İslamiyat Kategori
İnsan Hakları
İÇİNDEKİLER


1-İnsanın bedeni ve kişiliği ile ilgili haklar ve hürriyetler
a) Yaşama hakkı
b) Hürriyet hakkı
c) Haysiyetin korunması
2-Özel hayatın gizliliği, aile, mesken ve şerefin dokunulmazlığı. 
3-Sığınma, oturma, seyahat ve vatandaşlık hakları. 
4-Din ve vicdan hürriyeti
5-Düşünce ve ifade hürriyeti. 
6-Siyasî haklar
a) Seçme ve seçilme
b) Kamu görevlerine atanma hakkı. 
c) Toplanma ve dernekleşme hakkı. 
7-Hukuk karşısında eşitlik
8-Sosyal ve ekonomik haklar
a) Aile
b) Sosyal güvenlik
c) Mülkiyet hakkı
d) Çalışma hakkı
9-Eğitim ve öğretim hakkı
10-Siyasî bağımsızlık hakkı
11-Kadın-erkek eşitliği. 
a) İslam’da kadın
b) Kadın erkek eşitliğine yapılan itirazlar. 
c) Kadın-erkek eşitliğine yapılan itirazların sebepleri. 

TEMEL İNSAN HAKLARI

1-İnsanın bedeni ve kişiliği ile ilgili haklar ve hürriyetler: 

a) Yaşama hakkı: Her insan yaşama hakkına sahiptir. Özellikle sevkedilen yüzlerce âyet ve hadisin ortak ifadesinden, İslâmın şu beş temel değeri korumayı gâye edindiği anlaşılmaktadır. Bunlar: Dinin, aklın, hayatın, âilenin ve malın kurunmasıdır. Hiç bir fark gözetmeksizin bütün insanlara yaşama hakkı tanıyan İslam, yalnızca bu hakka yönelik tecavüzleri önleyici tetbirlerle yetinmemiş, aynı zamanda kurduğu yardımlaşma ve dayanışma düzeniiçinde,  insanların   asgarî hayat şartlarını ve temel ihtiyaçlarını temin etmeyi, topluma vazife olarak vermiştir. 
Bütün ilâhî dinler gibi, İslam dîni de cana kıymayı yasaklamış, bu suçu işleyenlere ağır cezalar düzenlemiştir. 
Mağdurun yakınları affetmedikce, haksız yere ve kasden adam öldürmenin cezası îdamdır. Can güvenliğini sağlamanın yolu, cana can, göze göz, dişe diştir. 
İslam’da soykırım, katl-i âm, kesin olarak yasaktır. Savaş halinde dahi kaçan ve yaralı düşen öldürülmez, fiilen savaşa katılmayan kadınlara, çocuklara, din adamlarına, işlerinin başındaki çiftci ve işcilere dokunulmaz, hayvanlara ve bitki örtüsüne zarar verilmez, suçlulara ve düşmana işkence yapılmaz. 
İslam’da, insanların maddî ve mânevî hayatını korumak esastır. İnsanın bedenine zarar vermek yasak olduğu gibi, ırzına, namusuna, şerefine, kişiliğine tecavüz etmek de yasak ve günahtır. 

