır. Mesala Kelamda aslolan mânâyı hakîkîdir ifadesinde asl, râcih anlamındadır. ”Bu babda aslolan budur "dendiğinde, bu konuda kâide budur demektir. "Berâet-i zimmet asıldır”ifadesinde asl, istishab anlamında kullanılmıştır. bu meselenin aslı icmâdır”ibaresinde asl, delil anlamındadır. 
Fıkıh Usûlü: Şer’î hükümlerin, tafsîlî delillerden çıkarılmasını mümkün kılan kâideleri ve icmâlî delilleri öğreten bir ilimdir. 
Şu halde bu ilim, bize bir takım kaideler öğretecek, bizde bir mesele hakkında anlamak, öğrenmek istediğimiz şer’i hükmü, o kaideler yardımı ile özel delillerden çıkaracağız. Mesela ben namazın farz olup olmadığını bilmiyorum . Bunun için önce şer’i delillerden Kitaba bakar ve “Namazı dosdoğru kılınız”ayetindeki (Bakara:23 ) emri görürüm. Fıkıh usul kaideleri arasında “Vücuba mani bir karine bulunmadıkça, emir sığası, vücub ifade eder”kaidesi vardır. Ben bu usul kaidesini kullanır ve bir mantık kıyası kurarak, namazın farz olduğu hükmüne şöylece varırım:
Namaz farzdır. Çünkü Allah ”Namazı dosdoğru kılınız”ayetiyle namazı emretmiştir. Allahın yapılmasını kesin olarak istediği (emrettiği)  her şey, farzdır. O halde namaz da farzdır. 
Ben zinanın haram olup olmadığını bilmiyorum. Bunu öğrenmek istiyorum. Şer’i delillerden Kitab’a baktığım zaman "zinaya yaklaşmayın “ (İsra:32)  ayetindeki nehyi görüyorum. Fıkıh usulü kaideleri arasında “Haram kılmayı engelleyici bir karine bulunmadıkça, nehiy siygası hürmet ifade eder”kaidesi bulunur. Bu usul kaidesini uygulayarak zinaya yaklaşmanın haram olduğu hükmüne şöylece varırım:
  Zina haramdır. Çünkü Allah "zinaya yaklaşmayın”ayetiyle zinaya yaklaşmayı yasaklamıştır. Allahın kesin olarak yasakladığı her şey, haramdır. O halde zina da haramdır. 
Bu ilim bize Kitab, Sünnet, icma, kıyas gibi icmali deliller hakkında bir takım bilgiler öğretecek, biz de bu bilgiler yardımıyla, icmali delillerin hüccet oluşlarını, kendileriyule istidlal ederken, mertebelerinin ne olduğunu ve bu delilleri ilgilendiren her türlü hususları öğreneceğiz. 
İşte bir kişi, istinbad kaidelerini ve icmali delilleri bu ilmin yardımı ile öğrenir ve naslardan hüküm çıkarma melekesini elde ederek müctehid mertebesine yükselir. 
Bu gün Fıkıh usulü karşılığı olarak“İslam Hukuk felsefesi", "İslam Hukuk Metodolojisi", "İslam Hukuk Usulü", "İslam Teşri Usulü", ”İslam Hukuku Nazariyatı”gibi terimlerin kullanıldığını görmekteyiz. 

B) Fıkıh Usulünün Konusu
  Fıkıh usulünün konusu : Şer’i hükümler, şeni deliller, ictihad usulü ve hükümlerin amaçlarıdır. Biraz açıklayacak olursak;
Usul alimi, fıkıh usulünde şer’i hükümlerin çıkarıldığı Kitab, Sünnet, icma, kıyas gibi delillerden, icmali bir şekilde bahseder. Delilleri, hüküm çıkarma, teşri (Kanun koyma)  açısından inceler, delillerden hüküm çıkarırken hangi esaslara uyulması gerektiği üzerinde durur. Bu ilmin konuları arasında, istihsan, istishab, mesalih-i mürsele, sedd-i zerayi, örf ve adet gibi fer’i deliller vardır. Hikmet-i Teşri, Mekasidüş-Şeri’a gibi fıkhın en faydalı ve en önemli esasları da, bu ilmin konusudur. Yine hüsün, kubuh, irade hürriyeti, hikmet-i ilahiyye gibi kelam ilminin konuları ile vücup, hurmet, sıhhat, fesad, rükün, şart, illet, zimmet, ehliyet, âm, has, müşterek, müevvel, mecaz, kinaye, hafi, müşkil, emir, nehiy gibi konular ve lafızlar da bu ilmin mevzuları arasındadır. 

C) Fıkıh Usulünün Gayesi Ve Faydaları
1-) Gayesi:
Bu ilmin gayesi, şer’i hükümlerin şer’i delillerden nasıl ve ne şekilde çıkarılacağını öğretmektir. Müctehidler ictihadlarında, bu ilmin kaide ve esaslarından son derece faydalanırlar. Bu ilmin esaslarını bilmeyenler, Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarırken hata edebilirler. Kısaca, bu ilmin esaslarını öğrenen bir fakih, hüküm istinbatında isabetli neticelere varabilir. İsabetli kararlara varabilen ve onları hayatına tatbik eden bir alim ise dünya ve ahiret saadetini kazanabilir. 
2-) Faydaları:
a-) Kişi bu ilimde mütehassıs olunca Kur’an ve Sünnetin aşağı yukarı bütün lafızlarını öğrenmiş olur. 
b-) İnsan bu ilim sayesinde müctehidler tarafından, hükümlerin ne suretle çıkarıldığını, hangisinin rey ve ictihadlarının diğerlerine üstün bulunduğunu bilebilir. Dolayısıyla müctehidlerin, istinbad ve ictihad etme yollarını ve bunların fıkıha ne kadar hizmetleri geçtiğini müşahede eder. 
c-) Fıkıh kitaplarında bulunan hükümlerin delillerini ve bu hükümlerin hangilerinin Kur’an ve Sünnet’ten çıkarıldığını ve hangilerinin müctehidlerin ictihadlarına dayandığını bu ilmin yardımı ile bilebilir. 
d-) Cenab-ı Hak’kın dini hükümleri koyarken gözettiği maksad ve gayesinin ne olduğu (Hikmet-i teşri) , bu ilim vasıtası ile öğrenilebilir. 
e-) Bu ilimde ihtisas yapanların hukuki, kanuni bilgileri artar ve muhakeme güçleri gelişir, Kur’an ve Sünnetten hata yapmadan hüküm çıkarabilirler. 

