İslamiyat Kategori
Yiyecek ve İçecekler
İÇİNDEKİLER
YİYECEKLERLE İLGİLİ HELALLER-HARAMLAR

a) Giriş
b) Haram kılınan yiyecekler
c) Deniz ve suda yaşayanlar
d) İstisnalar
e) Şerî boğazlama
f) Av ve avcılık

İÇECEKLERLE İLGİLİ HELALLER-HARAMLAR

1-Her sarhoş eden şey hamrdır ve haramdır. 
2-Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır
3-İçki ile ilgili yasaklar. 
4-İçki meclisinde bulunmak ve içki hediye etmek
5-Alkollü ilaçla tedavi
6-İçkinin zararları
7-Uyuşturucu maddeler
8-Sigara, ot, nargile ve enfiye
a) Mübah olduğu görüşü
b) Mekruh olduğu görüşü 
c) Haram olduğu görüşü


YİYECEKLERLE İLGİLİ HELALLER HARAMLAR

a) Allah’ın helal ve haram kılmasındaki hikmet: 

İslam, yiyecek ve içecekler konusunda orta bir yol tutmuş, temiz ve faydalı şeyleri helal, pis ve zararlı şeyleri haram kılmıştır. Kur’an’da haram olan yiyecekler, bâzı âyetlerde özetlenerek, bâzılarında ise ayrıntılı olarak açıklanmıştır: ”Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, (canları çıkmadan önce kesememişseniz) boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenilmiş olanlar, dikili taşlar
üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız, size haram kılındı. Bunlar fâsıklıktır. ”
(Mâide: 3) . meâlindeki âyette, etleri haram olan hayvanların on çeşit olduğunu görüyoruz. 
Bunların haram kılınmalarının sır ve hikmetine gelince; önce bütün haramlara şâmil bir parentez açmak, sonra da konumuza dönmek uygun olacaktır: 
Allah ve Rasulü, dolayısı ile hak dinler, bazı yiyecek, içecek ve giyecekleri, bir kısım iş ve davranışları haram kılmış, yasaklamıştır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek anladığımız yüzlerce haram ve yasağın, fert ve cemiyet halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saadetlerini hedef aldığını görünce, insaflı bir düşüncenin şu sonuca varması kaçınılmazdır: Aklımızın ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da-şimdilik bilgimiz dışında kalan-pek çok faydasının olduğu muhakkakdır. 
İnsanların yasaklama ve engellemeleri-en azından başlangıçta-zararı çekmeden önce değil, zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanların ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir. Meselâ bin yıllık âmiyâne tecrübe ve otuz yıllık da ilmî araştırma sonunda, bir yiyecek ve içeceğin insan sağlığı için zararlı olduğu anlaşılırsa, bu zarar, bu kadar uzun bir zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce bilmek imkanı olsaydı, elbette tetbirler de o zaman başlayacak, zarar en aza indirilecekti. Durum böyle olunca, ilmî ölçülere göre zararını bilmediğimiz fakat ciddî bir kaynağın zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeylerden kaçınmamız gerekir. 
Böyle bir ihtimali hiçe saymak ve zararını ilmen bilmediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için, insanların bilinebilecek her şeyi bilmesi gerekir. Halbuki doğu ve batının ilim adamları, insanların bildiklerinin , bilmedikleri yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu îtiraf etmişlerdir. 

b) Haram kılınan yiyecekler: 

