İslamiyat Kategori
İnanç ve Adetler
İNANÇ VE ÂDETLER

İÇİNDEKİLER

1-Gâibden haber vermek
2-Ruh çağırmak
3-Fal ve falcılık
4-Keşif ve rüya
5-Sihir
6-Nazarlık, nal, muska vb. kullanmak
7-Hastalık ve tedavi
a) İlaçla tedavi
b) Okuyup yazmak suretiyle tedavi
8-Uğursuzluk inancı ve uğursuz saymak
9-Başka milletlere benzemek(teşebbüh) 
a) Küfür olan benzeme
b) Haram olan benzeme
c) Mekruh olan benzeme
d) Mübah olan benzeme
10-Bid’at
A-Ehl-i bid’atın alametleri
a) Cemaatten ayrılma ve bunun sebebleri
1-Dünya mefeati ve aşırı hırs
2-Irkcılık
3-Mezhep tassubu
4-Bid’atcı kişilerin kendi fikirlerinde direnmeleri
5-Din düşmanlarının desise ve tuzaklarına aldanmak. 
b) Müteşabihata tabi olma
c) Heva ve hevese tabi olma
B-Günümüzde görülen bazı bid’atlar
1-Ölünün arkasından mevlüt okutmak
2-Din-dünya ayrılığı, şeriat düşmanlığı
3-Din  adamı sınıfı icad etmek
4-Sahte şeyhlerin himmet etmesi, feyz dağıtması


İNANÇ VE ÂDETLERLE İLGİLİ HELALLER HARAMLAR

İslam Tevhid dînidir. Allah zatında ve sıfatlarında bir ve tektir. O’ndan başka ibadete layık bir kimse yoktur. Bu temel inanca aykırı , düşünce ve davranışlar haramdır, kişiyi küfre kadar götürür. Bu aykırı davranışlardan yaygın olanlarından bazıları şunlardır: 

1-Gâibten haber vermek: 

Allah’tan başkası gaybı bilmez. Yüce Allah insanlara bilgi ve öğrenme kabiliyeti ile, insanlarca bilinmesi mümkün olan şeyleri, bilmek ve öğrenmek için akıl, duyu organları, sezgi, rüya, ilham gibi vasıtalar vermiştir. Bu vasıtalar ile elde edilen bilgilerin bir kısmı kesin, bir kısmı ise zannîdir. Öte yandan insanoğlunun, kendi bilgi vasıtaları ile bilmesi, öğrenmesi mümkün olmayan şeyler de vardır; Allah, ruh, cennet, cehennem, sırat, mizan, geleceğimiz bunlardan bir kaçıdır. Bu gibi varlık ve hadiseler gayb âlemini, görüp bildiğimiz şeyler ise şehadet âlemini teşkil ederler. 
Gayb âlemi hakkında Allah kullarına vahiy, ilham, rüya gibi yollardan biriyle bilgi verir. Bilgiyi alan kimse vasıtaya göre, buna ya kesin olarak inanır veya zannı galip hasıl olur. 
Çok eski zamanlardan beri insanlar, gayb âlemini merak etmiş, hakkında bilgi edinmek istemiş, bazı açık gözler de bunu istismar ederek gâibden haber vermeye başlamışlardır. Eskiden bu işle meşgul olan kâhinler, arraflar, falcılar…vardı. Günümüzde bunlara ek olarak medyumlar, ruhcular vardır. Bunlar çeşitli yol ve vasıtalardan yaralanarak, insanların geçmişi, geleceği, ruhlar âlemi gibi gayb haberleri vermişlerdir. Bunlara inanmayanlar yanında, inananlar da vardır. Oysa Rasulü Ekrem, Allah’ın en seçkin kulu olmasına rağmen, gayb hakkında bir şey bilmediğini ifade etmişlerdir. Kur’an’da Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyuruluyor: 
“Deki: Allah’ın dilemesi müstesna ben kendim bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni(gayb)  bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. ”(Â’raf: 88) . 
Allah’tan başka hiçbir kimsenin gaybı bilmediğini, şu âyet kesin bir şekilde ortaya koymuştur: ”Deki: 
Göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur. ”(Neml: 65) . 
Peygamber Efendimiz: ”Gayb habercisine inananın(arraf, kahin, medyum) , kırk gün namazının kabul olunmayacağını “(Müslim) , ”Ona inanan kimsenin, kendisine gönderilen (kitabı, vahyi)  inkar etmiş olacağını “(Bezzar)  ifade buyurmuştur. Kendisine “Bazı söyledikleri doğru çıkıyor”diyenlere; Allah’a âsî olan cinlerin, 
edindikleri bazı bilgieri, bir doğrunun yanına yüz de yalan katarak, bu kâhinlere ulaştırdıklarını, bunlar vasıtası
ile halkın inancını bozduklarını, onları sapıklığa götürdüklerini söylemiştir. (Buharî) . 
Bu kesin deliller karşısında müslümanların gâibten haber verdiklerini idiâ edenlere, kesinlikle inanma-
ması gerekir. Yüce Allah, Hz. Süleyman’ın cinlerinden haber verirken: ”Şayet onlar (cinler) , görülmeyeni bilmiş olsalardı, alçak düşüren bir azap içinde kalmazlardı. ”(Sebe: 14) . buyuruyor. Ohalde gaybı bildiğini iddiâ eden, 
Allah’a  ve insanlara yalan söylemiş olur. Bir hey’et Peygamber Efendimizin gaybı bildiğini zannederek, onun
huzuruna girdiklerinde; elimizin içindekini söyleyebilir misiniz? ”dediler. Peygamberimiz onlara: ”Ben kâhin
değilim, erkek ve kadın bütün kâhinler de cehennemdedir. ”buyurmuştur. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Deki: 
size Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Size ben meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyuyorum. ”(En’am: 5) . 