D) Fıkıh Usulü İle Fıkıh Ve Fıkıh Kaideleri Arasındaki Fark
Fıkıh ilminin konusu, mükellefin hukuk düzeni ile ilgili fiilleri ve bu fiillerin hükümleridir. Fakih, mükellefin alış-veriş, kiralama, şirket, rehin, vekalet, vakıf, hırsızlık ve benzeri fiillerinin her birine ait şer-i hükmün ve delilin ne olduğunu araştırır. 
Fıkıh usulünün konusu ise biraz önce ifade edildiği gibi deliller, hükümler ve bu hükümlerin hikmet ve maksatlarıdır. 
Usulcü, meseleleri ayrı ayrı ele alarak onlarla meşgul olmaz, genel kaideler koyar. O kaideler Fakih için hüküm çıkarmada malzeme olur. Fakih ise her meseleyi ayrı ayrı ele alıyor ve her meselenin hükmünü ve delilini ayrı ayrı değerlendiriyor ve bir neticeye varıyor. Yani Fıkıh usulü, fakihin delillere dayanarak hüküm çıkarırken tutacağı yolu ve delilleri, kuvvetine göre tertip ederek Kur’anın Sünnetten, Sünnetin kıyas ve doğrudan doğruya nassa dayanmayan diğer delillerden öne alınmasını açıklayan kaideler ilmidir. Fıkıh ise, bu kaidelere bağlı kalarak çıkarılmış hükümlerin tümüdür. 
  Fıkha nispetle fıkıh usulü, diğer felsefi ilimlere nispetle mantık ilmi gibidir. Mantık, akıl için terazi ve onu düşünürken hatadan koruyan bir alettir. Arapça konuşmak ve bu dil ile okuyup yazmak için Nahiv ilmi, nasıl dili ve kalemi yanlışlardan koruyan ölçü ise, Fıkıh usulü ilmi de, fıkıh sahasında fakihi hatadan koruyan ve hüküm çıkarırken yanılmasını önleyen bir kıstasdır. Fakih çıkarmış olduğu hükmün doğru olup olmadığını bu ilmin esaslarına vurarak öğrenebilir. 
Usulü fıkıh ile, cüzi hükümleri bir araya toplayan fıkıh kaideleri arasındaki farkı da belirtmekte fayda vardır. Bu kaidelere muhteva itibariyle "Fıkhın genel prensip ve hükümleri”adı verilebilir. Fıkıh usulü ilmi, fakihin uyması gereken kaideleri açıklar ki, bunlar onun, hüküm çıkarırken hataya düşmesini önler. Fıkıh kaideleri ise, bir kaç hükmü birleştiren, bir kıyas veya kaidede toplanabilen benzer hükümler koleksiyonudur. İslam hukukuna göre, mülkiyetle ilgili kaideler, muhayyerlikle ilgili kaideler veya fesih kaideleri burada misal olarak verilebilir. Bu tür çalışmalara misal olarak, Şafiilerden İzzüddin b. Abdisselamın "Kavaidül-Ahkam” Malikilerden el-Karafi’in "Envarul-Buruk fi envaril-furuk", Hanefilerden İbn Nüceymin "el-Eşbah ve’n-Nezair”adlı eserleri zikredilebilir. 
Buna göre diyebiliriz ki, bu kaideleri okuyup incelemek, bir fıkıh çalışmasıdır, fıkıh usulü çalışması değildir. Bu kaideler, fıkhi hükümlerden birbirine benzeyen meseleleri bir araya toplama, birleştirme esasına dayanır ki, bu kaidelere “Fıkhın Genel Hükümleri”denebilir. 

E) Fıkıh Usulünün Tarihçesi
Hz. Peygamber devrinde de fıkıh usulü vardı. Ancak bu dönemde fıkıh usulü tedvin edilmemiştir. Hz. Peygamber devrinde fıkhın kaynağı, Kur’an, Sünnet ve İctihad idi. Ancak Peygamberimizin ictihadı vahyin, ashabın ictihadı ise peygamberin kontrolü altında idi. 
Sahabe de, hüküm çıkarırken belli kurallara uyuyordu . Bu dönemde fıkhın kaynağı Kur’an, Sünnet, İcma ve Rey idi. Bu dönemde bir takım fıkıh usulü terimleri kullanılmakla birlikte, fıkıh usulü tedvin edilmemiştr. 
Tabiin devrinde ehl-i rey ve ehl-i hadis mektepleri ortaya çıkmış, her mektep kendilerine has bir takım teşri prensipleri benimsemiştir. Ehl-i hadis, Kur’an ve Sünnete sımsıkı sarılırken, ehl-i rey bulundukları muhit gereği, kıyas ve istihsan metodundan büyük ölçüde faydalanmışlardır. Fıkıh kaynakları Kur’an, Sünnet, İcma ve Rey idi ve teşri usulleri hala şifahi halde bulunuyordu ve tedvin edilmemişti. 
Müctehid imamlar zamanında fıkıh usulünün haram, vacip, mübah, farz gibi ıstılahları ortaya çıktı. Her mezhep kendisine ait bir takım usuller benimsedi. İbn Halligana göre fıkıh usulüne ait ilk kitap yazan Ebu Yusuf (öl. I82) ’tur. Fakat onun kitabı zamanımıza kadar gelmemiştir. İmam Şafii (öl. 204) nin er –Risale’ adlı eseri, zamanımıza kadar gelmiş ilk fıkıh usulü kitabıdır. Müctehid imamlar devrinden sonra, Fıkıh usulü kaideleri, yazılı ve müdevven bir hale getirilmiştir. 

F) Fıkıh Usulü Meslekleri Ve Kitapları 
Fıkıh usulünün tedvininde şu üç meslek tatbik edilmiştir. Bunları sırası ile izah etmeye çalışalım:

I-) Fukaha Mesleği Ve Bu Meslekte Yazılan Kitaplar:
Alimler, bu ilmin tedvininde, önceleri iki usulden birine tabi olarak kitap yazıyorlardı . Bunlardan biri fukaha usulü, diğeri mütekellimin usulü idi. Bu usullerden fukaha usulünü Hanefiler uygulamıştır. Bu sebeple bu usule "Hanefi mesleği ve usulü”denmiştir. Bu usulü tatbik eden fakihler, fıkhi meseleler hakkında usul kaidelerinin tatbikatına önem vermişler, usul kaidelerini, fıkhın tatbikatından çıkarmışlardır. Bu usulle eser yazanlar, konuları izah ederken, konunun anlaşılmasını sağlamak ve tatbikatını gerçekleştirmek bakımından çokça misaller vermişlerdir. Hanefi usulü biraz sonra izah edeceğimiz Şafii usulünden daha zor olmakla birlikte, İslam hukukunun anlaşılmasına daha elverişlidir. Bu usul, mantık ilminde; cüzden külle (tüme) varım esasına dayanmaktadır. Olaylardan hareketle genel kaidelere varılır.Fukaha mesleğine göre yazılmış eserlerin en meşhurları şunlardır;
1-Kerhi (öl. 340)  Usul. Bu eser zamanında pek meşhur olmuştur. 
2-Cassas (öl. 370)  el-fusul fil usul. 
3-Debusi (öl. 430)  Takvimül-Edille. Debusi hem usulde hem de füruda büyük bir imamdır ve hilafiyyat ilminin kurcusudur. 
4-Pezdevi (öl. 482)  Usul
5-Serahsi (öl. 483)  Usul. (Debusi, Pezdevi ve Serahsi Hanefi mezhebinde fıkıh usulü sahasında üç rükun (direk)  olarak kabul edilmiştir. )  
6-Semerkandi (öl. 533)  Mizanul Usul fi Netaicül-Usul. 
7-Abdülaziz Buhari (öl. 730)  Keşfül Esrar. 
  8-Nesefi (öl. 710)  Menarul-Envar. 
9-İbn Melek (öl. 885)  Şerhu Menaril-Envar. Bu eser Osmanlı medreselerinde senelerce okutulmuştur. 
II-) Mütekellimin Mesleği Ve Bu Meslekte Yazılmış Kitaplar:
Bu usulü, Mutezile ve Şafii mezheplerine mensup kelam alimleri uygulamışlardır. Kelam alimlerinin uygulaması sebebiyle bu usule, Mütekellimin mesleği, uygulayan alimlerin çoğunun Şafii mezhebine mensub olması sebebi ile de, “Şafii mesleği ve Usulü” denmiştir. Maliki ve Hanbeli mezheplerine mensup alimler de, bu meslek üzerine eser yazmışlardır. Bu mesleği uygulayan alimler, teşri usullerini akli istidlale meylederek izah etmişler ve konuları izah ederken pek fazla misal vermemişlerdir. Bu usul, Mantık ilminde; tümden cüze gelim metodudur. Genel kaidelerden, olayların hükümleri çıkarılır. 
Mütekellimin mesleğine göre yazılmış eserlerin en meşhurları şunlardır:
1-Ebul-Hüseyn el-Basri (öl. 463)  el-Mutemed. 
2-İmamul-Harameyn el-Cüveyni (öl. 487)  el-Burhan. 
3-Gazzali (öl. 505)  el-Mustasfa, 
4-Fahruddin er-Razi (öl. 606)  el-Mahsul, 
5-el-Amidi (öl. 631)  el-İhkam Fi Usulil-Ahkam. 
III-) Memzuc Meslek Ve Bu Meslekte Yazılan Kitaplar:
Yukarıda isimlerini verdiğimiz iki usulü tatbik eden alimlerden sonraki devirlerde yetişen hukukçular, bu iki usulün nitelik ve özelliklerini birleştirmek suretiyle eserler kaleme almışlardır. Bu usule memzuc (birleştirilmiş)  meslek ve usul adı verilmiştir. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerine mensup alimler, bu usule uygun olarak eserler telif eylemişlerdir. 
Memzuc mesleğe göre yazılmış eserlerin en meşhurları şunlardır:
1-İbnüs-Saati (öl. 694)  Bediun-Nizam, 
2-Sadrüş-Şeria (öl. 747)  Tenkihul-Usul, 
3-İbnül-Hümam (öl. 861)  et-Tahrir, 
4-Molla Hüsrev (öl. 885)  Mirat, 
5-Molla Fenari (öl. 834)  Fususül-Bedayi, 
6-Muhibbullah b. Abdişşekür (öl. 1119)  Müsellem üs-Sübut, 
7-Tacüs-Subki (öl. 771)  Cemul-Cevami, 
8-Şatıbi (öl. 780)  Muvafakat, 
9-İbn Kayyim (öl. 751)  İlamül-Muvakkıin. 