1-Meyte ve meyte sayılanlar: Meyteden maksat; insanlar tarafından yenilmek üzere kesilmiş ve öldürülmüş olmayıp, kendiliğinden ölen kara hayvanlarıdır. 
Meyte sayılanlar ise; boğularak, bir yerine vurularak, düşüp yuvarlanarak, başka bir hayvan tarafından süsülerek, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanarak ölen hayvanlardır. Bunların eti yenmez. 
Meytenin haram kılınışının hikmetlerinden bazıları şunlardır: 
a) Tarih boyunca insanlar bundan tiksinmiş ve bütün semâvî din mensupları kendiliğinden ölen
bu hayvanları yememişlerdir. 
b) Boğazlanmadan ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar
sebebiyle ölürler. Bunların yenmesi tehlikeli sonuçlar doğurabilir. 
c) İnsanlar bu hayvanları yemeyince, yaşayan kuşlar ve hayvanlar, gıda bulma imkanına kavuşurlar
d) Murdar olan hayvanı yiyemiyeceğini bilen sahibi, onun bakım ve tedavisine dikkat eder, kendi haline bırakmaz.
2-Akmış kan: Hayvan, şerî usûlüne göre boğazlanınca, vücuddaki kanın büyük bir kısmı dışarıya çıkar, az bir miktar da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya çıkan kanı içmek haramdır. İnce damarlar içinde, dalak, ciğer gibi uzuvlarda kalan kan ise, akmış sayılmadığından, et ve sakatat ile birlikte yenir. 
3-Domuz eti: Domuz, tabiatı gereği pislik, ekşimiş, kokuşmuş nesneler yiyen, pislik içinde yüzen bir hayvandır. Bu sebeple de, başta trişin ve tenya olmak üzere bir çok mikroba yuvalık etmektedir. Bu hayvanı özel bakıma tâbî tutmak ve etini tıbbî kontrolden geçirmek suretiyle, muhtemel zararın önlenebileceği iddiâsına karşı iki şey söylenebilir: 
a) Bu tetbirler her zaman, her yerde ve her yiyen tarafından alınamaz ve alınamamıştır. 
b) Yukarda da işaret ettiğimiz üzere, domuzun haram kılınmasının hikmeti, bizim bugüne kadar bildiklerimizden ibaret değildir. Dün bilinmeyenler, bugun biliniyor. Yarınlar da bugünün bilinmeyenlerini kısmen de olsa aydınlığa çıkaracaktır. 
4-Allahtan başkası adına kesilenler: 
İnsan hayatına ancak Yüce Allah son verebilir. Hayvanların hayatına son vermek, yine Allah’ın kudret ve iradesiyle olmakla beraber, insanlar onlardan faydalanmak için  boğazlayabilirlerBu fiile izin veren de Allah’tır. Hayvanı keserken O’nun ismini anmak, bu izni tazelemek, ölümün O’nun kudret ve iradesiyle olduğunu hatırlamaktır. Putlara, uydurma mabutlara kesilen, bunların adı anılarak boğazlanan hayvanların eti yenmez. Çünkü yaratan ve öldüren Allah’tır. Halbu ki, bu kesim O’nun iznine ve ismine dayanamıştır. Bu yasak aynı zamanda putperestliğin kökünü kazımak ve tevhid inancını perçinlemek hikmetine dayanmaktadır. 
5-Diğer kara hayvanlarından haram olanlar: 
Kur’an’da, Rasulüllah kasdedilerek: ”Onlara temiz şeyleri helal kılar, pis şeyleri de haram kılar. ”(Â’raf: 157) buyuruluyor. Burada” pis şeyler” diye tercüme ettiğimiz “Habâis”in tefsirinde müctehitler ihtilaf etmişlerdir: Bazı müctehitlere göre “habâis”Allah ve Rasulünün haram kıldıklarıdır. 
Yani haram oldukları hakkında âyet ve hadis bulunan şeylerdir. Bu sebeble haşerât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir. Ebu Hanife ve Şâfiî gibi müctehitlere göre ise; ”Habâis”genellikle insanların tiksindiği, iğrendiği şeylerdir. Dolayısı ile yukarda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. 
Pislik ve leş yiyen hayvanlar da, habâis içerisinde mütâlaa edilmiştir. 
Hz. Peygamber, Hayber savaşında ehlî eşek etini haram kılmıştır. Katır eti de haramdır. Yine Rasulüllahın, avını  köpek dişleriyle yakalayıp yiyen bütün yırtıcı hayvanlar ile, avını pençeleriyle yakalayıp yiyen bütün yırtıcı kuşların etinin yenmesini yasakladığı rivayet edilmiştir. (Müslim) . 
Hanefiler, bu hadiste geçen “siba”kelimesini; ”et yiyenler”şeklinde anlamışlar ve bu çeşit hayvanları haram saymışlardır. İmam Şâfiî ise. ”insanlara saldıran ve parçalayan”şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisna etmiştir. 
Bu açıklamalardan sonra eti yenmiyen hayvanları üç gurupta toplayabiliriz: 
a) Avını, azı dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan ve kendisini savunan hayvanların eti haramdır: 
Domuz, kurt, ayı, arslan, kaplan, pars, sincap, semmur, maymun, sansar, sırtlan, fil, köpek, kedi, keler, tilki, ge-lincik gibi dört ayaklı hayvanlar bu guruptandır. Azı dişleri olduğu halde, başkasına saldırmayan hayvanların eti yenilir. Deve gibi. 
b) Avını pençesi ve tırnakları ile avlayıp yakalayan ve tab’an denî olan yırtıcı kuşların eti haram veya tahrîmen mekruhtur: Kartal, akbaba, atmaca, çaylak, kuzgun, karga, yarasa, şahin gibi kuşlar bu niteliktedir. Tırnaklı olduğu halde, tırnaklarıyle avını avlamayan kuşların eti yenir. Güvercin gibi. 
c) Tab’an iğrenç olan, insana tiksinti veren hayvanların etleri de haramdır: Fare, yılan, akrep, kene,  kurbağa, kara ve deniz kaplumbağası, arı, kara sinek, sivri sinek, köstebek, kirpi, bit, pire ve dğer haşerat bunlardandır. 

       6-Deniz ve suda yaşayanlar: 

Balık çeşidine girmek şartı ile, sürekli suda yaşayan ve karada yaşaması mümkün olmayan hayvanların hepsi helaldir: Kalkan, yunus, sazan ve yılan balığı gibi. Diğer su hayvanları Hanefilere göre tiksinti veren hayvanlardan sayılır ve bu sebeple yenilmesi caiz olmaz. Mesela yengeç, midye, istiridye,  İstakoz, salyangoz ve su kaplumbağası helal değildir. Yine deniz aygırı, deniz arslanı gibi balık şeklinde olmayan hayvanların eti yenmez. Çünkü bunlar, karada yaşayan ve helal olmayan canlılar gibidir. 
Bazı müctehitlere göre ise. deniz ürünlerinin hepsi helaldir. Delilleri şu âyet ve hadislerdir: 
“Taze et yemeniz, takındığı süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetlerinden faydalanmanız için-ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün-denize boyun eğdiren de odur. Size deniz avı ve onu yemek helal kılındı. ”(Mâide: 96-97) 
Peygamber Efendimize deniz suyunun hükmü sorulunca: ”Onun suyu temiz, meytesi helaldir”(Ebu Davut) . buyurmuştur. Bu âyet ve hadis, bütün deniz hayvanlarını içine almaktadır. 
Hanefilere göre deniz hayvanlarından sadece bütün çeşitleriyle balık helaldir. Bu havya nlarınboğazlanması gerekmez. Ancak kendiliğinden öleni yenmez. Fakat dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle ölenleri yenir. Diğer deniz hayvanları, ya iğrençtir ya da boğazlanmadığı için meyte hükmündedir. 