2-Ruh çağırma: 

Günümüzde özellikle sosyete denilen tabaka arasında yaygın olan ruh çağırma olayı da, bir çeşit modern kâhinliktir. Bir çok tecrübeler, medyumların madde ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir. Ancak bunun ruh olduğu ve söylediklerinin doğru olduğu sabit değildir. Elmalılı merhum; ”bunların”büyük ruhları ve şahsiyetlri çağırıp getirdikleri iddiâsı”yalan olduğunda şüphe yoksa da, habis ruhları ve sefil şahsiyetleri afsunlayıp topladıkları ve bu suretle yüce ruhlara zarar vermeye çalıştıkları muhakkaktır. ”diyor. 
Bugün spiritüalizm üzerinde çalışanlar bile, ruh çağırma yolu ile alınan bilgilerin yanlış ve hatalı olabileceğini kabul ediyorlar. 
Şu halde gelenin ruh olduğu belli değildir. Cin olma ihtimali daha kuvvetlidir. Ayrıca gelen varlığın
veya hayalin verdiği haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile karışıktır. 
Dînimiz, ruh ve diğer madde ötesi varlıklar üzerinde ilmî araştırma yapmayı engellemez. , aksine teşvik eder. Ancak maddî ve manevî menfeatler sağlamak amacı ile ve İslam inancına uymayan anlayış  içerisinde, bu işlerle uğraşmayı, mesnedsiz iddiâlara inanmayı dînimiz meneder. 

3-Fal ve falcılık: 

Eskiden yazılı oklarla, günümüzde yıldız, kahve, bakla ve iskambil kağıdı gibi vasıtalarla yapılan falcılık da, bir çeşit gâibden haber vermedir. Çünkü gelecek, gaybdır. Bu sebeble her çeşit falcılık ile bunlara inanmak haramdır. Maide suresinin üçüncü âyetinde, fal okları ile kısmet aramanın haram olduğu belirtilmektedir. Doksanıncı âyette ise: ”Şeytan işi pislik olduğu ve bundan kaçınılması gerektiği bildirilmektedir. 
Eskiden Arapların üç türlü oku vardı. Bunlardan birinin üzerinde “Rabbim emretti”, diğerinin üzerinde “Rabbim nehyetti”, üçüncüsünde “Rabbim yazmayı unuttu”ifadeleri yazılı idi. Bir kimse yolculuğa çıkacağı zaman veya her hangi bir işe karar vereceği an, fal oklarını atar ve içindeki niyetten kendisine yazılmış olanı öğrenmek isterdi. 

Günümüzde suya bakma, tütsüleme, kitap açma, fincanı okuma, yıldız falı ve benzeri işlemler, fal okları çeşitlerindendir ve bunların hepsi haramdır. 
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: ”Fala bakan ve baktıran, kehânete inanan ve kuş uçurtmak suretiyle yolundan dönen kimse, yüksek mertebelere ulaşamaz. ”(Taberânî) . 
4-Keşif ve rüya: 
Gaybı bilen yalnız Yüce Allah’tır. Başka hiçbir varlık kendi gücü ile gaybı bilemez, Ancak Allah’ın bildirmesi müstesna. Allah’ın bildirmesi ise vahiy ve ilhamla olur. Vahiy Peygamberlere mahsustur. İlham ise
Allah’ın mü’min ve takvâ sahibi kullarına bir lutfudur. Teferruâtı bir tarafa bırakırsak keşif, rüya, hissi kablel-
vuku, sezgi gibi vasıtaları, ilham içerisinde mütâlaa edebiliriz. Ehl-i sünnet, kerâmet ve ilhamı tanımış, kabul etmiş, ancak ilhamın objektif bir delil olmadığını, ilhama dayanan bilginin yalnızca ona mahzar olanlara delil
olabileceğini ifade etmişlerdir. 
İslam âlimleri genellikle ilhamı üçe ayırırlar: 
a) Allah’tan açık seçik veya bir sembol suretinde gelen müjde ve uyarılar. Hz. Peygamberin: ”Artık vahiy yok, sadık rüyalar vardır. ”, ”Sadık rüyalar, nübüvvetin kırkaltıda biridir. . ”dediği rüyalar budur. Peygamber Efendimiz bu rüyanın istismar edilmemesi için: ”İftiranın en çirkini, görmediği rüyayı, görmüş gibi anlatmaktır. 
“buyurmuştur. 
b) Şeytanın korkutmaları: Esasen hiçbir şeye işaret etmeyen ve bir anlam taşımayan korkunç rüyaların çoğu, şeytanın korkutmasından ibarettir. Bu rüyada cinler de etkili olabilir. Hatta şeytan bazı insanların büyük
bir zât olduğunu, rüyada telkin edebilir. Dünyada şeytanın oyununa gelenler çoktur. 
c) Yorgunluk, korku, açlık, susuzluk, sıkıntı, fazla yemek yeme gibi çeşitli sebeblerle insanın kendi nefsinin, anlamsız ve asılsız konuşmaları, hayal ve hülyadır. 
Bu üç çeşit rüyanın sadece birincisinin değer taşıdığı ve hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu bilinmediğinden ehl-i sünnet, rüyanın delil sayılamıyacağını kabul etmiştir. 
Rüya gören kimseler uyanınca, Allah’a hamdetmeli, güzel bir rüya görmüşse onu ehline anlatmalı, kötü bir rüya görmüşse, başkalarına anlatmamalı ve imkanı ölçüsünde sadaka vermelidir. 
5-Sihir: 