G) Günümüzde Yazılmış Bazı Fıkıh Usulü Kitapları:
1-Abdülvahhab Hallaf, İlm-ü Usulil-Fıkıh. Bu eser Hüseyin Atay tarafından "İslam Hukuk Felsefesi” adıyla tercüme edilmiştir. 
2-Muhammed Ebu Zehra, Usulül-Fıkh. Bu eser "İslam Hukuku Metodolojisi" adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Çeviren Abdülkadir Şener. 
3-Abdül Kerim Zeydan, el-Veciz Fi Usulil Fıkh. Bu eser Ruhi Özcan tarafından "Fıkıh Usulü” adıyla tercüme edilmiştir. 
4-Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü. 
5-Hayrettin Karaman, Fıkıh Usulü
6-Zekiyyüddin Şaban, Usulil-Fıkh. Bu eser İbrahim Kafi Dönmez tarafından tercüme edilmiştir. 
7-Vehbe ez-Zuhayli, Usulü’l Fıkhıl-İslami. 
8-Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye ve Hukuku İslamiyye Kamusu. Bu eser sekiz cilt olup birinci cildi usule aittir. 


İCTİHAD

a) Tarifi
İctihad lügatte zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirmek için, olanca gücünü sarfetmektir. 
  Istılahta ictihad; fakihin şer’i-ameli hükümleri, tafsili delillerinden çıkarabilmek için olanca gücünü ortaya koymasıdır. İctihad yapana müctehid denir.
  Müctehid, şeri delillerden ameli hükümleri çıkarabilme melekesine sahip olan kişidir. Usulcüler böyle kimseleri fakih ve müfti olarak da anarlar. Şeri hükümleri bilmekle beraber onları şeri kaynaklardan bizzat çıkarabilme gücüne sahip olmayan kimseye ise, furu-ı fıkhın çoğunu ezbere bilse dahi usulcülere göre, ona fakih veya müfti denmez. 
b) İctihadın çeşitleri :
  1-Mutlak ictihad : Bu, her mesele için hüküm istinbat edebilme ve bütün meselelerde fetva verebilme kudretidir. Bu güce sahip olan kişiye mutlak müctehid denir. 
  2-Mukayyed İctihad : Bütün meselelerde olmayıp, bir kısım meselelerde hüküm istinbat edebilme kudretidir. Mesela, ibadetler alanında bu güce sahip olmamakla beraber, sözleşmeler konusunda hüküm çıkarabilme gibi. Bu güce sahip olan kişiye mukayyed müctehid adı verilir. 
c) Mutlak müctehidde bulunması gereken şartlar : 
  İctihad ehliyetinin şartları ikidir :
  1-İlim, 2-Kabiliyet
  Birinci şart çalışmakla elde edilir. İkinci şart ise fıtridir ; çalışmakla elde edilemez, Allah onu bazı kullarına doğuştan ihsan eder. İnsan bu iki şarta haiz olmakla müctehid olabilir. Şimdi bu iki şartı izah edelim : 

  1- İlim 
  Müctehidin asıl görevi şeri delillerden hükümler çıkarmak, nassları tefsir etmek ve hükümlerin olaylara nasıl tatbik edileceğini göstermektir. Bu itibarla müctehid olacakların hukuk ilmine derin vukufları, halkın örf ve adetlerini anlayacak derecede genel kültürlerinin bulunması gerekir. Bir müctehidin bilmesi gereken hususları şöylece sıralayabiliriz; 

  a-Kur’an-ı Kerimi Bilmek : 
Bir müctehidin, Kur’an ayetlerinin hepsini icmali bir surette, ahkam ayetlerini de, ayrı ayrı ve en ince teferruatına kadar bilmesi şarttır. Çünkü hukuki hükümler, ayetlerden istinbat olunmaktadır. Gazali, İbni Arabi ve Karafi gibi alimler ahkam ayetlerinin sayısını 500 kadar tesbit etmişlerdir. Ancak, ahkam ayetlerinin 500 sayısında tutulması doğru değildir. Dikkatli bir tetkik, derin bir düşünce ile, diğer ayetlerden de hüküm çıkarılması, hatta kıssalardan peygamberlerin başlarından geçen olaylardan hüküm istinbatı da mümkündür. Müctehidin ahkam ayetlerini ezberlemesi şart değildir. İhtiyaç anında hangi ayetin ve hangi surenin nerede olduğunu bilmesi maksadı sağlamaya kifayet etmektedir. 
  Alimler ahkam ayetlerini esas alan tefsir kitapları yazmışlardır. Cassas ve İbni Arabi’nin "Ahkamül-Kur’an”adlı eserleriyle, Kurtubi’nin "El-Cami li-Ahkamil-Kur’an”adlı eseri bunlardandır.  
  Bunlar ve benzeri kitaplar bir alimin ahkam ayetlerine müracaatını, ayetlerin mana ve hükümlerini anlamasını kolaylaştırır. 
  Bir müctehidin ayetlerin nasih ve mensuhunu, nüzul sebeplerini bilmesi, aynı şekilde ahkam ayetlerinin lügat ve ıstılah manalarını, has, amm, mücmel, müfesser gibi özelliklerini bilmesi de gereklidir. 