b) Hürriyet hakkı: Hz. Ömer, Mısır vâlisi Amr b. âs’a insan haysiyeti ile bağdaşmayan davranışların önlenmesi için bir emir yazmıştı. Bu yazı içerisinde şu cümle de yer alıyordu: ”Ey Amr, analarının hür olarak doğurduğu insanları, ne zamandan beri köle sayar oldunuz? ”Fıkıhcılar, kölelik dâvâları ile ilgili açıklamalarında“İnsanların hür olarak doğduklarını, hürriyetin esas olduğunu, bunun için delile gerek bulunmadığını, aksini isbat için delil isteneceğini”ifade etmişlerdir. 
Kur’an’da, insanların köleleştirilmelerini caiz kılan, tek bir âyet yoktur. Âyetler, köleyi hürriyete kavuşturmayı teşvik etmekte ve bunun yollarını göstermektedir. Hz. Peygamber, harb esirleri de dahil olmak üzere, hiçbir hür insanı, köle yapmamış, eline geçen kölelerin tamamını hürriyete kavuşturmuştur. Râşit halifeler, misilleme yolu ile sadece harb esirlerinin bir kısmını köle yapmışlardır. İslam tarihinde, yalnızca bu yol(harb esirlerinin bedelli veya bedelsiz geri verilmemeleri halinde, köle yapılmaları yolu)  açık kalmış, bu yolunda kapatılması için başka milletlerin aynı noktaya gelmeleri beklenmiştir. 
Başka milletlerde olduğu gibi, Araplarda da insan sayılmayan, merhamet ve vicdana sığmaz muâmelelere tâbî tutulan köleleri İslam, insan saymış, önce onlara iyi davranılmasını emretmiş, sonra da ilk fırsatta hürriyete kavuşturulmalarını istemiştir. Kur’an, kendilerine iyi davranılması gerekenleri sıralarken; ana, baba, akraba, yetim, yoksul, komşu, yolcular yanında   köleleri de zikretmiştir. (Nisa: 36) . Allah Rasulü de kölelere “kölem”, ”cariyem” denilmesini uygun bulmamış, onlara “oğlum, kızım” denilmesini istemiş, köle sahiplerine, kendileri ne yiyip içiyorlarsa, nasıl giyiniyorlarsa, kölelerine de aynısını yedirip içirmelerini, giydirmelerini buyurmuş, kölesini tokatlayan kimsenin, onu serbest bırakmadıkca bu günahtan kurtulamıyacağını açıklamıştır. 
Mevcut köleleri zaman içinde eritmek ve böylece köleliği ortadan kaldırmak üzere kimi teşvik, kimi cebrî ve hukûkî olan yollar, vesileler bulunmuştur. Mesela köle âzâd edenin cennete gideceği bildirilmiş, kaza yolu ile adam öldürmenin, çeşitli yeminleri bozmanın kefareti, köle âzâd etmek olmuş, zekat fonundan köleleri hüriyete kavuşturmak üzere pay ayrılmış(böylece devlete bu görev verilmiş) , kölelerin istemesi halinde, çalışıp bedelini ödeyerek hürriyetine kavuşma yolu (mükâtep)  açılmıştır. 
Bu naslar ve uygulamalar, kölelik hakkında İslam’ın düşünce ve hedefini açıkça ortaya koymaktadır. Bunun aksine davranışların sorumluluğu İslam’da değil, onu menfeatleri yönünde istismar eden ve yorumlyanlarda aranmalıdır. 

       c) Haysiyetin korunması: İnsan, sosyal bir zaruret bulunmadıkca zorla çalıştırılamaz, ne sebeple olursa olsun hakaret ve işkence yapılamaz, hatta ölünün bile bedeni üzerinde tasarrufta bulunulamaz. Hz. Peygamber, sanıklara, suçlarını îtiraf etmeleri için işkence yapılmasını yasaklamıştır. Vergi toplamak için halka eziyet edenler uyarılmış, bu gibi hareketler şiddetle kınanmıştır. Bütün akitler gibi, iş akdinde de rıza esastır. Karşı tarafın ihtiyacını kullanarak, onu zorla işe veya akde razı etmek yasaklanmış, hukukî müeyyideye bağlanmıştır. 
Çağdaş İslam hukukcuları, meşru maksatlarla da olsa, organ nakli, otopsi, kadavra üzerinde ilmî çalışma gibi konuları tartışmışlar, İslam’ın insana verdiği önemden hareketle, bunların cevazında tereddüt göstermişlerdir. 

       2-Özel hayatın gizliliği, âile, mesken ve şerefin dokunulmazlığı: 

       Suçu ve günahı sabit olmamış bir kimseyi suçlamak, sûi zanda bulunmak, insanları çekiştirmek, gizli olan özel hayatı araştırmak, sert ifadelerle çirkin ve suç sayılmış, kınanmış ve yasaklanmıştır.  (Hucûrât: 6, 12). Namus ve iffete dil uzatanlar için, özel ceza düzenlenmiştir. (Nisa: 4-9) . 
        Hz. Peygamber bir hitabesinde şöyle buyurmuştu: ”Ey dilleriyle inanan fakat îmanları gönüllerine ulaşmamış bulunan kimseler; müslümanları arkalarından çekiştirmeyin, gizledikleri yönlerini ortaya çıkarmaya çalışmayın, kim bunu yaparsa; Allah da ona yapar ve kıyamet günü onu rezil eder. ”Ve yine şöyle buyurmuştur: ”Müslümanın müslümana her şeyi haramdır; şeref ve namusu, malı, kanı. . ” Kur’an, bir kimsenin evine izinsiz girmeyi yasaklamış, izin verilmediği zaman da gönül hoşluğu ile geri dönülmesini tavsiye etmiştir. (Nur: 29) 
        3-Sığınma, oturma, seyahat ve vatandaşlık hakları: 