c) İstisnalar: 

1-Balık ve çekirge: Balık ve benzeri deniz hayvanları ile, kara hayvanlarından çekirge boğazlanmaz. Balık sudan çıkınca zaten ölür. Çekirgeninde  kafasını ayırmak kâfîdir. Çünkü çekirge küçük olduğu için boğazlanmasında güçlük vardır. 
Esasen şerî boğazlama olmadan hayvanların eti yenmez. Fakat bu kuraldan balık ve çekirge istisna edilmiştir. 
2-Meytenin derisi, kemiği ve kılı: Murdar ölen hayvanın etini yemek haram olmakla beraber deri, kemik ve kıl gibi kısımlarından faydalanmak mübahtır. 
İbni Abbas’ın rivayet ettiğine göre Hz. Meymune vâlidemizin  azatlısına bir koyun verilmiş, o da ölmüştü. Hâdisenin üzerine gelen Rasulüllah: ”Derisini çıkarıp tabaklayarak ondan faydalansaydınız ya”buyurunca: ”o, murdar ölmüştü”dediler. Peygamber Efendimiz de: ”Yalnızca yenmesi haram kılındı. . Her hangi bir deri, tabaklanırsa temizlenir. ”(Müslim)  buyurdu. Domuz derisi bu hükümden müstesnadır. 
3-Zarûret hali: Zarûret halinden maksat; açlık ve susuzluğu giderecek, hastalığı tedâvî edebilecek helal bir nesnenin bulunmamasıdır. Bu haller şunlardır: 
a) Açlık ve susuzlık: Mâide sûresinin üçüncü âyeti, açlığa doğrudan değindiği için, âlimler, açlığın zarûret olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. ”Zaruretler, haram olan şeyleri mübah kılar” genel kâdesine göre açlık ve susuzluk halinde haram olan şeyler yenilebilir. Bazı âlimler darda kalma süresinin, en az yirmi dört saat olması gerektiğini söylemişlerdir. Buna göre 24 saat helal yiyecek bulamayan kimse, zaruret  miktarınca haram olan şeylerden yiyebilecektir. İmam Mâlik’e göre doyuncaya kadar yer ve yanına da bir miktar alır. Diğer müctehitlere göre, ancak hayatını devam ettirecek kadar yiyebilir. 
b) Tedâvî zarûreti: Kullanılması haram olan ilaçları, helal olanı bulunmadığı takdirde kullanmanın caiz olup olmadığı konusunda iki görüş vardır: 
1-Bazı müctehitlere göre, haram ile tedâvî câiz değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz: ”Allah şifanızı, size haramkıldığı şeyde yaratmadı. ”(Buharî) . buyurmuştur. 
2-İlacın gıda gibi hayatın zarûrî ihtiyacı olduğunu ileri sürenlere göre darda kalan, başka helal ilaç yoksa, haram ilaçla tedavî olabilir. Çünkü Rasulü Ekrem, erkeklere ipek giymeyi haram kıldığı halde cilt hastalığı sebebiyle, bazı sahabilere izin vermiştir. Yukardaki hadis, helal ilacın bulunması durumuna âittir. Helal bulunmayınca, tedavi için kullanılan ilaç mübah olduğu için, hadisin şümulüne girmez. Ancak bu çeşit ilaçların kullanılabilmesi için: 
1-İlaç kullanılmadığı takdirde, sağlığı tehdit eden gerçek bir hastalığın olması, 
2-Yerine geçebilecek helal bir ilacın bulunmaması, 
3-Dindarlığına ve ihtisasına güvenilir bir doktorun tavsiye etmiş olması şarttır. 
Bu şartlarda kullanılması haram olan ilaçlar, mübah hâle gelir. Organ nakli, karı koca arasında olmak şartı ile sunî aşılama(tüp bebeği) , otopsi ve benzeri şeyler, zaruret sebebiyle câiz görülmektedir. 
4-Başkasında varsa: Helal yiyecek ve içeceği olmayan, bunu çevresinde, mensup olduğu toplumda bulabiliyorsa, darda kalmış sayılmaz. İslam, özel mülkiyeti tanımış ve korumuştur. Ancak bu hak sınırsız  değildir. Yanında kendi ihtiyacından fazla yiyecek ve içeceği bulunan müslüman, bunu darda kalana vermek mecburiyetindedir. Vermezse, karşı taraf zorla alabilir. Doğacak sorumluluk vermeyene âittir. 

d) Şer’î boğazlama:

 Eti yenen kara hayvanları, insanların kolayca tutup kesebilecekleri ehlî hayvanlar ve kolay yakalanamayan yabanî hayvanlar olmak üzere iki guruba ayrılır. Birinci guruptakilerin etinin yenebilmesi için, usûlüne uygun bir şekilde boğazlanmaları şarttır. 
Boğazlanma; develerde boğazla göğsün birleştiği yere bıçak saplanarak , diğer hayvanlarda boğazı kesmek suretiyle yapılır. Usulüne uygun bir boğazlamanın şartları şunlardır: 
1-Kesim, kanı akıtacak ve kesilmesi gereken yerleri kesecek şekilde, keskin bir âletle yapılacak. 
Bunun demir, taş, ağaç. .  olması mümkündür. Önemli olan keskinliktir. Rasulüllahın adiy b. Hatem’e hitaben: ”Kanı istediğin şeyle akıt ve üzerine besmele çek. ”(Ebu Davut) buyurması bu hükmün delilidir
2-Eksiksiz bir boğazlamada; nefes borusu, bunun iki yanındaki iki atar damar ve yemek borusunun kesilmesi gerekmektedir. Hanefilere göre üçünün kesilmesi de yeterli olur. 
Hayvan bir yere ters düşer veya yakalanamazsa, herhangi bir yerinin kesilip kanının akıtılması
boğazlama yerine geçer. Rasulüllahın bulunduğu bir yerde kaçan ve yakalanamayan bir deve oklanmış, Rasulüllah bunu tasvip ettiği gibi, böyle durumlarda aynı şeyin yapılmasını emir buyurmuştur. 
3-Kesim ânında Allah’tan başkasının ismini anmamak ve ondan başkası için kurman kesmemek. 
4-Keserken Allah’ın adını anmak. Âyette: ”Eğer onun âyetlerine îman etmişseniz, üzerine Allahın ismi anılan şeyden yiyiniz”(En’am: 118) buyurulmuştur. Bir hadisi şerifte ise: ”Kanı akıtılan ve üzerine besmele çekileni yeyiniz. ”(Buharî) buyurulmuştur. 
Besmele, bir hayvanın etinin yenilmesi için şarttır. Ancak unutularak besmele çekilmezse, kesilen hayvanın eti yenir. Çünkü Rasulüllah: ”Ümmetimden yanılma, unutma ve zorla yaptıklarının mesûliyeti kaldırılmıştır. ”(Buharî) buyurmuştur. 
5-Kesenin Müslüman veya ehl-i kitap olması: Yahudi ve Hrıstiyanlar gibi, aslında bir hak dine bağlı iken, zaman içinde hak dinden uzaklaşan ve son Peygamber Hz. Muhammed (s. a. v. )  e inanmayan kimselere ehl-i kitap denir. Bunlar temelde hak dine inanmamış olan müşrik ve putperestlerden ayrı tutulmuş, yiyecekleri, Müslümanlara helal kılınmıştır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Bugün size temiz ve faydalı şeyler helal kılınmıştır. Kitap verilenlerin yiyecekleri size, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. (Mâide: 5) . Bu âyet umûmî manalıdır. Domuz, şarap, meyte gibi aslı haram kılınmış yiyecekler dışında kalanların hepsine şamildir. Ancak burada birkaç noktayı ayrıca aydınlatmak gerekiyor: 
a) Yahudi ve hristiyanların dışında kalanlardan Mecusiler, fukahanın çoğunluğuna göre müşrik sayılırlar ve kestikleri yenmez. 
b) Keserlerken ne söyledikleri bilinmeyen kimselerin, kestiği hayvanların eti yenir. Allah’tan başka birinin adı anılarak kesilirse, bunu duyan kimse yiyemez. Bazı müctehitlere göre, bazı şartlarla bunun da yenmesi caizdir. Mesela hristiyanların kendi dinlerine uygun olarak kestikleri yenir. 
c) İslam âlimlerinin çoğuna göre, ehl-i kitabın boğazlama şekli, müslümanlarınki gibi olacaktır. 
Mâlikîlerden bir görüşe göre, müslümanlarınkine benzemesi şart değildir. Önemli olan yaptıkları kesimin, kendi dinlerine göre muteber olmasıdır. Mâlikîlerden olan İbni Arabî, yukarda geçen âyetin 
tefsirinde şöyle diyor: ”Ehl-i kitabın yiyeceklerinin, Allah’ın helal kıldığı temiz yiyecekler olduğuna ve bunların mutlak olarak helal bulunduğuna, bu âyet kesin delildir. Allah Teâlâ şüpheleri ve zihinlere
gelen itiraz ve düşünceleri silmek  için, bunu tekrarlamıştır. 
Tavuğun boynunu bükerek onu öldüren, sonra da pişiren, Hrıstiyan ise; bu yenilir mi? veya bu, yiyecek olarak satın alınır mı? diye bana sordular. Şöyle cevap verdim: ”yenilir ve satın alınır. Çünkü
bu, onların papazlarının ve din adamlarının yiyeceğidir. Bu, bize göre uygun bir boğazlama değilse de, 
Allah onların yiyeceklerini bize, mutlak olarak mübah kılmıştır. Allah’ın haramdır dedikleri müstesna olmak üzere, dinlerine göre neyi helal bilirlerse, o bize helaldir. ”(İbni Arabî) . 
Bu görüşü benimseyenlere göre, müslümanlarca yenilmesi helal olan hayvanları ehl-i kitap biri, kesmiş veya başka bir yol ile öldürmüş ise bakılır; eğer bu öldürme şekli, onların dinine göre uygun ve böyle öldürülmüş bir hayvanı yiyorlarsa, bunu müslümanlar da yiyebilir. Dinlerine göre yenmezse, müslümanlar da yiyemez. 