b)  Sünneti Bilmek
  Müctehidin Sünnetten nelerin sahih, nelerin zayıf olduğunu, hadis ravilerinin hallerini, durumlarını, hadislerin senedlerini, yani mütevatir, meşhur ve ahad gibi bize ulaşma yollarını, hadislerin manalarını, vürud sebeplerini, hadisler arasında tercih yapma kurallarını, hadislerin nasih ve mensuhunu bilmesi gerekir. Müctehidin, sadece ahkama taalluk eden hadisleri bilmesi kafidir. Ahmed b. Hanbele nisbet edilen bir habere göre, ahkama ait 1200 hadis bulunmaktadır. Bazı alimlere göre bu sayı 4000’e kadar ulaşmaktadır. Gazaliye göre bir müctehidin ; Ebu Davudun ‘Sünen’i veya Beyhaki’nin ‘Sünen’i gibi ahkam hadislerini toplayan bir hadis kitabını öğrenmesi kafidir. Nevevi, Gazali’nin bu görüşüne katılmamış ve Sahiheyndeki hadislerin de bilinmesi gerektiğini söylemiştir. 
  Ahkam hadislerini bir araya getirme çalışmaları da yapılmıştır. Şevkani’nin "Neylül-Evtarı, Sanani’nin "Sübülüs-Selamı ve Tahanevi’nin “İlaü’s-Süneni örnek olarak verilebilir. Tabii bu konuda baş vurabileceğimiz temel eserlerin başında kütübü sitte gelir. Bunlar: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbni Macedir.
 
c)  Arapçayı bilmek :Bilindiği gibi Kur’an ve Sünnet, Arapça olarak varid olmuştur. Bu sebeple müctehidin nasslardan hüküm çıkarabilmesi için arapçayı bilmesi gerekir. Hiç şüphesiz, müctehidin Arapçanın sarf, nahiv, belagat, meani ve beyan gibi lisan ve edebiyat ilimlerini öğrenmesi zorunludur. Ancak bu ilimleri, lisan ve edebiyat sahasında mütehassıs olan kimseler seviyesinde bilmesi şart değildir. 
  Şeri nasları doğru olarak anlaması ve bunlardan hüküm istinbadını mümkün kılacak kadar Arap dili ve edebiyatını bilmesi kafidir. 

  d)  Üzerinde icma ve ihtilaf edilen konuları bilmek: 
  Karşılaştığı ve hakkında ictihadda bulunduğu meselelerde icmaa aykırı harekette bulunmamak için, müctehidin hangi konu ve meselelerde icma olup olmadığını bilmesi gerekir. Bunun için de hılaf kitaplarına baş vurması ve onları okuması gerekir. Mesela, İbni Kudamenin El-Muğnisi, İbn Rüşdün ‘Bidayetül-Müctehid’ adlı eseri, İbn Hazmın el-Muhalla’ adlı eseri baş vurulabilecek eserlerdir. 

  e)  Kıyası Bilmek: 
  İctihadın ruhu kıyastır. Bu sebeple bir müctehidin, kıyasın rükünlerini, şartlarını, hükümlerin illetlerini en ince teferruatına kadar bilmesi zorunludur. Kıyas, fıkıh usulü ilminin konularından biridir. Önemine binaen ayrı olarak zikredilmiştir. 

f)  Fıkıh Usulünü Bilmek : 
Müctehid, şeri delilleri, bunlardan hüküm çıkarma yollarını, lafızlarla ilgili kaideleri, deliller arasındaki tercih kaidelerini, Şariin maksat ve gayelerini ve bunlara benzer usul konularının tümünü bilmesi gerekir. Fıkıh usulü ilmini bilmeyen kişi, tefsir, hadis, sarf, nahiv, meani gibi ilimlerde ne kadar mütehassıs olursa olsun fakih ve müctehid olamaz. Bunun için mesela, Gazali’nin "el-Mustasfa”sı, Amidi’nin "el-İhkam Fi Usul’il-Ahkam"ı, Şatıbi’nin "el-Muvafakatı, İbni Kayyimin İlamül-Muvakkıini okunabilir. 

g)  Fıkhın Furuunu Bilmek : 
  Müctehidin, fıkhın uygulama ile ilgili çıkarılmış hükümlerini bilmesi şart değildir. Çünkü fıkıh, ictihadın semere ve neticesidir. Bununla beraber Gazali “zamanımızda sağlıklı ictihad, ancak fıkıh kitaplarını tetkik edip öğrenmekle mümkün olur”diyerek müctehidin, fıkıh bilmesinin gereği üzerinde durmaktadır. Çünkü fıkıh kitaplarında, bütün fakih ve müctehidlerin görüş ve ictihadları toplu halde bulunmaktadır. Müctehid, fıkıh kitaplarında bir konu hakkında toplu halde bulduğu nass, görüş ve ictihadları tetkik etmekle çok kısa zamanda meseleyi kavrar ve bir neticeye varabilir. Bu bakımdan müctehidin fıkıh kitaplarından faydalanmasına ihtiyaç vardır. 

h)  Hükümlerin Amaçlarını Bilmek:
Müctehid, İslam hukukunun ana gayelerini bilmek, hikmet ve hedeflerini kavramış olmak zorundadır. Bu, şeri hükümlerin hangi olaylar hakkında geldiğini, bunların bir çoğunda Şari’in işaret ettiği illet ve hikmetleri inceleyip, tümevarım metodu ile sonuçlar çıkarmak suretiyle olur. 

i)  Kitap ve Sünnetin Nasih ve Mensuhunu Bilmek : 
  Müctehid, nasih ve mensuhu bilmek zorundadır. Aksi takdirde nasih bir nass bulunduğu halde, onun nesh ettiği mensuh bir ayetle ile amel etmiş olur. Müctehidin bütün nasih ve mensuh ayet ve hadisleri ezbere bilmesi şart değildir. Fetva verdiği meselede dayandığı ayet ve hadisin mensuh olmadığını bilmesi yeterlidir. 

  2-Kabiliyet :
  “Yaratılıştan hukuki hükümlerin ruhuna nüfuz edebilecek zeka ve kabiliyette olmak". Bu şartı haiz olmayan kişi, birinci şartı elde etmekle müctehid olamaz. Gerçekten bir müctehid için, her şeyden önce gerekli olan şey, nassların illet ve sebeplerini, bu illet ve sebeplerin dayandıkları hikmet-i teşri ve Şari’in maksatlarını bilmek ve anlamaktır. Nassların ve delillerin iç yüzüne nüfuz edemeyen bir kişi, ne nassların dayandığı şeri illetleri, ne de maksadlarını anlayabilir. Bu gibiler, ictihadlarında çok hata yaparlar. Delillerin tearuzunda, hangisinin tercih edileceğini bilemeyip şaşırıp kalırlar. 
  Müctehid aynı zamanda iyi niyetli ve sağlam itikat sahibi olmalıdır. Halis bir niyet, kalbi Allahın nuru ile aydınlatır; onu bu yüce dinin özüne ulaştırır, yalnız gerçeğe yöneltir ve başka şeylere meylettirmez. 
  Şatıbi’nin deyişiyle ictihad, müctehidi Hz. Peygamberin postuna oturacak bir dereceye yükseltir ve bu sayede o, Allahın hükümlerini açıklar. Hal böyle olunca bidat ve nefsi arzularına uyanlar, bu dereceye nasıl ulaşırlar?

d -Mukayyed İctihadın Şartları
Mukayyed ictihadda, bütün hükümleri değil, sadece ictihad edilen hükümle ilgili hususları bilmek şarttır. Mesela, bir fakih sadece büyu veya icare konularında ictihad ediyorsa, o konudaki ayet ve hadisleri, icma ve ihtilafları nasih ve mensuhu ve ictihad için gerekli diğer hususları bilmesi yeterlidir. Böyle bir kimsenin, namaz, oruç, hac gibi meselelerde, ictihad için gerekli bilgilere sahip olması şart değildir. Yani bir müctehidin her konuda ictihad yapabilecek güçte olması şart değildir. 
  İctihad belirli bir zamanla sınırlandırılamaz. İctihad şartlarını taşıyan İslam alimi, her zaman ve mekanda ictihad yapabilir. İctihad, belirli bir döneme hasredilmiş bir iş değildir. Kıyamete kadar insanların muhtac olacağı, vaz geçemeyeceği bir prensiptir. Ancak ehil olmayanların ictihad yapmaya kalkmaları dini tahrif eder ve İslama zarar verir. 