Sürgün bir cezadır. Bu cezayı gerektiren belli suçlar vardır. Suçu sabit olmamış kimseler, diledikleri yerde yerleşir ve otururlar. Onları kimse göçe zorlayamaz. 
Zulme, haksızlığa, baskıya maruz kalan kimselerin, hürriyet ve güvenlik içinde bulunacakları yerlere göçmeleri, hem hakları, hem de vazifeleridir. Zulüm ve baskıdan kurtulmak üzere, bulunduğu yeri terk ederek hicret(göç)  etmek, buna imkan bulanlar için gerekli olduğu gibi, fert, toplum ve devlet olarak, bu göçmenlere kucak açmak, onları barındırmak da, müslümanların vazifesidir. (Haşr: 8-9) . 
İslamı öğrenmek, barış talebinde bulunmak, ticaret, elçilik vb. bir görev îfâ etmek üzere, İslam ülkesine girmek isteyen gayr-ı müslimlere izin verilir. Ülkede bulundukları sürece, can ve mal güvenlikleri sağlanır. 
İslam’da vatandaşlık ülkeye değil, îman ve düşünceye bağlanmıştır. İslam îman ve düşüncesini benimsemiş olan insanlar, başka hiçbir fark gözetilmeksizin, İslam ülkesinin vatandaşı sayılırlar. Bütün müslümanların tek bir vatanı, ülkesi bulunmadığı, İslam dünyasında birden fazla müstekıl ülkenin bulunduğu zamanlarda da, bu böyle olmuştur. Bir İslam ülkesinden hareket eden Müslüman; öğrenim, ticaret, ibadet ve benzeri maksatlarla başka bir İslam ülkesine serbestce girmiş, orada dilediği kadar kalmış, haklardan faydalanmıştır. 
Müslüman olmayan kimseler de “zımmî, müste’men, müâhid, mültecî”sıfatları ile, İslam ülkesinde bulunur ve “insan haklarından”istifade ederler. Bunlardan zımmiler, ülke vatandaşıdır, Müslümanlarla eşit, ”insan haklarına”sahiptirler. Farklılık yalnızca bazı görev ve liyakat hakları ile ilgilidir. Diğerleri ise İslam ülkesinde geçici olarak bulunurlar ve bulundukları müddetce, insan haklarından istifade ederler. 

4-Din ve vicdan hürriyeti: 

İslam’a göre dîne bağlılığın geçerli olmasının şartı ihlas(samimiyet)  tır, gönülden kabul ve benimsemedir. Böyle bir kabul ve benimseme olmadıkca, dıştan benimsemiş görünmenin hiçbir önemi yoktur. Bu esasın sonucu olarak”Dinde zorlamanın, zorla bir kimseyi  dîne sokmanın meşru olmamasıdır. ”(Bakara: 256) . 
Kur’an, bir çok âyette, din konusundaki karşı fikirleri aynen aktarmış, mantık ve edep çerçevesinde tartışmış, bu fikirlerin sahiplerini ikna için çaba sarfetmiş ve bütün insanları din ve inanç konusunda akıllarını kullanmaya, düşünmeye, akla mantığa sığmayan şeyleri, din ve îman olarak kabul etmemeye, aklı ve düşünceyi bırakıp otoriteye uymamaya davet etmiştir. İslam’ın mensuplarına verdiği görev yalnızca tebliğdir. Yani İslam gerçeğini, başkalarına ulaştırmak ve anlatmaktır. Buna rağmen îman etmeyenler zorlanmaz, inançları ile baş başa bırakılırlar. Din farkına bakılmaksızın, insanlara iyi davranılır, insan haklarından faydalanmaları sağlanır. Tarihimizde de, bu hükümlere uyulduğu görülmektedir.