e) Av ve avcılık: 
İslam’dan önce Araplarda ve diğer milletlerde av âdeti bulunduğu ve bu âdet gıda temini, spor ve eğlence vasıtalarından biri olduğu için, İslam avı, bazı kayıt ve şartlarla caiz ve helal kılmıştır. 
1-Avcı: Av yapanın, ehlî hayvanları kesenler gibi, müslüman veya ehl-i kitap olması şarttır. 
2-Avlanan: Avlanan hayvanın ehlî olmaması, avlamadan başka bir yolla boğazlanma imkanının bulunmaması gerekir. Av âleti ile yaralanan hayvana yetişildiği zaman hâlâ yaşıyorsa, şer’î usûle uygun olarak boğazlanması gerekir. 
3-Av vâsıtaları: Av, ya kesici, delici âlet ve malzeme ile veya öğretilmiş hayvanlarla yapılır. 
a) Malzeme ve âletle av: Ok, mızrak, kılıç, saçma, kurşun gibi kesici ve delici âletlerle öldürülen hayvanın eti yenir. Taş, sopa vb. şeylerle vurularak öldürülen hayvanın eti yenmez. Malzemenin vücuda girmesi, delmesi, kesmesi gerekir. Ezerek, darbe ile öldürülen yenmez. Bunlar mevkuze gibidir. 
b) Hayvanlarla av: Köpek, doğan, şahin gibi ava alıştırılmış, öğretilmiş hayvanlarla av yapmak caizdir. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Size temiz olanlar helal kılındı. Allah’ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın…”(Maide: 4) . 
Av hayvanlarının özel eğitimle ava alıştırılmış olması ve avı kendisi için değil, sahibi için, onun isteği üzerine avlamış ve yemeden getirmiş olması gerekir. 
Vurulan hayvan gözden kaybolur. bilâhare bulunur ve aldığı yaradan öldüğü bilinirse ve hayvan kokmamış olursa eti yenir. 


İÇECEKLERLE İLGİLİ HELALLER HARAMLAR

Dilimizde içki, arapçada “hamr, müskir”kelimeleri: İçildiği zaman azı veya çoğu sarhoşluk veren çecekler için kullanılır. İslam, sarhoşluk veren bütün içkileri haram kılmıştır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Ey îman edenler içki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz  içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. 
Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi? ”(Maide: 90-91) . Âyet, içki yasağının hikmetini de özlü olarak ifade etmektedir. Bugün tıp dünyası içkinin, insan sağlığına verdiği zarar üzerinde ittifak etmiştir. 
İstatistikler ile bazı devletlerin zaman zaman teşebbüs ettiği içki yasağı, bunun iktisâdî, sosyal ve ahlâkî zararlarının açık delilleridir. Şimdi içki ile ilgili hükümleri açıklayalım:

a) İçki hakkındaki yasaklar:
 
1-Sarhoş eden her içki “hamr”dır ve haramdır: İslam âlimlerinin çoğuna göre, azı veya çoğu
sarhoşluk veren her içki, âyette geçen “hamr”mefhumuna dahildir ve haramdır. Bir soru üzerine Rasulüllahın: ”Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve haramdır”(Müslim) . buyurması da bu hükmün delilidir. 
2-Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır: Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağışıklık sağladığı için, az içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri azı tesir ederken, alışkanlık arttıkca aynı miktarın tesir etmediği görülmektedir. Bu sebeple içkiyi önlemenin en kesin yolu, azını da çoğunu da yasaklamaktır. İşte dinimiz de aynı yoldan yürüyerek, çoğu sarhoş edenin, azını da yasaklamıştır. Rasulü Ekrem şöyle buyurmuştur: ”Çoğu sarhoş edenın azı da haramdır. ”, ”Bir farakı sarhoş eden şeyin, bir avucu da haramdır. ”(Tirmîzî) . 
3-İçki ile ilgili on yasak: Peygamber Efendimiz içki ile ilgili şu yasakları koymuştur: ”İçki yapan, yaptıran, taşıyan, kendisine taşınan, dağıtan(garson) , satan, parasını yiyen, satın alan, kendisi için satın alınan lânetlenmiştir. ”(Tirmîzî) . Görüldüğü gibi içki ile ilgili her türlü faaliyet yasaklanmıştır. Çünkü içkinin tamamen ortadan kaldırılması gerekir. 
4-İçki meclisinde bulunmak ve içki hediye etmek: Müslümanın vazifesi yalnızca haramı işlememek değil, başkalarının işlemesine de-elinden geldiği kadar-engel olmaktır. Bu vazife onun içki meclisinde oturmasını önler. Hz. Ömer’in nakline göre, Rasulüllah şöyle buyurmuştur: ”Allah’a ve âhiret gününe îmanı olan kimse, üzerinde içki dolaştırılan sofraya asla oturmasın”. (Tirmîzî) . Haram olan bir şeyi, hediye etmek de haramdır. 

b) Alkollü ilaçlarla tedâvî: 