e- Günümüzde İctihadın Mümkün Olup Olmadığı :
Günümüzde mutlak müctehidin yetişmesi çok zordur. Çünkü mutlak müctehidte bulunması gereken şartları göz önüne alırsak, bu şartları bir insanın üzerinde toplaması çok zordur. Ayrıca günümüz insanları müsbet ilimlere yönelmiş, din ilimlerini ihmal etmişlerdir. Bu durum da, mutlak müctehidin yetişmesini zorlaştırmaktadır. 
  Fakat bu, ictihadın kesildiği ve ictihad kapısının kapandığı anlamına gelmez. İctihad kıyamete kadar bakidir. Şartlarını taşıyan herkes ictihad edebilir. Bizim söylediğimiz İmam Azam, Şafii, Malik gibi müctehidlerin günümüzde yetişmesinin güçlüğüdür. Bunun dışında kalan mezhepte müctehidlerin, her zaman var olduğu ve tahriç, tercih ve ictihadda bulundukları bilinmektedir. 
  Mezhepte ictihad, hakkında mezhep imamının bir sözü nakledilmiş olayların hükümlerini, tahric yoluyla imamının sözlerine veya ondan nakledilmiş kurallara dayanarak tesbit edebilmek demektir. 
  Fetvada ictihad, mezhep imamının görüşünü, başka bir görüşe tercih etme veya imamın öğrencilerinin yahut başka imamların görüşleri arasında tercihte bulunma ehliyetidir. Bu nevi ictihad, her asırda ve her mezhepte var olmuştur. Nitekim fıkıh ve teşri tarihi konusunda yazılmış kitapların ilgili yerlerinde bu husus, geniş olarak açıklanmıştır. 
  Bu iki nevi ictihad yoluyla, meşhur dört mezhep imamından nakledilen pek çok fıkhi hükmün esaslarının belirlenmesi, onlardan görüş nakledilmeyen hususlarda, bu hükümlere kıyasta bulunmak üzere, bunların illetlerinin tespiti ve kendisine dayanabilecek görüşlerin bilinmesi mümkün olmuştur. Böylece o imamların mezhepleri, son derece sağlam esaslara bağlanmış ve dikkatli bir biçimde işlenmiştir. 
  Yine bu iki nevi ictihad yoluyla, hüküm konusunda insanların değişik asırlarda duydukları ihtiyaçları karşılamak mümkündür. Çünkü, fıkıh mezheplerinin imamları, insanların muhtac olduğu bütün konuları ve meseleleri ele almışlar ve hükümlerini açıklamışlardır. Hatta bazıları kendi zamanında vuku bulmamış meseleleri, farazi olarak düşünmüş ve bunları hükme bağlamıştır. Böylece sonraki bir zamanda, o olay ortaya çıkınca, o olayın hükmünü araştıranlar, meselenin çözümünü ictihada ve yeniden düşünmeye ihtiyaç duymayacak şekilde hazır ve açık olarak önlerinde bulmuşlardır. 
  Günümüzde de, bu şekilde ictihad mümkündür ve ehil olanlar bu işi yapmaktadır. Günümüz alimleri, şura ictihadını teşvik etmekte ve bu şekilde yapılan ictihadların daha isabetli olacağını ifade etmektedirler.

  f- İctihadın Caiz Olup Olmadığı Konular
  Bütün şeri hükümler, ictihada konu olamaz. Bazılarında ictihad caiz değildir. Bunları şöyle sıralayabiliriz :
1-Hakkında kati delil bulunan namaz, oruç, hac ve zekatın farzıyyeti, zina, hırsızlık, adam öldürme ve şarap içmenin haramlığı gibi konularda ictihad yapmak caiz değildir. Bu konularda ihtilafa itibar edilmez. 
  Bu guruba giren hükümler arasında, üzerinde icma edilen konular da vardır. Ancak icmanın mesnedi maslahat ise, maslahatın değişmesiyle yeni ictihad yapılabilir. 
2- İctihad edilebilecek konular :
  a- Hakkında hem sübut, hem de delalet açısından zanni nass bulunan hükümler. Manaları zanni olan haber-i vahidler gibi. 
  Bu nevide ictihad iki yönde olur ; sened ve delalet. Sened yönünden ictihad, ravilerin adalet, zabt ve benzeri durumlarının araştırılması ve hadisin, rivayet zincirinin kesintisiz olup olmadığının incelenmesi demektir. Müctehid, incelemeleri sonunda hadisin sabit ve sahih olduğu kanaatine varırsa onunla amel eder, aksi halde onunla amel etmez. 
  Delalet yönünden ictihad, nass ile kastedilen manayı ve nassın bu manaya delaletinin kuvvetini tesbit etmek üzere yapılan incelemedir. 
b- Sübutu kati, fakat delaleti zanni olan nasslara bağlı hükümler: Bu nevi ictihada lafzı birden fazla manaya delalet eden ayetlerle, mütevatir hadislerde rastlanır. 
  c- Sübutu zanni, delaleti kati olan nasslara dayalı ictihadlar: Manaları kati olan haberi vahidler gibi. Bu neviye Kur’anda yer yoktur. Bu nevideki ictihad faaliyeti, sened üzerinde cereyan eder. 
d- Hakkında nass veya icma bulunmayan ve dinin kaçınılmaz (temel)  hükümleri çerçevesinde sayılmayan hükümler. Bu nevide ictihad faaliyeti, kıyas, mesalih-i mürsele, örf ve adet, istishab, seddi zerayi gibi fakihlerin hüküm verirken başvurdukları yollardan biriyle, o meselenin hükmünü belirleme şeklinde devam eder. Bu da müctehidlerin farklı bakışlara sahip olabilecekleri bir alandır. ve ihtilafa elverişlidir. 
  Hiç şüphesiz, her hususun, her meselenin, meydana gelen her olayın açık hükmü, Kur’an ve Sünnette bulunmaz. 
Bu durumda yapılacak iş, o olay ve o meselenin hükmünü, nassların ışığı altında ictihad ederek bulmaktır. Bu yol, Hz. Peygamber zamanından beri takip edilmektedir. 

g- İctihadın Hükmü :
  1-İctihadla varılan hükmün değeri, hata ihtimali olmakla birlikte galip bir zandan ibarettir. Bir müctehid, kendisinin ictihadında hakka isabet ettiğini kati surette iddia edemez. Ancak hakka isabet ettiğine galip bir zan ile kani olur. Bunun içindir ki, kati-şeri hükümlerde ve itikadi konularda ictihad cari olmaz. Çünkü bu konularda zan kafi olmayıp, kesinlik gerekir. Kati delil olan yerlerde ise ictihada mahal yoktur. Bir müctehid, ictihadında hakka isabet etmişse, kendisine iki ecir ve sevap vardır; ictihadında hata etmiş ise alacağı ecir ve sevap bir tanedir. 
  2- İctihad, ictihadı nakzetmez. Bir müctehid, başka bir müctehidin ictihadını bozamaz. Aynı şekilde bir hakimin, ikinci ictihadı, birincisini bozamaz. Ancak müctehid, ictihadının değişmesi halinde yeni ictihadına uymak zorundadır. 
3- İctihad, yerine göre farz-ı ayn, farz-ı kifaye, mendub veya haram olabilir. Şöyle ki; İctihadi mesele, derhal hükme bağlanmaya muhtaç ise, sorulan müctehid için ictihad farz-ı ayndır. Zaman geniş veya hadisenin götürülebileceği başka müctehidler varsa farz-ı kifaye, hadise vuku bulmadan, nazari olarak ortaya konmuşsa, ictihad mendub, kasten nassa aykırı olursa haramdır. 
  Müctehidin ictihadı kendisi için bağlayıcıdır. Ancak başkaları için bağlayıcı değildir. Hiç kimsenin ona uyması ve görüşü ile amel etmesi vacip değildir. Çünkü müctehidin vardığı sonuç, zann-ı galibe dayanmaktadır. Yani hatalı olma ihtimali vardır. Hata olma ihtimaline açık olan şey ile amel etmek vacip değildir. Ancak ictihad ehliyeti olmayan mukallidlerin, dini bir meselede, müctehidlerden birinin ictihadına uyması gerekir.