         5-Düşünce ve ifâde hürriyeti: 

        İslam’ın kişilere verdiği seçme, danışma, denetleme, iyiliği emir, kötülükten nehiy gibi hak ve vazifeler, fikir ve söz hürriyetini zarûrî kılmaktadır. Ancak bu hürriyetin kullnılabilmesi için: 
a) İyi niyetli olmak. 
b) İslam inancına saygılı olmak. 
c) İslam ahlakına riâyet etmek. 
d) Devlet ve ümmetin bütünlük ve birliğini korumak şarttır. 
Fikir hürriyeti sadece bir hak değil, aynı zamanda bir vazifedir. İslam’da insanlara iyi olanı teşvik etmek, 
kötü olandan sakındırmak farz kılınmıştır ve İsrail oğullarının helak olmasının bir sebebi olarak da; birbirlerini gördükleri kötülüklerden sakındırmamaları olduğu ifade edilmiştir. 
İnsanların düşünmesi ve düşüncelerini açıklaması teşvik edilmiştir. Kur’an, İslam düşüncesine aykırı fikirleri açıklıkla zikretmiş ve tartışmıştır. İslam âlimleri de, kendi zamanlarında yaşayan İslam’a  veya Sünnî inanca aykırı inanç taşıyan ve fikir ileri süren kimselerle tartışmışlar, onların eserlerine reddiyeler yazmışlar, bazen bu tartışmalar halka açık  yerlerde, bazenda sarayda halifenin huzurunda yapılmıştır. 
Allah Rasulü de ashabını düşünmeye ve fikir üretmeye alıştırmak maksadı ile onlarla istişarede bulunmuş, vahye dayanmayan görüşlerine aykırı fikirlerini açıklamaya teşvik etmiş, onlar da bunu her fırsatta
yapmışlardır. Bedir savaşında askerlerin yerleştirileceği yer konusunda, Hudeybiye’de anlaşma şartları ile ilgili olarak, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Halifeler halka proğramlarını ve düşüncelerini aktarırken, isteyen gerekli bulduğu yerlerde müdahale etmiş, karşı görüşünü söylemiştir. Hz. Ömer’in kadınların mehrini sınırlama teşebbüsüne  karşı çıkan bir hanım, mescidde görüşünü bildirmiş, delil olarak âyet okumuş, halife de bu îtirazı haklı bulmuştur. 
Çağdaş İslam âlimlerinden Mevdûdî, hazırladığı Pakistan anayasa taslağında şu satırlara da yer vermiştir: 
“İslam ülkesinde yaşayan  gayr-ı müslimler, müslüman olmayan şahısları dinlerine davet edebilirler, benimsedikleri dînin, kendilerince güzel olan taraflarını açıklayabilirler, iftira ve hakarete sapmaksızın, İslamı da tenkit edebilirler…”
Sonuç olarak İslam’da düşünce suçu yoktur ve düşünceyi açıklamak serbesttir. 


6-Siyasî haklar: 

a) Seçme ve seçilme: 
İslam ülkesinin halkı olan müslümanlar, ”insan, kul, halife”sıfatları ile yeryüzünde “ilâhî hükümranlığı” temsil etmekte, onu hayata geçirme, uygulama sorumluluğunu taşımaktadırlar. Bu bakımdan icra ve kaza yetkilerinin kaynağı halktır. Halk icra ve kazayı yürütmek üzere bir başkan seçer. Başkan da  halk ile, danışarak gereken işleri yapar. Prensip olarak bütün müslümanlar seçilme hakkına sahiptir. Öncelik ilim, ahlak ve ehliyet sahibi olan kimselerindir. Seçme, şartlı bir vekalet akdi mahiyetindedir. Hz. Ebu Bekir’in halife seçildiğinde söylediği şu ilk sözler, konumuz açısından bir düstur mahiyetindedir: ”Ey insanlar, en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. Bu işi hakkı ile yaparsam bana yardım edin, yoldan saparsam beni düzeltin. Vazifemi yaparken, ben Allah’a itaat ettiğim müddetce, siz de bana itaat edin, eğer ben ilâhî talimata aykırı hareket edersem, bana itaat borcunuz yoktur. ” İmam Mâlik bu sözleri zikrettikten sonra: ”Bir insan, bundan böyle ancak bu şartla devlet başkanı olabilir. ”demiştir. 
Devlet başkanını seçmek, halkın yalnızca hakkı değil, aynı zamanda vazifesidir. Hz. Peygamber seçme ve bey’at vazifesini yerine getirmeyen kimselerin, İslam öncesi Arabistanda yaşayıp ölmüş kimselerden sayılacağını bildirerek, seçme hakkını kullanmayı teşvik etmiştir. (Müslim) . Seçme hakkı iki temele dayanmaktadır: 
1-Şûrâ prensibi: Şûrâya katılma, bütün müslümanların hakkı ve vazifesidir. Bu da ya doğrudan olacak yada temsilciler ile gerçekleşecektir. Temsilcileri ise halk seçecektir. 
2-Ülkede ilâhî iradenin gerçekleşmesinden ve yürümesinden müslümanların sorumlu olması: İslâmî hükümler diye özetleyebileceğimiz ilâhî nizamın uygulanması ve korunmasından, fert fert bütünmüslümanlar sorumludur. Bu sorumluluk, idare edenleri ve şûrâ üyelerini halkın seçmesini gerektirir. 