İlkel topluluklardan günümüze kadar devam edip gelen sihir ve sihirbazlığın dînî hükmüne geçmeden önce, mahiyeti hakkında kısa bir bilgi vermek faydalı olacaktır. Dilimizde büyü, efsun, cadılık kelimeleri ile ifade edilen sihir : Bir takım acâip işler vasıtası ile, alışılana ve bilinene uymayan fevkalâde tesirler meydana getirmektedir. Sihrin gözbağcılık denen ve gerçek olmayan çeşidi yanında, gerçek netice ve tesirleri olanı da vardır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Sihirbazlar, marifetlerini ortaya koyunca, insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar. ”(Â’raf: 1169. 
Bu âyetin baş tarafı gözbağcılığa, sonu da gerçek sihre işaret sayılmıştır. Sihrin çeşitli yolları vardır: 
a) Hindlilerin yolu: Yiyecek, içecek ve insanlarla ilişki konusunda perhizler yaparak, ruhu kuvvetlendirmeye dayanır. 
b) Nabt yolu: Nakışlar, heykelcikler, düğümler yapmak ve tütsü yapmak suretiyle yıldızlara tesir esasına dayanır. 
c) Yunan yolu: Kurbanlar ve yakarışlar ile yıldızların rûhâniyetlerini harekete geçirmeye dayanır. 
d) İbrânî, Mısır ve Arapların yolu: Özel olarak tertiplenen bir takım isimleri ve kelimeleri zikrederek, 
cinleri celbetme ve bunları engelleyen melekleri sihirleme esasına dayanır. 
e) Bazı kimyevî maddeler kullanarak yapılan sihirler de vardır. 
Sihir inancı bozduğu, Tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı için kötüye kullanıldığı
ve aldatma, iğfal, izrar vasıtası olduğu için haram kılınmış ve sihirbazların felah bulamıyacağı ifade burulmuş-
tur. (Taha: 69) . Rasulü Ekrem sihir hakkında şöyle buyurmuştur: ”(Fertleri ve toplumu)  mahveden yedi şeyden sakının. Sordular. Bunlar nedir ya Rasulellah? Buyurdu: Allah’a ortak koşmak, sihir, haksız olarak Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü düşmandan kaçmak, mü’min habersiz namuslu bir kadına iftira etmek. ”(Buharî) . 
İslam, sihri inkar etmemiş fakat yasaklamıştır. Kur’an’da, firavunlar zamanında yapılan sihirler ile, Bâbil’egönderilen iki meleğin(Harut ve Marut)  sihirle ilgilerinden bahseder. (Bakara: 102) . Felak ve Nâs sûrelerinin, Peygamberimize karşı yapılmış bir sihir teşebbüsü üzerine nâzil olduğunu gösteren rivayetler vardır. 
Kur’an bize sihirbazların şerrinden Allah’a sığınmamız gerektiğini de öğretmiştir: ”Düğümlere nefes eden  büyücülerin şerrinden(Allah’a) sığınırım. (Felak: 4) . Düğümlere nefes etmek, sihirbazların işidir. Zira bir
hadis-i şerifte: ”Bir düğüme üfüren sihir yapmış olur. sihir yapan da şirke girmiş olur. ”(Nesâî) . buyurulmuştur. 
İslam gaybın sırlarını öğrenmek için, arraflara varıp soru sormayı haram kıldığı gibi, hastalığının şifa
bulması veya önemli bir müşkilinin giderilmesi için, müslümanın sihre ve sihirbaza sığınmasını haram kılmıştır. Hz. Peygamber işte bu tip insanları, kendisinden uzaklaştırmış ve şöyle buyurmuştur: ”Kuş uçuran ve kendisi için kuş uçurulan, fala bakan ve baktıran, sihir yapan ve yaptıran bizden değildir. ”İbni Mes’ud diyor ki: ”Bir arrâfeye, sihirbaza veya falcıya giderek bir şey soran ve onun dediğini tasdik eden kişi, Hz. Muhammad(s. a. v. ) e indirileni inkar etmiş olur. ”Rasulüllah yine şöyle buyuruyor: ”Sürekli içki içen alkolik, sihre inanan ve sılayı rahmi(akraba ziyareti)  kesen cennete giremez. ”(İbni Hıbban) . 
Şu halde buradaki haram hükmü, yalnız sihirbaza âit değildir. Sihirbazın sihrine inanmak, onu doğrulamak da haramdır. Hele sihir, karı kocayı birbirinden ayırmak ve bedenî zararlar gibi hususlarda olursa, haram hükmü daha da şiddetlidir. 
Bazı İslam hukukcuları sihri, küfür veya küfrün sebeplerinden sayarak, şerrinden toplumu korumak için, 
sihirbazları öldürmek gerektiği sonucuna varmışlardır. 
6-Nazarlık, nal, muska ve benzeri şeyleri kullanmak. 
Birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak veya tedâvî etmek üzere baş vurulan bir takım tedbirler vardır. Nazarlık takma, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar, kurşun dökme, tütsü yapma
bunun bazı örnekleridir. Bunların, tıp yönünden bir faydası olmadığı gibi, batıl inançları devam ettirdiği için de haram kılınmıştır. . Peygamber Efendimiz nazarlık takmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerine alan kimselerin, bey’atlerini kabul etmemiştir. (Ahmed b. Hanbel) . 
Hastalığı giderebileceği veya ondan koruyabileceği inancı ile nazarlık takmak caiz değildir. Şu yirminci asırda bile kapısına at nalı ve kafa tası asanlar az değildir. Bazı istismarcılar, insanların saflığından ve bilgisizliğinden yararlanarak, içine bazı anlaşılmaz yazılar yazıp işaretler koyarak muskalar yazmakta, bu maksatlarla insanları cinlerin, kötü ruhların şerlerinden koruyacaklarını söyleyerek aldatmaktadırlar. 
Bu türlü hastalık ve musibetlerden korunmak için, İslam’ın meşru kıldığı bazı yollar ve ilaçlar vardır. Bu
Yolları bırakıp sapık kimselerin peşinden gidenleri dînimiz kınamıştır. 
7-Hastalık ve tedâvî: 