  h- İctihada Duyulan İhtiyaç:
  Bilindiği gibi müslümanların hayatlarını düzenleyecek kural ve açıklamalar, Kur’an ve Sünnette bulunmaktadır. Keza müctehidler de, Kur’an ve Sünnetin ışığı altında müslümanların hayatlarını düzenleyecek hükümleri tesbit etmişlerdir. Bu hükümler, fıkıh kitaplarında bulunmaktadır. Ancak Kur’an, Sünnet ve fıkıh kitaplarında kıyamete kadar vuku bulacak olayların bütününün, açık hükümlerini bulmak mümkün değildir. Bu sebeple müslümanlar, karşılaştıkları problemlerin açık hükümlerini bu kaynaklarda bulamayabilirler. İşte müctehidler, ictihadları ile müslümanların çözüm bekleyen problemlerine Kur’an ve Sünnetin ışığı altında yeni hükümler elde ederek çözüm getirebilirler. Bu şekilde hem müslümanların problemleri çözülür, hem de İslam hukuku gelişir. 
  Kur’an-ı Kerimde dolaylı veya dolaysız olarak ictihadın teşvik ve emredildiği görülmektedir. Peygamberimizin ashabını ictihad yapmaya teşvik ettiği de bilinmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz, Muaz b. Cebeli Yemene kadı tayin ederken ona “Hangi esasa göre hüküm vereceksin, ya Muaz?”diye sormuş. Muaz cevaben "Allahın Kitab’ına göre, onda bulamazsam Sünnet ile, onda bulamazsam kendi reyimle ictihad ederim”demiş. Peygamberimiz bu cevaptan son derece memnun olmuş ve Allaha duada bulunmuştur. Peygamberimiz "Bir hakim hükmederken ictihad eder ve ictihadında isabet ederse iki, hata ederse bir sevap vardır ” buyurmuştur. ( Ebu Davut) . 
  Alimlerin ifadelerine göre ictihad, müslüman toplum için farz-ı ayn veya farz-ı kifayedir. Hiç bir zaman müslümanların müctehidsiz kalmaları caiz değildir. 
  İmam Süyuti bir risalesinde şöyle diyor : "Bütün mezheplerin büyük alimleri, ictihadın her asırda farz olduğunda, müctehid bulamayınca, o asırda yaşayan bütün müslümanların günaha gireceklerinde ittifak etmişlerdir. “Süyuti bu girişten sonra, bu görüşe iştirak eden, dört mezhepten birine salik 22 zatın ismini veriyor. ( İrşadül-mühtedin fi nusretil-müctehidin) 
  Buna göre müslümanların en önemli vazifelerinden biri de ; yürüyen ve durmadan yeni mesele ve problemler doğuran hayatın, dini ihtiyaçlarına, İslamın ana kaynaklarından ilham alarak cevap verecek müctehidler yetiştirmektir. 

  i-Müctehidlerin Tabakaları ( İctihadın Dereceleri ) 
Fıkıh usulü alimleri, fakihleri yedi tabakaya ayırmışlardır. Bunlardan ilk dört tabakayı teşkil edenler, müctehiddirler, geriye kalan tabakaları teşkil edenler de mukallid olup ictihad derecesine ulaşmamış kimselerdir. Bunları şöylece sıralayabiliriz. 

  1- Şeriatta Müctehidler 
  Bunlar, usul ve füruda hiç bir müctehidi taklid etmeksizin, kendilerinin koyduğu prensip ve kaideler çerçevesinde ictihad eden zatlardır. İmam Azam Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel bu tabakaya mensuptur. 
  2-Mezhepte müctehid
Bunlara müntesib müctehid de denir. Bunlar, kendileri bir takım usuller çerçevesinde nasslardan hüküm çıkarabilecek kudrette olduğu halde, şeriatta müctehid bir kişiye tabi olarak, onun usul ve kaidelerine, usul yönünden muhalefette bulunmazlar. Ancak feri meselelerde muhalefette bulunabilirler. Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer, Hasan b. Ziyad, Müzeni, İbn Kasım, İbn Vehb bu tabakaya mensub müctehidlerdir. 
3- Meselede Müctehid:
Bunlar mensubu bulundukları mezhebde, hükmü bulunmayan meseleler hakkında ictihada muktedir olan fakihlerdir. Bunlar usul ve furuda imamlarına tabidirler. Ancak hakkında imamdan herhangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hükümlerini ictihad yoluyla açıklığa kavuştururlar. Ebu Bekir el-Hassaf, Tahavi, Kerhi, Hevlani, Serahsi, Pezdevi, Kadıhan ve benzeri fakihler, meselede müctehid olarak kabul edilirler. 
  4- İstidlal yapan müctehidler . 
  Bu tabakaya mensub olanlar, görüş ve nassları karşılaştırıp "bu görüş kıyasa daha uygundur", "şu görüş rivayet bakımından daha sahih ve delil yönünden daha kuvvetlidir. ”şeklindeki açıklamalar yapmışlardır. Bu tabaka ile üçüncü tabaka arasındaki fark da açık değildir. Dördüncü tabakayı iki kısma ayırabiliriz:
  a-Tahriç yapan müctehidler:
Bunlar mezhep imamlarının hakkında fikir beyan etmedikleri meselelerin hükümlerini çıkaran ve tahriçlerinde mezhebin usulüne dayanan kimselerdir. Bunlar, mensubu bulundukları mezhep müctehidlerine ait kapalı sözleri açıklar, iki manaya ihtimali olan sözü, diğer nasslarla mukayese edip bir yöne tevcih ederler. Mezheplerinde hükmü bulunmayan meseleler hakkında, mezhebin nass ve kaidelerinden yeni hükümler çıkarırlar. Ebu Bekir el-Cassas, Ebu Abdullah el-Cürcani, Ebheri, Şirazi, Mervezi gibi müctehidler bu tabakaya mensubturlar. 
  b- Tercih yapan müctehidler:
Mezhep içinde aynı konuda rivayet olunan farklı rivayet ve kavillerden birini diğerine tercih eden fakihe tercih eshabı denir. Bu tabakaya mensub olan fakih, tercih esnasında "bu evladır", "bu daha sahihdir", "bu daha açıktır", "bu kıyas için daha uygundur”gibi terimleri kullanırlar. Kuduri, Merğınani, İbn Hümam gibi fakihler bu tabakaya mensubturlar. 
5-Ashab-ı Temyiz :
Bunlara hafızlar tabakası da denir. Bunlar, Zahirür-Rivaye ile Nadirür-Rivayeyi, kuvvetli ile zayıfı birbirinden ayıran fakihlerdir. Esasen bu tabaka, mukallid olup öncekilerin tercihlerini bilmede huccet sayılır. Mütunu erbea (dört metin)  müellifleri bu tabakaya mensubturlar. Bunlar Ebul-Berekat en-Nesefi, Mevsıli, Tacüş-Şer’ia, Muzafferüddin es-Saati gibi fakihlerdir. 
Bunların yaptıkları bir tercih ve tahriç değil, sadece tercih ve tahriç edileni bilmekten ibarettir. 
  6-Mukallidler Tabakası :
  Bunlar ictihad, tercih, temyiz ve tahrice selahiyetli olmayıp yalnız bir mezhebe ait hüküm, mesele ve rivayetlerin büyük bir kısmını ezberlemiş, bunları eserlerine almış olan alimlerdir. Fıkıhçıların en aşağı tabakası bunlardır. Bu tabakaya mensub olanlar, kitapları anlayabilirler ; fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. Onlar, tercih eshabının, tercih ettikleri hükümlerin, tercih sebeplerini ve derecelerini bilemezler. 
  İbni Abidin, bunları şöyle tarif ediyor ; Onlar, doğru ve yanlışı, sağ ve solu birbirinden ayıramamışlardır. Hatta onlar, gece odun toplayan kimse gibi, ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklid edenlere yazıklar olsun. ” (Şerhu Risalet-i Resmil-Müfti) 
  Hicri 800 yılından sonraki fakihlerin ekserisi bu tabakaya dahildir. Ancak bu tarihten sonra da, müctehid yetişmiştir fakat sayıları azdır. 