Birisi Rasulü Erkeme şarabı sordu. Rasulüllah da yasakladı. Sonra adam: ”Ben onu yalnızca ilaç ve tedâvî için yapıyorum”deyince Rasulüllah: ”O ilaç değil, derttir. ”buyurdu. (Tirmîzî) . 
Bu mealde olan hadislere dayanan âlimler, sarhoşluk veren içkilerin, tedavide kullanılmasını da caiz görmemişlerdir. Ancak bu hüküm normal durumlara âittir. Eğer helal bir ilaç bulunmadığı için, içki veya alkollü ilacı, mütehassıs ve müslüman bir doktor, bir hastaya reçete olarak yazarsa, burada zaruret prensibi işler ve tedavi caiz olur. 
Fıkıh bilginlerinin dînin pis saydığı maddelerin değişmesi halinde ki sözlerine bakılırsa, bu ilaçların da normal durumlarda kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Meşhur Hanefî âlimlerinden Kâsânî, 
İmam Muhammed’in görüşünü izah ederken şöyle diyor: ”Necaset istihale geçirip vasıfları ve mânâsı değişince, pis olmaktan çıkar. Çünkü necaset kelimesi bir şeye, muayyen bir vasfından dolayı isim olarak verilmiştir. Vasıf gidince, isim de gider ve sirkeye dönüşen şarap gibi olur. ”
İbni Hazm da şöyle diyor: ”Necis veya haram olan şeyin sıfatı değişerek haram hükmünün dayanağı olan isim ortadan kalkınca ve madde, temiz ve helal olan şeylere âit bir isim alınca, artık o, ne necistir, ne de haram. O başka bir şey olmuştur. Bunun mânâsı bir şey değiştiği, başka bir maddenin içinde kaybolduğu zaman, daha önceki vasıflarından dolayı kendisine bağlanmış bulunan hükümlerin de değişe ceğinden ibarettir. ”
Buna göre sarhoşluk veren bir madde, ilaca karıştırılır, ilaç çok, alkol az olur, ilacın içinde  kaybolup izi kalmazsa, bu durumda artık o, alkollü içki değildir. İçinde alkollü maddenin eriyip karıştığı, vasıflarını kaybettiği yeni bir maddedir. Yeni oluşan maddeye bakılır; eğer necâset ve alkol özelliği taşımıyorsa, temiz ve helaldir. Çünkü değişmek ve dönüşmek, yakmak ve pişirmek suretiyle olduğu ğibi, akıcı bir maddeye karışmak suretiyle de olur. 
Mâlikîlerden İbni Arabî şöyle diyor: ”Bır kimse murdar hayvan ile tedâvîye ihtiyaç duyarsa, ya olduğu gibi kullanacak yada yaktıktan sonra kullanacaktır. Eğer yakmak suretiyle değişikliğe uğrarsa, İbni Habibe göre, onu tedavide kullanmak ve üzerinde bulunduğu halde namaz kılmak caizdir”
İmam Nevevînin el-Mecmu’unda şöyle yazılıdır: ”İçine bir parça insan eti düşmüş, eriyip kaybolmuş bir yemeği yemek haram değildir. Çünkü eriyip kaybolmakla, yokolmuş gibidir. Bu, çok suyun içine dökülmüş sidiğe benzer ki, bu su kullanılabilir. Çünkü sidik onun içine düşüp kaybolmakla, yok hükmünü almıştır. ”(H. Karaman: İslam’ın ışığında günün meseleleri. ) 
Netice olarak necis, pis ve haram maddeler, temiz bir sıvı içerisinde eriyip kaybolduğu veya başka bir madde ile beraber pişirildiği, yahut yakıldığı ve böylece daha önceki vasıfları yok olduğu takdirde, önceki isimlerinden çıkarlar. Artık bunlar değişmeden önceki şeyler olmayıp, başka maddeler olmuşlardır ve yeni halleriyle değerlendirilirler. 
Şu halde alkollü maddelerin az miktarı ilaca katıldığında; erime, yanma, pişme suretiyle, başka bir şeye dönüşen necâsete kıyas edilirler. Dolayısı ile haram olma zasfı kalkar. 

c) İçkinin zararları: 