a) İlaç ve tedâvî: Hastalık, insana zarar veren, sağlığını bozan bir haldir. Bu halin izalesi ve yeniden sağlığa kavuşmak için, maddî –manevî çarelere baş vurarak tedavî olmak gerekir. 
Hastalıkların sebebi, dâimâ maddî değildir. Mikrobik hastalıklar yanında rûhî, mânevî sebep ve âmillere bağlı hastalıklar da vardır. Rasulüllah: ”Göz değmesi gerçektir. ”(Buharî)  diyerek, bir manevî faktöre işaret buyurmuştur. 
Hastalıkların tedâvisinin hükmünü, fıkıh bilginlerinin şu üçlü taksiminden öğrenebiliriz. Zararı gideren şeyler üçe ayrılır: Birincisi kesin olandır. Açlık için ekmek, susuzluk için su gibi. İkincisi muhtemel olandır. . Tıbbî  tedâvilerin bir kısmı böyledir. Üçüncüsü yüzde elliden az ihtimalli olandır; okuyarak tedavî gibi. 
Zararı gidereceği kesin olanı kullanmak farz, terk etmek haramdır. Muhtemel olanı yapmak iyidir, müstehaptır ancak terk etmek haram değildir. Üçüncü kısmı yapmak mübahtır. Ancak tevekküle aykırı bulanlar da olmuştur. 
Buna göre, tıbbî tedâvî kesin ise, tedavî olmak farz, tedavî etme ihtimali yüksekse müstehap, tedavi etme ihtimali varsa mübahtır. “Tedâvî olunuz. çünkü derdi veren Allah, devayı da yaratmıştır. ”(Buhari)  hadisi bunu göstermektedir. 
Bir başka hadiste: ”Şayet tedavi olacaksanız, şu üç şeyle tedavi olunuz: Bal içmek, kan aldırmak veya ateşle yakmak, dağlamak. ” Kıyas edilirse, hadiste zikredilen bu üç şey, asrımızda da tatbik edilmektedir. Zira ilaç, bal gibi ağız yolu ile alınmaktadır. Diğer tedavîler de ya kan almak veya ameliyat yapmak ya da bir şekilde mikrobu öldürmek suretiyle yapılmaktadır. 

b) Okuyup yazmak suretiyle tedavi: Okumak suretiyle tedâvî, hem Hz. Peygamber, hem de ashap tarafından yapılmış, caiz ve müessir olduğu, bu tatbîkat ile anlaşılmıştır. Buhârînin tıp bölümünde ve diğer bölümlerde verdiği hadisler, bu nevi tedavide daha ziyade fatiha, ihlas, felak, nâs sûreleri ile, bazı duâların okunduğunu ifade etmektedir. Bu sûre ve duâlar, nazar değmesi gibi, mânevî sebepli hastalıklara okunduğu gibi, yılan ve akrep sokması kabilinden maddî sebebli hastalıklara da okunmuş ve netice alınmıştır. 
Bazı âlimler okuma gibi, yazıp hastanın bir yerine asmak, tasa yazıp suyunu içirmek suretiyle yapılanı da caiz görmüşlerdir. 
Okuma yazma suretiyle tedâvînin caiz olabilmesi için, bazı şartlar vardır: 
a) Okunan ve yazılan âyet, hadis veya mânâsı anlaşılan duâ olacak. 
b) Mânası anlaşılmayan bir takım isim, harf ve rakamlar kullanılmayacak
c) Tıbbî tedâvîde olduğu gibi, şifa verenin yalnız Allah olduğuna inanılacak. 
d) Sevdirmek, nefret ettirmek gibi tedâvî ile alakası bulunmayan meşru olmayan maksatlarla yapılmayacaktır. 
Cümhur, meşru ve şartlarına uygun olan okuma ve yazma yolu ile tedaviden ücret almanın da caiz olduğu hükmünü benimsemiştir. 

8-Uğursuzluk inancı ve uğursuz saymak: 
İnsanlar eski zamanlardan beri bazı yer, zaman ve şeyleri uğursuz veya uğurlu saymışlardır. Hiç bir ilmî
Ve dînî esasa dayanmayan bu inanç, İslam’da reddedilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: ”Hastalığın bir başkasına geçmesi, uğursuzluk, (ölü ruhunun temsilcisi)  baykuş, karındaki yılan diye bir şey yoktur. Cüzzamlıdan aslandan kaçar ğibi kaçın. ”(Buhârî) 
Hadisin başında hastalığın, birinden diğerine geçmesi diye bir şey yoktur denilirken, sonunda cüzzamlıdan kaçınılması, uzak durulması emrediliyor. Bu durum şöyle açıklanmıştır: Birincisi inançla ilgilidir, hastalığı yaratan Allah’tır. Bir hasta ile temas eden iki kişiden biri hastalanmakta, diğeri hastalanmamaktadır. İşte bu, Allah’ın iradesine bağlıdır. 
İkincisi ise salgın hastalığın birinden diğerine geçmesi, Allah’ın takdir ettiği, yarattığı bir tabiat kanunudur. Kısaca İslam’da uğursuzluk diye bir şey yoktur. Bu, batıl bir inançtır. İslam’da esas olan hüsnü zandır. En iyisi uğurlu saymaktır. 
Cahiliye devrinde Araplar baykuşun, ölünün kemikleri veya ruhundan meydana geldiğine, insanın karnında bir yılan bulunduğuna ve aç kalınca insanı öldürdüğüne, ürküttükleri hayvanın sağ veya solundan karşı yöne gidişlerine göre, uğurlu veya uğursuzluğa inanırlardı. Hadis-i Şerif bunların da aslı olmadığını bildirmektedir. Bazı gün, şahıs, eşya ve yerleri uğursuz saymak, ölüm ve felaketten söz ederken, kulak çekip, tahtaya vurarak korunmya çalışmak da, aslı esası olmayan batıl inanç ve davranışlar arasındadır. 
Buharînin bir başka rivayetinde: ”Kadın, ev ve binekte uğursuzluktan”bahsedilmiştir. Çelişik görünen buiki  hadis üzerine yapılmış açıklamalar vardır. Hz.   Âişe, bu ikinci hadiste Peygamberimizin cahiliyye âdetini söylediğini; ”onlar bu üç şeyde uğursuzluk kabul ederlerdi. ”dediğini ileri sürmüştür. 
Bazı âlimler de bu üç şeyin genel hükümden müstesna olduğunu, bunların isabetsiz seçilmiş olmalarının uğursuzluk olduğunu ve bu takdirde onları terk etmek lazım geldiğini söylemişlerdir. 