b) Kamu görevlerine atanma hakkı: 

Bu hak, insana insan olduğu için verilen haklardan olmayıp, belli sıfat, kabiliyet ve ehliyete sahip bulunan kimselere verilen “görev ve liyakat”haklarındandır. İslam bütün insanlara, bu görevlere layık ve ehil olma kapısını açmış, bu açıdan fırsat eşitliği vermiştir. İradesini kullanarak ve gayret ederek “öngörülen ehliyet şartlarını”elde eden herkes, kamu görevlerine getirilir ve istihdam edilir. Bu noktada tartışılan iki şey vardır; gayr-ı müslim bir şahsın, İslam devlet başkanı, hâkim vb.  olması ve kadınların devlet başkanı olabilmesi. 
Gayr-ı müslimlerin devlet başkanı, hâkim vb.  olamamaları “insan haklarına “aykırı değildir. Herkes müslüman, ahlaklı, bilgili olabilir. Kendi iradesiyle bu sıfatları taşımaktan kaçınan, liyakat şartlarını yerine getirmeyen kimselerin, bu şartların öngörüldüğü görevlere getirilmemeleri tabîîdir. Bunu vatandaşlığa benzetmemiz mümkündür. Bir ülkenin vatandaşı olmayan kimseler, o ülkenin devlt başkanı da olamazlar. Ve bu insan haklarına da aykırı değildir. 
Kadınların devlet başkanı olamayacaklarını ifade eden bir âyet veya kesin bir  hadis yoktur. İran’da hânedâna mensup bir kadının hükümdarlığa geldiği haber verilince Hz. Peygamber: ”İşlerini bir kadının eline bırakan bir kavim iflah olmaz. ”buyurmuştur. Bu sözü de çeşitli şekilde yorumlamak mümkündür. Kur’an’da
Sebe Melike’si Belkıs’tan bahsedilmiş, seçkin danışma meclisine getirmeden, hiçbir önemli karar almayan bu kadın başkanın, isabetli sözleri nakledilmiş ve başkanlığının aleyhinde bir îmâda bulunulmamıştır. 
Kamu görevlerine gelme hakkı bakımından İslam’da, kadın erkek farkından ziyade eşitler arasında öncelikten bahsedilebilir. Kadının fizik ve ruh yapısı, tarih boyunca bütün milletlerin daha ziyade erkekleri başkan seçmeleri veya erkeklerin devlet başkanı olmaları, bu tezi destekler.
 
c) Toplanma ve dernek kurma hakkı: 

İslam’da cemaat (toplanma, toplu ibadet, danışma ve dayanışma)  teşvik edilmiş, özellikle ilk devirde mescid, namaz vesilesiyle müslümanların günde beş defa toplandıkları, birlikte ibadet ettikleri, küçük büyük
Meselelerini görüşüp konuştukları bir yer olmuştur. Başta iyiliği teşvik, kötülükten uzaklaştırma vazifesi olmak üzere bir çok vazife, toplum olarak müslümanlara verilmiştir. İslam’da ferdî vazifeler olduğu gibi, toplumsal vazifeler de vardır. Dolayısı ile toplanma ve dernekleşme hakkı, insan haklarındandır. 
İslam tarihinde iş ve meslek kollarında dayanışmaya yönelik birlikler, birleşmeler gerçekleştirilmiş, bu gibi faaliyetlere fırsat ve imkan verilmiştir. Hz. Peygamber İslam’dan önce, haksızlıkları önlemek üzere “Hılf’ül-
Füdul”cemiyetine katılmış. İslam’dan sonra da bundan söz ederek: ”Ne zaman böyle bir birliğe çağrılsam katılırım. ”demiştir. 
Gâyesi iyilik, hizmet, dayanışma, hayırda yarışma, hak alma, ıslah…olan bütün toplantı, birlik, dernek vb. leri İslam’da meşrudur, hatta teşvik edilmiştir. 