TAKLİD


a) Taklid Ve İttibanın Manaları
aa) Taklid: Gerdanlık manasına olan kıladeden türeyen taklid, lügatte bir kimseye gerdanlık takmak demektir. Usulcülerin ıstılahında taklid, delilini bilmeksizin başkasının görüş, fikir ve ictihadiyle amel etmektir. Buna göre bir kimsenin, dayandığı Kitab, Sünnet ve icma delillerinden biri bilinmeksizin, sözünü almakla, taklid tahakkuk etmiş olur. Taklid edene mukallid denir. Mukallid, delile değil, hükmü çıkaran alime itimat etmektedir. Bir müctehidin görüşleriyle amel eden kişi, amelinden meydana gelecek uhrevi-manevi mesuliyeti, o müctehidin boynuna yüklediği için, bu ameline, taklid, kendisine de mukallid denmiştir. 
  ab)  İttiba : Müctehidin delilini bildiği halde, onun ictihadıyla amel etmeye taklid değil, ittiba denir. Kişi, taklidde hükmü, ittibada ise delili kabul etmektedir. Bu bakımdan ittiba, ictihad ile taklid arasında orta bir mertebedir. Yani ittiba ictihaddan aşağı, taklidden üstün bir mertebedir. Bir müctehidin ictihadının delilini bildiği halde, onun görüşüyle amel eden kişiye müttebi adı verilir. 