         9-Başka milletlere benzemek (Teşebbüh). 
Müslümanların kendilerine mahsus kişilikleri vardır. Başkalarını taklit etmesi, onlara özenmesi caiz değildir. Hz. Peygamber: ”Kim başka bir millete benzemeye çalışırsa, oda onlardandır. ”(Ebu Davut)  buyurmuştur. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Ey îman edenler Yahudî ve Hrıstiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostlarıdır. Kim onları dost edinmek isterse, onlardandır. ”(Maide: 51) . 
Kalbî sevgi dış benzerliğe götürdüğü gibi, dış görünüşteki benzerlik de, rûhî sevgiye götürür. Ferdî, âilevî ve sosyal hayatta, İslam’ın dışına  çıkmaya, ilâhî yasaları çiğnemeye sebep olan her şeyi, Allah ve rasulü yasaklamıştır. 
İki yüz yılı aşkın bir zamandan beri taklidcilik, başka milletlere özenti, ruhumuza kadar işlemiştir. Öyleki her şeyimizle başka milletleri taklit eder olduk. Bu taklitcilik, artık hayranlık noktasına gelmiştir. Bugün içimizde batılılardan daha çok, batı değerlerini benimseyen, savunan insanlar azımsanamayacak kadar çoktur. Bu insanlar İslâmî değerlere karşı çıkmakta, şerî hükümleri küçümsemektedirler. Batılı değerlerin hepsine evet derken, İslâmî olan her şeyi çağdışı ilan etmektedirler. 
Hz. Peygamber Yahudî ve Hrıstiyanlara benzeme hususunda: ”Onlar bir keler deliğine girseler, siz de onları takip edeceksiniz. ”buyurarak, Müslümanların  düşeceği bu hataya, ta ozamandan işaret buyurmuştur. 

Kâfirlere benzemenin hükümlerini şöyle özetleyebiliriz: 

a) Küfür olan benzeme: Batıl din ve ideoloji mensuplarının inançlarını ve kıymet hükümlerini kabullenerek onları îtigâdî, ictimâî, iktisâdî, hukukî ve ahlâkî vasıftaki İslâmî  düsturlarla eş değerde görmek veya İslâmî kanunlara fikren ve fiilen tercih etmek şeklindeki benzeme, kişiyi küfre götürür. Mesela vasıyyet, miras, alım satım, nikah, boşama gibi işlemlerimizi Allah’ın kanunlarına göre değil de, bu ölçülere zıt prensiplere göre gönül rızası ile düzenlemek, devir değişti gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının yürürlükten kalktığına, İslâmî hükümlerin modasının geçtiğine inanmak, artık kısas uygulanamaz, faiz yasaklanamaz, tesettüre girilemez, hırsızın eli kesilemez gibi düşünceler, kişiyi küfre götürür. 
b) Haram olan benzeme: Müslümanların, kâfirlerin bayramlarını kutlaması, örf, âdet ve geleneklerini takip etmesi haramdır. Mesela yılbaşı kutlaması yapmak, onlar gibi selamlaşmak haramdır. İslam’ın haram kıldığı fiillerin işlenmesine sebep olan benzemeler de haramdır. Modadır diye müslüman olmayan milletlerin kılık kıyafetini taklit etmek gibi. 
c) Mekruh olan benzeme: Başka milletlere mahsus olan şeyleri, mesela onların tablolarını, duvar halılarını evlerimize asmak, onların yaptığı her işi güzel bulmak, onların yaşayışını benimsemek mekruhtur. 
d) Mübah olan benzeme: Bu benzemeye ilim ve teknikte kullanılan metotlardaki benzeşme ile, diğer tabîî benzeşmeleri örnek olarak verebiliriz. Bu hususlardaki benzemede bir günah yoktur. Hatta İslam, nerede bulunursa bulunsun, ilim ve tekniğin alınmasını teşvik etmiştir. 

10-Bid’at: 
Hz. Peygamber zamanında olmayan veya meşru kabul edilmeyen bir inanç, ibadet  veya dînî anlayış, bid’at mefhumu içinde yer almaktadır. Her hangi bir hareket, âdet ve anlayışın dînî yönü olmadıkca, bid’atla alakası yoktur. Hacca giderken, deveye değil de uçağa binmek bid’at değildir. Çünkü bunun inanç, ibadet, sevap, günah mefhumu ile alakası yoktur. Fakat türbelere horoz veya mum adamak, ölünün başında mum yakmak bid’attır. Çünkü bu bir inanca dayanmakta, sevap umulmaktadır. Halbuki dinimizde böyle bir inanç, ibadet ve sevap yolu mevcut değildir. 
Zamanımızda İslam ile ilgisi olmayan bir çok şey, sanki ondanmış gibi gösterilmek suretiyle müslümanların inançlarında büyük yaralar açılmıştır. Müslümanların inançlarını sarsan, küfre ve şirke sebep olan bu salgın hastalığın adı bid’attır. İslam’a sonradan sokulan ve dînimizle alakası olmayan bu hastalığın mutlaka tedavisi gerekir. İslam, Hz. Peygamber zamanında kemale ermiştir. Ona ilâve yapmak veya ondan bazı hükümleri çıkarmak asla caiz değildir. Bid’at, sünnetin zıddıdır. Yani bid’at hâşâ Allah ve Rasulüne muhalefettir. 
Şüphesiz her yeni şey bid’at değildir. Bir hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor: ”Kim benden sonra terkedilmiş bir sünnetimi ihya ederse, onunla amel eden herkesin sevabı kadar, o kimseye sevap verilir, hem de onların sevabından hiçbir şey eksilmeden. Kim de Allah ve Rasulünün rızasına uygun olmayan bir bid’at icad ederse, onunla amel eden insanların günahları kadar, o kimseye günah yüklenir, hemde onların günahından hiçbir şey eksilmeden. ”(Tirmîzî) . 
Şimdi bid’atcıları biraz tanıyalım: 