7-Hukuk karşısında eşitlik: 

Her insan, mahkemeler ve yargı önünde eşittir. Hiçbir ayırım gözetilmeden, herkes kanunlar tarafından 
eşit derecede korunur. Her insan hukûkî şahsiyete sahiptir; âdil, bağımsız yargı organları önünde açık olarak yargılanmayı talep edebilir. 
Kadın da erkek gibi hukûkî şahsiyete sahiptir ve hukuk karşısında eşittir. Kur’an’da;  ”insan, kul, müslümman, mü’min”gibi ifadeler kullanan âyetler, erkeği olduğu kadar, kadını da muhatap almaktadır. Kadınlar için, kendilerine mahsus, âyetler sevkedilmiş, hatta bir sûreye kadınlar(en-Nisa)  adı verilmiştir. Şahitlik nisabında, diyette, mirasta, boşamada, âile reisliğinde, velayet hakkında erkeğe nisbetle kadına farklı hükümlerin uygulanması; kadının kişiliğine değil, adâlet ve dengeye yöneliktir. Bu da “insan haklarına”aykırı değildir. Şöyle ki:
a) Şahit olarak bir erkek yerine, iki kadın (borç davalarında)  istenmesinin sebebi, gerçeğin kesin olarak ortaya çıkması ve hakkın  zayi olmamasının istenmesidir. İslâmî örf, âdet ve ahlâkın hâkim olduğu toplumlarda kadınların, erkeklerin de bulunduğu yerlerde, hadiseleri tam zabtetmeleri, sonra yine alenî mahkemeler önünde, bildiklerini eksiksiz ifade etmeleri-onların psikolojik yapıları da göz önüne alındığında-zordur. Bu sebeple birbirini takviye etmek, gerektiğinde hatırlatmada bulunmak üzere, iki kadın şahit istenmiştir. (Bakara: 282) . 
b) Öldürülen kadının diyetinin (kan bedelinin) , erkeğinkinin yarısı kadar olması, onun hayatının ve kanının değersiz olmasından değildir. Böyle olsaydı, kadını haksız yere ve kasten öldüren erkek kısas edilmez, daha hafif bir cezaya çarptırılırdı. Tazminat, mağdurun âilede bıraktığı ekonomik boşluğu bir ölçüde doldurmak amacını güder. Bu bakımdan kadının bıraktığı boşluk (onun âileye karşı mâlî yükümlülükler bulunmadığından)  erkeğinkinden daha azdır. Bedel de buna göre ayarlanmış ve dengelenmiştir. 
c) Kadın ana ve nine olarak mirastan eşit pay alır. Eş, kız ve kız kardeş olarak, karşısındaki erkeğe nisbetle yarı yarıya pay almasının sebebi, mâlî yükümlülük farkıdır. Bu durumlarda erkek, âileden geride kalanların ve kendi âilesinin geçimini sağlamakla yükümlüdür. Ayrıca evlenme masrafı ve askerlik gibi yükümlülükleri de vardır. Mirastan alınan paydan erkek bu yükümlülüklerini yerine getirmek üzere harcamalar yaparken kadın, kendi payını yalnızca kendisi için sarfetmekte veya korumakta, sonunda erkekten kârlı çıkmaktadır. 
d) Kadın da her zaman mahkemeye baş vurarak, boşanmayı talep hakkına sahiptir. Ayrıca nikah akdi sırasında bu hakkı alırsa-ki alabilir-tek yanlı olarak da kocasını boşayabilir. Bu hakkı zamanında almadığında, mahkemeye baş vurmadan, tek taraflı irade ile kocasını boşayamaması, âile birliğini korumaya yönelik bir tetbirdir. 
e) Âile reisliği ve velâyet hakkı, daha ziyade dışa dönük temsil ve koruma ile ilgilidir. Özellikleri göz önüne alınarak bu konularda, erkeğe öncelik verilmiştir. Bu yüzden haksızlığa uğrayan kadın için, özel ve genel mahkemelerin yolları açık bulunmaktadır. 
İslam hukuku ceninden başlamak üzere, bütün aşamalarda insanın hukukî ve cezâî ehliyetini ele almıştır. Aksi sabit olmadıkca bütün Müslümanlar doğru ve dürüst sayılırlar. Yakın akraba dışında herkes birbiri için şahitlik edebilir. Kânun önünde herkes eşittir. 
Gayr-ı müslimlerin de, adlî muhtâriyetleri vardır. İslam hukukunun uygulanmasını istemeleri halinde, fark gözetilmeksizin hukuk uygulanır. Dinlerinde yasak olmayan hususlar, kendileri için serbest sayılır. Hz. Peygamberden beri, gayr-ı müslimler ile müslümanların karşılıklı davaları olmuş, davacı veya dâvalı devlet başkanı bile olsa, gayr-ı müslimler haklarını almış, adalete mahzar olmuşlardır. 