b) Taklidin Hükmü 
  ba)  İtikadda Taklid:
  Kelam alimleri, birkaçı müstesna, itikadi konularda taklidin caiz olmadığını söylemişlerdir. Çünkü, İslamda ilim, irfan, araştırma övülmüş, cehalet, taklid, körü körüne inanma ise yerilmiştir. Öyle ise her insan akli ve nakli delillere dayanarak Allahı bulacak ve iman edecektir. Bu duruma göre bir kişinin, bir başkası öyle söylediği ve iman ettiği için inanması, makbul bir davranış değildir. Eşariye göre mukallidin imanı sahih değildir. Pek tabii bu fikrin doğru olduğunu kabul etmek de güçtür. Çünkü, Peygamber Efendimiz, bu gibilerin imanını kabul eder ve onların inandıklarına dair delil istemezdi. Bu sebeple ehl-i Sünnet alimleri, mukallidin imanının sahih olduğuna, ancak onun, dinin emri olan tefekkür ve muhakemeyi terk ettiği için günahkar olduğuna kani olmuşlardır. 
  bb)  Amelde Taklid:
  Alimler, ibadet, muamelat ve Ukubat konularında taklidin caiz olup olmadığı hususunda, farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu konuda insanları üç kısma ayırmışlardır : 1-Müctehidler, 2-Mukallidler, 3-Avam. 
  1- Müctehidler:
  Fakihlerin çoğunluğuna göre, itikadi konularda olduğu gibi, fıkhi konularda da, mutlak bir müctehid için, diğer mutlak bir müctehidi taklid etmek haramdır. Ancak herhangi bir meselenin hükmünü istinbat edecek kadar vakit bulamayan bir müctehidin, böyle bir zarurete mebni olarak, o konuda başka bir müctehidin ictihad ve görüşüyle amel etmesi caiz görülmüştür. Diğer müctehidler için, ictihad ettiği konular dışında, başka bir müctehidi taklid etmek caizdir. 
  2-Müttebiler ( İctihada muktedir olmayan alimler ) 
  “Zaruretler, kendi miktarlarınca takdir olunur”kaidesince, avam için vacip olan taklid, ictihada muktedir olmamakla birlikte, taklid edeceği müctehidin delilini anlayacak kadar alim olanlar için vacip değildir. Çünkü avam için taklid zaruri ise de, müctehid seviyesinde olmayan alimler için, böyle bir zaruret yoktur. Çünkü bu alimler, tabi oldukları müctehidin delillerini anlamaya muktedirdirler. Şu halde bunlar için, delilde taklid caiz olduğu halde, hükümde caiz değildir. Bu sebeple alimlerin, mensub oldukları mezhep imamının hükümlerini istinbat ettiği delilleri bilmesi vaciptir. Ancak zamanımızda çoğu meselelerde, mezhep imamlarının hükümlerinde istinbat ettikleri delilleri bilmek çok zordur. Bunların tamamını öğrenmeye ömür bile kafi gelmez. İşte bu konuda da, "meşakkat, teysiri celbeder”kaidesince taklid caiz görülmüştür. 
  Burada ifade edelim ki, mezhep imamları, ilim erbabını taklidden sakındırmışlardır. İmam Malik, "Ben beşerim. Bazen hata, bazen isabet ederim. Bu sebeple benim ictihadımı tetkik ediniz, Kitaba ve Sünnete muvafık bulursanız kabul ediniz, bulamazsanız, reddediniz. ”demiştir. Ebu Hanife, herhangi bir konuda fetva verdikten sonra ; "bu benim bir görüşümdür. Bu çıkarabildiğim en isabetli bir görüştür. Kim bundan daha güzel bir görüş ileri sürerse, doğru olan görüş odur. ”derdi. 
Ahmed b. Hanbel: "Ne beni, ne Maliki, ne İbrahim en-Nehaiyi ne Evzaiyi ne de başka bir zatı taklid ediniz. Şeri hükümleri kaynağından alınız. ”demiştir. 
  Müzeni, "muhtasar”adlı eserinin mukaddimesinde, hocası olan İmam Şafii’nin kendisini taklidden menettiğini yazmıştır. 
Netice olarak diyebiliriz ki, müctehidler için taklid caiz olmayıp, onlar için ictihad vaciptir. İctihada muktedir olmayan alimler için taklid caiz olmayıp, tabi olduğu müctehidin delilini öğrenmesi vaciptir. Ancak delilini öğrenemememişse taklid caizdir.  
  3- Avam (Halk) 
  İctihada muktedir olmayan kişiler, müctehidlerin görüşleriyle amel etmek zorundadırlar. Çünkü mükellef bir kişi, şeri hükümleri öğrenmek ve onlara uymak zorundadır. Ancak her mükellefin, şeri hükümleri delillerinden çıkararak öğrenmesi mümkün değildir. Diğer taraftan fıkhi konulardaki ictihad ile, itikadi konulardaki ictihad birbirine benzemez. İtikadi konular sınırlı, delilleri de akli ve naklidir. Bu sebeple, itikadi konularda her akıllı insan, kolayca iman esaslarını kavrayabilir. Halbuki fıkıh konuları böyle değildir. Fıkıh konularının hem sayıları, hem de delilleri sınırsız denecek kadar çoktur. Bu sebeple fıkhi konularda ictihad, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Burada ifade edelim ki, fıkhi konularda her müslümanın ictihad yapmasını beklemek doğru değildir. Çünkü bu takdirde insanların yaşamaları için zaruri olan ziraat, zanaat vb. işleri yapacak kimse bulunamaz. İşte bu gibi mülahazalarla, fıkhi konularda taklid, esasen kınanmış olmakla beraber, ictihada muktedir olmayanlar için zaruri görülmüştür. Kur’an-ı Kerim’deki Allah, dinde size hiç bir güçlük yüklemedi. (Hac:78) , ve "Şayet bilmiyorsanız, ilim ehlinden sorunuz. " (Nahl:43)  ayetleri de, bu konuda birer delildir. 
c) Mezheplerin Taklid Edilmesi 
  Hz. Peygamber devrinden itibaren, mezheplerin ortaya çıkışına kadar geçen devrede ictihad iktidarına sahip olmayan alimler ve mukallidler, dini müşkil ve problemlerini müctehidlerden sorup öğreniyorlardı. Bir şahıs dini bir problemini bir müctehide sorarken, başka bir meselesini de, bir başka müctehide sorabiliyordu. İkinci asırda fıkhi mezheplerin ortaya çıktıklarını ve ictihad iktidarına sahip olmayan alimlerin ve mukallidlerin, bir mezhebe bağlı olarak yaşadıklarını görüyoruz. Ancak müctehid olmayan bir şahsın, sadece bir müctehidin görüşlerine, yani bir mezhebe bağlı kalarak amel etmesinin vacib olduğuna dair, herhangi bir akli ve nakli delilin mevcut olduğuna rastlamak mümkün değildir. Bununla beraber alimler, ictihad iktidarına sahip olmayan kimselerin, fıkhi mezheplerden herhangi birine ; özellikle hükümleri tamamen tedvin edilen ; Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerinden birine bağlı olarak amel etmelerinin caiz olduğuna kani olmuşlardır. 
  Şu da bir hakikattir ki, dini konularda hiçbir malumatı olmayan avam için, bir mezhebe mensub olmakla olmamak arasında herhangi bir fark yoktur. Çünkü, insan tercihini kullanarak bir mezhebe mensub olur. Tercih ise, asgari bir ilim gerektirir. Avamda ise, tercih yapacak ilim yoktur. Bu sebeple usul alimleri “avamın mezhebi yoktur. Onun mezhebi müftisinin fetvasıdır. ”demişlerdir. 
  Bir kimsenin tek bir mezhebe bağlı olarak amel etmesi caiz olmakla birlikte, şu hususları da hatırında devamlı olarak tutması gerekir :
  1- Mezhep imamları, nasslardan kendi anlayışlarına göre hüküm çıkarmışlardır. 
2- Bir mezhep, İslam Dinini tamamiyle temsil edemez. Bu bakımdan kişi, mensubu olduğu mezhebe, din nazarıyla bakamaz. 
3- Mukallid, herhangi bir meselede, mezhebinin hatalı olduğunu anlarsa, başka bir mezhebin görüşüyle amel edebilir. 
  4- Mukallid, mezhep taassubuna kendini kaptırmamalıdır. Bu konuda şunu söylemelidir : "Benim mezhebim haktır, hatalı olma ihtimali ile. Başka mezhepler hatalıdır, hak olma ihtimaliyle". 
  5- Mezheplerin farklı anlayış ve farklı fikir sahibi olmaları tabiidir. Bu husus yadırganmamalıdır. Çünkü akıl sahibi olan insanların farklı düşüncelere sahip olmaları normaldir. Unutulmamalıdır ki, farklı ictihadlar, İslam Hukukunun gelişmesine vesile olur. Bu sebeple mezhep imamları ve müctehidler hürmetle anılmalıdır. 
  6- İhtiyaç bulunduğunda kişi, mensubu bulunmadığı hak bir mezhebin görüşü ile amel edebilir. Bir mezhebe bağlı kalmanın zaruriliği konusunda hiç bir akli ve nakli delil yoktur. 
  7- İslam Şeriatı, her mezhep hakkında şeri bir delildir. Fakat hiçbir mezhep, İslam Şeriatı hakkında şeri bir delil değildir. 
  8- Bir mezhebe bağlanmanın dini dayanağı, mezhep imamlarının İslamı öğretme ve bilme konusunda, yetkili kabul edilmesindendir. Yani hakikatte her müslüman, Kur’an ve Sünnete tabi olmaktadır. “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun” ayeti, sahabenin ve selef-i salihinin metodu, ilim ehli olan mezhep imamlarına tabi olmayı caiz kılmaktadır. 
d) Tek Mezhebe Bağlanmanın Hükmü :
  Müctehid olmayan bir kimsenin, herhangi bir mezhebe bağlanmasının hükmü üzerinde, taklid döneminde tartışma başlamıştır. Dördüncü asra kadar, bir kimsenin dini-ameli hayatında tek bir mezhebe bağlanmasının gerekli olduğunu ortaya atan olmamıştır. Mezhep taassubu başladıktan sonra, bir mezhebe bağlı kalmanın lüzumu da münakaşa konusu olmuştur. Araştırmacı alimler, aşağıdaki delillerle, bir kimsenin muayyen bir mezhebi taklid etmesinin şart ve vacib olmadığını, bunun ancak caiz olabileceğini ve gerektiği zaman da o mezhebi terk edip, başka bir mezhebe geçebileceğini ifade etmişlerdir: 
1- Allah ve Rasulü tek bir mezhebe bağlı kalmayı farz kılmamıştır. 
2- Selef tatbikatında mezhep ve tek mezhebe bağlılık yoktur. 
3- Yeni müslüman olan bir kimsenin, dilediği alimi taklid edebileceği ve bir sahabeye soru soran bir kimsenin, başka bir sahabeye de sorabileceğinde icma vardır. 
4- Avamın bir mezhebe tabi olmasının, ilmi ve şeri hiç bir değeri yoktur. Esasen avamın mezhebi yoktur. Onun mezhebi müftinin fetvasıdır. 
5- Bir mezhebe tabi iken, bunu terk edip başka bir mezhebe geçen pek çok muteber alim vardır ; mesela Tahavi; Şafii iken Hanefi, Hatip Bağdadi; Hanbeli iken Şafii, İbn Faris; Şafii iken Maliki, Ebu Hayyan; Zahiri iken Şafii olmuştur. 


FETVA VE MÜFTİ

a- Fetvanın Tanımı :
  Bir meselenin dini hükmünü öğrenmek üzere sorulan soruya - ictihad, tahriç ve taklid yoluyla- verilen cevaba fetva denir. Fetva verene ise müfti denir. 
b- Fetva Yetkisi :
  Müftinin vazifesi, dini hükümleri insanlara tebliğ etmek, onların dini sahadaki sorularını cevaplandırmaktır. Müfti kendisine sorulan sorunun hükmünü, Kitab ve Sünnet nasslarından veya nassların ışığında ictihad ederek çıkarır. Bu yönüyle fetva verme, ilmi iktidar meselesidir ve ictihada dayanmaktadır. 
  Usul alimlerine göre "Müctehid", "Fakih”ve "Müfti”kelimeleri eş anlamlıdır. Şu halde bir kimsenin fetva verebilmesi, o şahsın müctehid olmasına bağlıdır. İctihad iktidarına sahip olmayan bir kimseye "müfti”denilmesi, usulcülere göre mecazidir. Çünkü bunlar bir başka müctehidin görüşünü nakletmek suretiyle fetva verirler. Bunlara bir başka müctehidin görüşünü