         A-Bid’atcıların alâmetleri: 
a) Cemaatten ayrılma: Bid’atcıların en belirgin vasıfları, Ehl-i sünnetin yolundan ayrılmaktır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın İşte onlara büyük bir azap vardır. ”(Âl-i Imran: 105) , ”Ogün bazı yüzler ağaracak, bazı yüzler kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: Îman ettikten sonra, inkar mı ettiniz? Ohalde inkar ettiğinizden dolayı tadın azabı. ”(Âli İmran: 106) . İbni Abbas, yüzleri ağaranların ehl-i sünnet, kararanların ise ehl-i bid’at olduğunu söylüyor. 
Bir hadisi şerifte ise şöyle buyuruluyor: ”Allah’ın eli(yardımı), cemaat üzere olanlarla beraberdir. Şeytancemaate muhalefet edenlerin yanındadır. ”Bir başka hadiste: ”Dikkat edin ve iyi bilin ki, sizden önce kitap ehli olanlar, yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu millet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi cehennemliktir, tek bir fırkası cennetliktir. Onlar da cemaat halinde olanlardır. Ümmetim içerisinde öyle kavimler çıkacak ki, bu bid’at hastalığı damarlarına işleyecektir. Tıpkı kuduz köpeğin ısırdığı kimsenin, kuduz mikrobunun bütün vücudunu sardığı gibi. Bunlardan tek kurtuluş, kudurmaları sebebiyle ölmeleridir. ”(Ebu Davu) Bid’atcıdan uzak durulmalıdır. Hadislerde: ”Her kim bizim işimizde(İslam dininde)  olmayan bir şeyi, ona sonradan ilave etmeye kalkışırsa, o merduttur(kabul edilmez).”, ”Kim bid’atcıya saygı ve hürmet gösterirse, o İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur. ”buyuruluyor. 

Cemaatten ayrılmanın sebepleri

1-Dünya menfeati ve aşırı hırs: Tarihte pek çok ihtilafın sebebi, dünya malı ve aşırı hırstır. Bir çok insan dünyayı âhirete tercih etmekte ve dünyaya kul köle olmaktadır. Müşriklerin, münafıkların başı Übey b. Selul’ün  Peygamber Efendimize karşı çıkmalarının sebebi dünya menfeatinden başka bir şey değildi. 
2-Irkcılık: Hemen her kavim, kendilerinin diğer kavimlerden üstün olduğunu, bu itibarla başka bir kavmin hâkimiyeti altına girmenin kendileri için zillet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kalblerine tamamen İslam’ı yerleştiremiyen insanlar, İslam’ı ve inançlarını terk etme pahasına da olsa, ırkcılığı ön planda tutarlar. 
Yüce Allah insanları, birbirini tanısınlar, Allah’ın azamet ve kudretini anlasınlar diye çeşitli ırklar ve renklerde yaratmıştır. Irk, hiçbir zaman övünme sebebi olamaz. Çünkü beyaz yada siyah olmak, Türk veya Arap olmak, kimsenin elinde değildir. İnsan yalnız kendi iradesiyle kazandığı vasıflarla övünebilir. Îman, ibâdet, takvâ, güzel ahlak, insanın kendi iradesiyle kazandığı, yaptığı işlerdir. Kişi Müslüman olduğu için övünebilir. 
Müslüman, kim olursa olsun adâletten, insaftan ayrılmamalıdır. Kendi kanından ve ırkından olanları sırf bu sebeble kayırmamalıdır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Ey insanlar, kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister fakir, ister zengin olsun, Allah onlara daha yakındır. Adalet hususunda nefsinize uymayın. ”(Nisa: 135) . ”Allah’a ve âhiret gününe îman eden bir milletin; babaları veya oğulları veya kardeşleri veya akrabları olsa bile, Allah’a ve Rasulüne karşı gelenlere sevgi beslediklerini göremezsin. ”(Mücadele: 22) . 
Sevgili Peygamberimiz de şöyle buyuruyor: ”Irkcılığa davet eden, bunun için mücadele eden, bunun için ölen  bizden değildir. ”Sordular: Asabiyet(ırkcılık) nedir ya Rasulellah: ”Irkcılık, milletine zulümde(haksızolduklarında)  yardım etmendir. ”(Ebu Davut) . 
Peygamber Efendimiz vedâ hutbesinde: Ey insanlar şüphe yokki Rabbiniz birdir. Dikkat edin Arabın aceme, beyazın siyaha takvâdan başka üstünlüğü yoktur. En üstününüz takvâca en ileri olanınızdır. ”buyurmuştur. (Beyhâkî). 
Zulme, haksızlığa, başkalarını küçük görmeye sapılmaksızın, milletini sevmek, onları korumaya, yükseltmeye çalışmak fıtrî bir duygudur, ayıplanamaz. Asırlar boyu dînin gösterdiği yüce hedeflere koşmuş, aynı tarihi yaşamış, geleneklerini İslam’ın süzgecinden geçirerek tasfiye etmiş, Allah ve Rasulünün hoşnut olduğu yüce vasıflar, faziletler iktisap etmiş, aynı dili konuşmuş ve bütün bunları gelecek nesillere devretmiş olan milletini sevmesi, bu gelenekleri korumak istemesi, bir insan için tabîîdir. Sevgi Allah için ve Allah yolunda oldukca güzeldir ve ibadettir. Bu sevgi aynı dîni ve ideali benimsemiş diğer milletlerle bütünleşmeye de zarar vermez. Sakınılacak, dikkat edilecek nokta, bid’at ve İslam’ın ruhuna, ahkâmına aykırılık sınırıdır. Bu sınırın berisi helal, ötesi haramdır. 
3-Mezhebcilik: Çeşitli ard düşünceli ve bid’atcı kişilerin mezhepcilik adı altında giriştikleri tahribat da bölücülüğün bir başka şeklidir. Ehli Sünnet mezheplerine karşı, sapık mezheplerin faaliyetleri, buna örnek olarak gösterilebilir. Peygamber Efendimizin bahsettiği yetmiş iki fırka, bunlar olsa gerektir. Bu mezheplerin faaliyerleri hakkında, mezhepler tarihi kitaplarına baş vurulmalıdır. Günümüzde bu fırkalar yok olmamış, değişik isimlerle parti, dernek, vakıf, mezhep, fırka isimleri ile, varlığını sürdürmektedir
4-Bid’atcıların mutaassıp tavırları: Dînî alanda yeterli bilgisi olmamasına rağmen, kendi görüşüne göre hüküm vermeye kalkmak, fikir beyan etmek  ve kendi görüşünde direnmek bid’atcıların alâmetlerindendir. Kitap, sünnet, fıkıh ve usul hakkında hiçbir bilgisi olmayan kimselerin, İslam hakkında ahkam kestikleri, her devirde görülmektedir. Bu da yanlış fikirlerin yayılmasına ve bölücülüğe sebep olmaktadır. Halbuki Peygamber Efendimiz: ”Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın”(Buharî)  buyurmuştur. İçinde Allah korkusu olan bir kimse, bilmediği konularda aslâ fetva vermez. 
5-Din düşmanlarının desise ve tuzaklarına aldanmak: Bugün kültür emperyalizmi yolu ile içimize öyle bâtıl fikir ve düşünceler sokulmuştur ki, düzeltilmesi hakikaten zorlaşmıştır. Mesela demokrasi, liberalizm, sosyalizm, laisizm gibi kavramlar, batıdan içimize girmiş kavramlardır. Bazı güzellikleri de olan bu kavramlar ve ideolojiler, İslamla çelişmekte ve bazı gurup ve fırkaların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu ayrılıklara, yeterince dînî eğitim ve öğretimin yapılmaması da etkili olmaktadır. 
b) Müteşâbihâta tâbî olmak: Bid’atcıların alâmetlerinden biri de, Kur’an’da geçen müteşâbih âyetlere, kendi heva ve heveslerine göre mânâ verme ve ona tâbî olmalarıdır. Oysaki, Yüce Allah, müteşâbihâta tâbî olanları kötülemiştir. Ayrıca müteşâbih âyetlerin manasını Allah’tan başka kimsenin bilemiyeceği haber verilmiştir. İşte bu davranış, ihtilafa sebep olmaktadır. 
c) Hevâ ve hevese tâbî olmak: Bid’atcıların bir alâmeti de Kur’an ve Sünnete tâbî olacak yerde, kendi heva ve heveslerine tâbî olmalarıdır. Bu tavır, gerçek müslümanın tavrı değildir. Kur’an, heva ve heveslerine tâbî olanları kınar. Esasen İslam şeriatının bir gâyesi de, insanı nefsine, şehvetine kul köle olmaktan kurtarmaktır. 
Abd’ül-Kâdir Geylânî hazretlerine göre ehl-i bid’atın alâmeti, ehl-i sünnete karşı olmaktır. 