8-Sosyal ve ekonomik haklar: 

a) Âile: İslam’ın ilk muhatabı olan Araplarda fertlerin ve âilelerin içinde eridiği kabilecilik, toplum 
yapısının temelini teşkil ediyoru. İslam bunu değiştirerek, kabilenin yerine âileyi kaydu. Kabile mensuplarının hukukî ve sosyal ilişkileri ile dayanışmalarını âileye aktardı. Böylece âile toplumun temel birimi haline geldi. 
Bir çok âyet ve hadis evliliği teşvik etmekte, âile fertlerinin karşılıklı hak ve vazifelerini düzenlemektedir. Naslara göre fiilî evliliğin yaşı vardır. Evlenme akdi karşılıklı rızaya dayanır. Âile, dînin ve devletin himayesi altındadır. Bu himaye hem âile kurulurken, hem de devam ederken söz konusudur.  Evlenmeye maddî gücü kâfî gelmeyenleri evlendirmek, toplumun ve devletin görevidir. Geçim sıkıntısı söz konusu olduğunda, âilenin arkasında devlet vardır. Rasulüllah şöyle buyurmuştur: ”Ölüpte miras bırakanın malı, mirascılarına âittir. Malının karşılayamadığı  borç yahut bakılacak çocuk kaldı ise bana âittir, bana gelsinler, onların yakını benim. İsterseniz bu konuda şu âyeti okuyabilirsiniz: ”Peygamber, mü’minlere kendilerinden daha yakındır. ”(Ahzab: 6) . Bu sözü Hz. Peygamberin devlet başkanı sıfatı ile söylediğini bilen ilk halifeler, âilelere maaş bağlamışlar, doğan her yeni çocuğa göre de, bunu artırmışlardır. 
İslam fark gözetmeksizin, çocuklarla ilgilenmiş, himayeye muhtaç olan çocuklarla ilgilenmeyi toplumun ve devletin önemli vazifelerinden biri saymıştır. Velisi olmayan çocukların velisi devlettir. Velisi bulunan çocukların haklarına riâyet edilmesi bakımından, devletin kontrol vazifesi vardır. Kur’an çocuğu daha ana karnında iken ele almış, doğumdan önce ve sonra yaşayıp gelişmesi için gerekenin yapılmasını ilgililerden istemiştir. Yetimlerle, kendilerine yeter hale gelinceye kadar ilgilenmeyi, yakınlarına, topluma ve devlete yüklemiştir. 
Hukuk dışı ilişkilerden doğmuş çocuklar, ananın hukûkî kocasının kütüğüne geçirilmiş, ana ve babası belli olmayan çocuklar da, ya devlet tarafından büyütülmüş, yahutta devletin kontrolünde âilelere verilmiştir. 
Böyle çocuklar, hukuk karşısında diğerlerine eşit sayılmıştır. 
b) Sosyal güvenlik: Dili, dîni, ırkı, kültür seviyesi, mesleği…ne olursa olsun, İslam ülkesinin bütün vatandaşları, asgarî refah ve hayat şartlarının temini bakımından güvence altındadırlar. ”Asgarî refah ve hayat şartları”toplumun ekonomik imkanlarına ve ortalama refah seviyesine bağlıdır. Bu sosyal güvence, ödemekten âciz kalan borçluya, kendi memleketinde zengin bile olsa yolcuya, hürriyete kavuşturulmak üzere kölelere kadar uzanmaktadır. 
Başta devlet olmak üzere bu güvence, sırası ile şu kurumlar tarafından sağlanmaktadır: 
1-Nafaka, miras ve vasıyyet yolu ile âile. (Nisa: 1-7) . 
2-Komşular, birbirine yardım edecektir. (Nisa: 36) . 
3-Toplum: Mecbûrî olan zekat yoluyla, Allah ve Rasulünün mükâfât vaat ederek teşvik ettikleri bağışlar
yoluyla veya kendi ihtiyacına, başkalarının ihtiyacını tercih etmek yoluyla yada devletin âdil bir şekilde koyacağı vergiler yoluyla…