Bir insanın normal ve verimli çalışabilmesi için, aklının ve sağlığının yerinde , vücudunun dinç ve sağlam olması gerekir. Halbuki içki, içenin  dengesini yok etmekte, vücutta da uyuşukluğu, atâleti, miskinliği ve uykusuzluğu getirmektedir. İçki içenin, iş veriminin ve çalışma gücünün azalacağını isbat için, ilmî delillere, istatikî bilgilere ihtiyaç yoktur. Akşam yemekle birlikte içkiye oturup, geç vakitlerde evine sallanarak dönen bir insanın, ertesi gün işine zamanında gideceğini ve verimli bir mesâî yapacağını kim düşünebilir? 
Artık büyük şehirlerde içkisiz bir toplantı, içkisiz bir eğlence, içkisiz bir dâvet düşünülmüyor. 
sevinç içkiyi hatırlatıyor, yalnızlık içki ile giderilmeye, dostluklar içkiyle kurulmaya çalışılıyor…
İçki, çok eski zmanlardan beri kullanılan, milletlerin bir hastalığıdır. Eski Çinliler, karşı koyamadıkları hâkanlıkları elde etmek için, en güçlü silah olarak alkol ve kadını kullanmışlardır. Bu silah maalesef  günümüzde de bir çok çıkarcı kimseler  tarafından daha etkili bir şekilde kullanılmakta dır. Her devletin çöküşünde, her casusluk faaliyetinde, siyasî entrikalarda, trafik kazalarında ve bütün gayr-ı ahlâkî işlerde içki başta gelmektedir. 
İçkinin kötülüklerini, günümüzün her safhasında görmek mümkündür. Polis ve Jandarma karakollarına gidiniz, bütün olayların yüzde sekseni sarhoşluktandır. Mahkeme kapılarında duruşma bekleyenlerin pek çoğu, sarhoşluk sonucu işlenen suçlardandır. Hapishanelere gidiniz, hürriyet nimetinden kendini mahrum edenlerin çoğu, bir bardak içkiyle başlayıp, sonu ceza evinde biten cinayetler, yine alkoldendir. Akıl hastanelerine uğrayınız, pek çokları içki içtikleri için ipin ucunu kaçırmış ve ondan dolayı  akıl hastanesine düşmüşlerdir. Normal hastanelerdeki mide, kalp ve karaciğer hastalıklarından muzdarip olanların pek çoğu yine alkolün belasını çekmektedirler. Alkollü içkiler, korkunç hastalıklar ordusunun ve her çeşit cinayet kaynağından başka bir şey değildir. Sonra alkol, öyle bir belâdır ki, zürriyeti, oluşumundan önce boğar, çocuğu ya doğum yada gebelik esnasında öldürür. Şayet çocuk dünyaya gelirse, onun da beşiğine musallat olur. Şâyet beşikteki taarruzdan da kurtulursa yaşar ama, en feci hastalıklara mahkum olarak. 
Alkolün iştah açtığı tezi de yanlış ve aldatmacadan başka bir şey değildir. Haramda şifa yoktur. 
Alkollü ilaçlarla tedavî, zaruret olmadıkca caiz değildir. 
Alkolün böbreklere, karaciğere, sinir sistemine, dolaşım ve solunum sistemine zarar verdiği, doktorlar tarafından tesbit edilmiştir. 
Hz. Peygamber: ”İçki bütün kötülüklerin anasıdır. Kim Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsa kat’iyyen içki içmesin. ”buyurmuştur. Yine Peygamber Efendimizden rivayetle şöyle bir hikaye anlatılır: ”Ahlaksız ve azgın bir kadın, göz koyduğu bir adamı, hizmetçisi vasıtasıyla bir
olaya şahitlik yapması bahanesiyle evine çağırır. Adam eve gelince, kadın adamı içeri alır ve
kapıları bir bir kapatır. Sonra adama şöyle der: Ben seni şahitlik edesin diye değil, benimle beraber olasın diye çağırdım. Senin için üç seçenek vardır; ya şu çocuğu öldüreceksin veya şu şarabı içeceksin yada benimle yatacaksın. ”Adam bu kötülüklerden en hafif sandığı içkiyi içer. İçkiyi içince sarhoş olur. Sarhoş olduktan sonra da önce kadınla yatar, sonra da çocuğu öldürür. ”(et-Tâc) 
İşte bu hikayede görüldüğü gibi, içki bütün kötülüklerin anasıdır. Alkol, sefâletin mucidi, hapishane ve kumarhanelerin sermayesidir. İslam’dan önce de içki içmeyen Hz. Ebu Bekir’e niçin  içki içmediği sorulunca: ”Ben haysiyetine düşkün bir insanım”demiştir. 
Yukardaki açıklamalardan alkolün, kişinin sağlığını, ahlak ve haysiyetini, aile saadetini, çocukların fikrî ve bedenî  yapısını nasıl tehdit ve tahrip ettiğini, insanliğin zararına ve çöküşüne sebep olduğunu anlamak mümkündür. 
  Bazı insanların kendilerini aldatarak, günlük hayatın sıkıntılarından kurtulmak için bir ümit olarak baktıkları içki, bugün meyhanelerden, eğlence yerleri batakhanelerden, fuhuş yuvalarından, bürolara ve evlere kadar girmiştir. Alkolün zihni açtığı tezi yanlıştır. Aksine hâfızayı zayıflatır, fikrî çalışmayı ve muvâzeneyi bozar. Alkol ahlak düşmanlarının enbüyük silahıdır. Genç kızlar bununla aldatılır ve kötü yola düşürülürler. Yüzüne bakmaya kıyamadğımız kızlarımız, bununla iffetlerini kaybederler. İçki insan hayatında, nice derin yaralar açmış, nice yuvaları söndürmüş, nice aileleri ihtiyaç içerisinde kıvrandırmış, sokaklara düşürmüş, perişan etmiştir. Bir düşünelim: Gece yarılarında sağa sola yalpalayarak, düşe kalka çamura batmış bir vazıyette veya üzerinde kusmuklar olduğu halde evine dönen, zavallı âilesine, çocuklarına küfürler savuran bir adamın hali kadar acıklı bir şey olabilir mi? 
Zamanımızda muazzam servetlere sahip pek çok insanın, içki yüzünden dilenecek duruma geldiği çok görülmüştür. İnsanın sarhoşken en sevdiği arkadaşları ile kavga ettiği, onu yaraladığı, hatta 
Öldürdüğü görülen vak’alardandır. Ohalde İslam’a saygısı olan, sağlığını düşünen, ailesinin refahını ve mutluluğunu, neslinin bekâsını, milletinin güçlü olmasını isteyen her insanın, bu içki belasından uzak durması gerekir. 

d) Uyuşturucu maddeler: 

Esrar, eroin, afyon, kokain gibi uyuşturucu maddeler, alkollü içkilerin tesirini de fazlasıyla taşımak tadır. Zararları da içkinin zararlarından fazladır. İslâmın ana kaynakları, helal ve haram olan şeylerin bir kısmını zikretmiş, geri kalanların helal ve haram kılınma illetini taşımalarına göre, hükme bağlanmasını istemiştir. Şu halde haram kılınmanın illetini taşıyan bütün maddeleri, vücuda almak haramdır. Uyuşturucu maddeleri kullanmanın haram olduğunda şüphe yoktur. 
Aklı perdeleyen, insanı düşünemez hale getiren her şey içkidir ve haramdır. Esrar, eroin gibi maddeler, içkiden daha çok aklı perdelemekte, insanı düşünemez hale getirmektedir. Esrar, eroin gibi maddeler, vücudu durgunlaştırır, sinirleri uyuşturur, sağlığı bozar, nefsi çürütür, ahlâkı soysuzlaştırır, iradeyi yok eder, vazife şuurunu zayıflatır ve böylece bağımlılarını faydasız ve işe yaramaz bir hâle getirir. 
Bütün bunlarla beraber uyuşturucu maddeler, malı heder eder, ocakları söndürür. Bir çok uyuşturucu bağımlıları , çocuklarının nafakasını bu illete yatırır. Malı, parası kalmayınca da her türlü ahlaksızlığa baş vurur. Artık onun, yapamıyacağı, veremiyeceği bir şey  yoktur. Günümüzde uyuşturucu maddeler, asrın belâsı hâline gelmiştir. Bu belâdan her müslümanın uzak durması gerekir. 
e) Sigara, ot, nargile ve enfiye: 