B-Günümüzde görülen bid’atlardan bazıları: 
a) Ölünün arkasından mevlüt okutmak: Bugün işlenen bid’atlardan biri, ölünün arkasından mevlüt okutma âdetidir. Bu âdet sosyete arasında daha yaygındır. Mevlüt, Süleyman Çelebi’nin, Peygamberimizin medhiyesi hakkında yazdığı bir eserdir. 
Hz. Peygamberin doğum gecesi için merasim yapmak, mevlüt okutmak konusunun cevazı tartışılmış, bazıları bunun bir bid’at olduğunu, bir çok münker fiilin işlenmesine sebep olduğunu ileri sürerek, mekruh hatta haram demişlerdir. Süyutî, mevlüt çerçevesinde işlenen günahlar terk edilirse, caiz olur demiştir. Bu münakaşada söz konusu olan, Hz. Peygamberin doğum gecesi yapılan merasim, zikir ve okumadır. 
Belirli gecelerde ve yıl dönümlerinde ölünün ruhu için mevlüt okutmak, yakın zamanlarda, bilhassa memleketimizde âdet olmuş bir bid’attır. Ölünün arkasından okunan bu mevlütlerin bazı mahzurları vardır: 
1-Zaman geçtikce bunun ölüler için yapılması gereken bir ibadet ve merasim telakkî edildiği görülmektedir. İslam’a, onda olmayan bir ibadet ve merasim katmak, Peygamberimizin şiddetle menettiği bir bid’attır. 
2-Bilhassa evlerde okutulan mevlütler dolayısı ile, İslam’ın yasakladığı bazı fiil ve davranışlar meydana gelmektedir. 
3-Mevlüt arasında zikir, duâ, Kur’an okumak gibi ibadetler vardır. Fakat bunları profesyönel kişiler, para karşılığında yaptıkları için, hem sevap hasıl olmaz, hem de alan ve veren günahkar olur. 
4-Bu bid’at, yaygın hale geldiği için, geçmişlerimiz adına yapmamız sünnet olan ibadet ve hayırların yerini almış, onlara mâni olmuş, onları unutturmuştur. 
Gerek Hz. Peygamberin doğum gecesi ve gerekse başka zamanlarda, her müslüman mevlüt okuyabilir. Bu okuyuştan ilâhî ve Peygamberî bir aşk, feyz ve bereket hâsıl olur. Zaten bunları yazanlar da”para ile ölülerin ruhlarına okunsun diye “değil, her kes okusun, Peygamberini tanısın, sevsin, ona aşkla bağlansın diye yazmışlardır. 
Diyorlar ki, bid’atler İslâmın ruhuna aykırı, Allah ve Rasulü tarafından yasaklanmış olmakla beraber, bazı zamanlarda ve bazı sosyal sınıflarda, din duygusunun yaşamasını, dînin canlı kalmasını temin ediyor, bu bakımdan müsamaha edilmesi gerekmez mi? 
İslam’ın îman, ibâdet, nizam ve ahlak olarak terk edilip unutulması ve sadece bid’atler vasıtası ile varlığının hatırlanması; onun hayatı değil ölümüdür. Onu yaşatmak için, bünyesine yabancı olan bid’atları değil, İslâmın esaslarını ihya etmek gerekir. 
Mevlüt konusunda yanlış bir kanaat de şudur: ”Evinden bir cenaze çıkan kimse, mutlaka onun mevlüdünü okutmalıdır. Aksi halde cenâzeye karşı dînî bir görev yapılmamıştır. Dolayısı ile ölen kimse bundan dolayı azap çekecektir. Ohalde hemen mevlüt okutulmalı, tabir caizse cennetin anahtarı satın alınmalıdır. ”Bid’atlara karşı çıkmak ve onları yaşatmamak şuurlu müslümanların görevidir. 
b) Din-dünya ayrılığı: Bugün maalesef sözde müslümanların bir çoğu din ile dünyayı birbirinden ayırmakta, dînî vazifelerle, dünya işlerinin birbirinden ayrı olduğuna inanmaktadır. Bu insanlar şeriata karşı çıkmakta ve artık şeriatla müslümanların yönetilemiyeceğine inanmaktadırlar. 
Diyorlarki: ”Din bir vicdan meselesidir, sosyal hayata, devlete, düzene, eğitime, öğretime karışmaz. . Şeriat
Artık çağ dışıdır. ”Bu anlayış ve inanış kişiyi küfre götürür. Çünkü bu bir dinden sapmadır, bid’attır. Her bid’at ise sapıklıktır. İslam hayat nizamıdır. İnsanların; îman, ibadet, ahlak, hukuk, iktisat, siyaset, velhasıl bütün ihtiyaçlarını karşılamak, insan hayatına yön vermek için Allah tarafından gönderilmiştir. Şeriat sözcüğü, İslam yerine kullanıldığı gibi, daha çok İslam hukuku manasına kullanılmaktadır. Şimdi hem müslümanım deyip hem de din işleri ayrı dünya işleri ayrı demek, yada ben müslümanım ama şeriata karşıyım demek, en büyük bid’at ve dalâlettir. 
c) Din adamı sınıfı îcad etmek: Batılıların etkisi ile günümüzde ortaya çıkan yanlış anlayışlardan biri de, Hrıstiyanlıktaki ruhban sınıfı gibi, İslam’da da bir din adamı sınıfının olduğunu kabul etmektir. Özellikle camide namaz kıldırmakla görevli imamlara “din adamı”denmektedir. Bu bir bid’attır. 
Şunu hemen belirtelim ki, İslam’da din adamı sınıfı yoktur. Kişi ibadetlerini tek başına yapabileceği gibi, bir imamın arkasında cemaat halinde de yapabilir. Cemaatin içinden namaz kıldırmaya ehil her fert, öne geçerek namaz kıldırabilir. Bunun için özel bir sınıftan olma şartı yoktur. Yani İslam’da ibadet yapmak için bir aracıya ihtiyaç yoktur. 
İslam’da bir kişi diğerinden daha âlim, daha müttekî olabilir. Bu insanın kendi çabası ile elde edebileceği vasıftır. Elbette bilenlerle bilmeyenler bir olmaz. Ancak bu vasıf ona ayrıcalık vermez. 
Günümüzde bir kısım insanlar imamları, din adamı olarak kabul ediyor, onların hukukî, ticârî, siyasî, sosyal meselelere karışmasını, bu işlerle ilgilenmesini yadırgıyor, hatta ayıplıyorlar. İmamların dünya işleriyle değil, yalnız âhiret işleriyle meşgul olmalarını istiyorlar. Bu düşünceler, bu fikirler, İslam’dan kaynaklanmamaktadır. 
İmam tabiri, tarihimizde; halife, mezhep imamı, namaz kıldırmakla görevli kişi, önder, lider ve Hz. Ali soyundan gelenler için kullanılmıştır. Peygamber Efendimizin vefatından sonra, onun vekili olarak başkanlık eden halife, beş vakit namazı da kıldırdığı için, namaz kıldıran cami görevlilerine imam denmiştir. 
İmam, kendisine uyulan, tâbî olunan müslümamların halifesinin adıdır. İmam, aynı zamanda ilim ve fikirde önder olan kimselere de denir. İmam Âzam, İmam Mâlik gibi. 
İslam’da din dünya ayrılığı yoktur. Her müslüman, dünyayı îmar etmeye, güzelleştirmeye, özellikle de, dünyada, âhiretini kazanmaya çalışmalıdır. 
d) Sahte şeyhlerin himmet etmesi ve feyz dağıtması: Bir takım câhil, ihlassız ve menfeat düşkünü kimselerin, himmet ve feyz dağıttığı inancı da, günümüzde yaygınlaşmaya başlamıştır. 
Şunu hemen belirtelim ki, tasavvufun insanın kemâle ermesinde, nefis tezkiyesinde ve kötülüklerden uzaklaşmasında önemi büyüktür. Tarihte çok büyük gönül erleri gelmiş ve insanların gönüllerini, ilimle, irfanla ve güzel ahlakla fethetmişlerdir. Tasavvuf, İslam düşüncesinin bir ürünüdür. Her Müslüman elinden geldiği kadar, nefsini terbiye etmeye, ahlakını güzelleştirmeye çalışmalı ve bu hususta o büyük gönül erlerini örnek almalıdır. 
Ancak her hususta olduğu gibi, bu hususta da istismarcıların olabileceği unutulmamalıdır. Bazı sahte şeyhler, kurtarıcı pozisyonuna girerek, feyz dağıtmakta, insanları aldatmakta ve yoldan çıkarmaktadır. Tarihte Hasan Sabbah’ın yaptığı gibi. Biz buların isimlerini vermeyeceğiz. Bizim söyleyeceğimiz İslamı iyi anlayalım yeter. Bizim için en güzel örnek Allah Rasulüdür. Onun sünnetine ters düşen her şey yanlıştır. 
Müslüman kurtuluşu, hidayeti yalnız Allah’tan istemelidir. Her hangi bir insanın, hidayet vermeye, kurtarmaya, günahları affetmeye yetkisi yoktur. 
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: ”Size iki şey bırakıyorum; onlara sarılıp bağlandığınız sürece aslâ sapıtmazsınız. Onlar Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim. ”(Ahmed b. Hanbel)