Tütün 15.  asırdan sonra yeni dünyadan İslam ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslam ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuştur. Bugün sigaranın hükmü üzerinde üç görüş vardır: 
1-Mübah olduğu görüşü: Sigaranın mübah olduğunu söyleyenler, zararı olmadığı, Kur’an ve Sünnet tarafından açıkça yasaklanmadığı deliline dayanmaktadırlar. Halbuki: 
a) Sigaranın zararı, bugün ilmen kesin olarak bilindiği için zararsız denemez. 
b) Kur’an ve Sünnet’in yasaklamadığını söylemek de isabetli değildir. Çünkü Kur’an ve Sünnet, her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnızca sarih ve husûsî naslar değildir. 
Naslarda geçen hükümlerin haram kılınış sebeplerine, illetlerine bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer
istidlal yolları da vardır. Üzerinde “sağlığa zararlıdır”yazılan bir şeye mübahtır denemez. 
2-Mekruh olduğu görüşü: Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sâbit bir hükme haram demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamalarıdır. 
3-Haram olduğu görüşü: Sigara içmek, özellikle tiryakilik haramdır diyenlerin dayandığı deliller; zarar, israf ve nafaka mükellefiyetidir. 
Sigaranın zararı, artık şüphe konusu olmaktan çıkmış, ilmî tecrübeler sonunda kesinlik kazanmıştır.
 Sigaranın ansiklopedi maddelerinde özetlenen zararlarını şöyle sıralamak mümkündür: 
Sigaranın zararlı maddesi nikotindir. Nikotin, çok zehirli bir alkoloiddir. Ağız yoluyla alınan bir iki  gıram nikotin, insanı ölüme kadar götürebilir. İçilmeye başlanan bir sigaranın nikotini, önce dumana geçmez. Çünkü tamamen yanar. Sigara içilmeye devam edilirse, yavaş yavaş bazı maddeleri serbest hale geçirir. Böylece ağızda damıtılan nikotin, tükürük ile vücuda geçer. Dumanın akciğere çekilmesiyle kana karışan  nikotin nisbeti yüzde yirmi beş artar. 
Devamlı tütün zehirlenmesi, ağız, boğaz ve üst solunum yollarında iltihaplara yol açar. Kalp çarpıntısı, kalp bölgesinde ağrılar, baygınlıklar, bazen astım belirtileri, solunum bozuklukları görülebilir. 
Bu arada en çok damarlar fonksiyonel ve organik bozukluklar sonucu daralır, tansiyon yükselir. İncelemelere göre sigaranın bir iki ay gibi kısa sürede, fakat aşırı derecede fazla kullanılması bile, kalbin adaptasyon kabiliyetini azaltır. 
Çoğu sigara içenin, göz sinirlerinde de bozukluk görülür. Mesela kısmî renk körlüğü ve görme alanında boşluklar oluşur. Merkezî sinir sisteminde meydana gelen düzensizlikler; baş ağrıları, uykusuzluk, el titremesi, sinirlilik, nevralji, mizaç değişmeleri şeklinde kendini gösterir. 
Sindirim sisteminde  mide ekşimesinin ve tükürük salgısının artması, ishal, kabızlık vb.  gibi belirtilerin  meydana gelmesi de sigaranın zararları arasındadır. 
Sigaranın kanserle ilgisi, yıllardan beri tartışma ve araştırma konusudur. Sigaranın, kanseri
Artırdığı bir gerçektir. Sigara içenlerdeki kanser nisbetinin, içmeyenlerden daha yüksek olduğu bilinmektedir. 
Sevgili Peygamberimiz: ”Ne doğrudan, ne de karşılık olarak zarar vermek yoktur. ”buyurarak zarar vermeyi yasaklamıştır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Kendinizi, elinizle tehlikeye atmayın. ”(Nisa: 29) . ”Kendinizi öldürmeyin”(Bakara: 195) 
İsraf, malı faydasız yere harcamaktır. ”Yeyiniz, içiniz, israf etmeyiniz”âyeti, israfı haram kılmaktadır. (A’raf: 31) . Sigaranın faydası yok, zararı vardır. 
Nafaka mükellefiyetine gelince: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler, nafaka ile mükelleftir. Bakmakla mükellef olduğu kişilerin, haklarından keserek, sigaraya para vermek caiz değildir. 
Netice olarak denebilir ki, bu üç sebepten birinin gerçekleşmesi halinde, sigara içmek haramdır. 
Bunlar gerçekleşmezse, sigara içmek mekruhtur. Her iki durumda da sigaranın içilmemesi, terk edilmesi gerekir. Üzerinde “sağlığa zararlıdır” yazılı olan bir şeye mübah demek mümkün değildir. 
Ot, nargile ve enfiye gibi kötü alışkanlıkların da hükmü, sigara gibi olsa gerektir.