Kur’an ve hadis, hayat ve sağlığın korunmasına da önem vermiş, bunun için temizliği, bulaşıcı hastalıklardan korunmayı, gıdalara dikkat edilmesini, hastaların ziyaret edilmelerini ve onlarla ilgilenilmesini
emretmiştir. Hz, Peygamber ve halifeleri, bakıma muhtaç hastaların tedavilerini, devletin üstlenmesini sağlamışlardır. 
c) Mülkiyet hakkı: İnsanın helal ve meşru yoldan kazandığı, elde ettiği ekonomik değerlere sahip olma, 
bunlar üzerinde sahipliğe bağlı tasarruflarda bulunma hakkı vardır. Dînî kaynaklar, meşru kazanç ve servetin vasıf ve şartlarını açıklıkla ortaya koymuş, mülkiyet hakkını korumayı topluma ve devlete vazife olarak vermiş, devletin koruması mümkün olmayan hallerde, mal sahibine, meşru müdâfaa çerçevesinde bizzat koruma hakkı tanımıştır. Hayatını, namus ve şerefini koruma uğrunda canını veren kimse gibi, malını korurken can veren kimselerin de şehit olacaklarını bildiren hadis, bu hükmün delilidir. (Buhârî) . 
Devlet, kamu yararı için bir kimsenin malını elinden alırsa, bunun raiç bedelini derhal ödemek durumundadır. Özel ve tüzel kişiler, sahip oldukları malın zekatını ödedikleri takdirde, miktar sınırlaması bulunmaksızın servet sahibi olabilirler. Bütün mülk, gerçek mânâda Allah’a âit olduğundan, bu sahiplik vekalet mahiyetindedir. Allah’ın muhtaç kullarının, servette haklarının bulunması da, bu gerçeğe dayanmaktadır. (Âli İmran: 26) . 
d) Çalışma hakkı:
Çalışma bir yandan ferdin hakkı, diğer yandan topluma karşı bir borcudur. Bu sebeple İalam çalışmayı
teşvik etmiş, işi ve gücü bulunan insanların  rızıklarını, çalışarak temin etmelerini istemiş, başkalarına el açmayı ve yük olmayı hoş görmemiştir. (Mülk: 15, Cüma: 10) . Fert, çalışma yoluyla şahsî ve âilevî ihtiyaçlarını karşılarken, üretime katkıda bulunmak, toplumun çeşitli ihtiyaçlarına cevap vermek suretiyle, kamu hizmeti de görmektedir. Çalışmanın bu yönünü göz önüne alan fıkıhcılar, toplumun ihtiyacı karşılanacak ölçüde çalışma ve üretmenin“farzı kifâye”olduğunu, yerine getirilmediği takdirde, bütün müslümanların teker teker sorumlu olacaklarını tesbit etmişlerdir. Çalışma hakkı bakımından, devletin vazifesi; iş sahaları açmak, işsizlere iş bulmak, çalışanların haklarını korumak ve yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlamaktır. Hz. Peygamber kendisinden yardım istemeye gelenlere, eğer çalışma güçleri varsa, iş bulmuş, yol göstermiştir. Gazâlî gibi âlimler, buradan hareketle, devletin çalışana iş bulma yükümlülüğünden söz etmişlerdir. 
İşçinın haklarının korunması, çalışanların güvenlik ve refahlarının sağlanması, sağlık, izin, dinlenme ve gelişme ihtiyaçlarının karşılanması, şu temellere dayanmaktadır: Allah Rasulünün, işciyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenleri, ücreti zamanında ödemeyenleri şiddetle kınaması, İslam ahlakının genel prensipleri içerisinde bulunan şefkat, merhamet, fedakarlık, kolaylaştırma, yardımlaşma, işverenin işcisini refah bakımından kendinden ayırmaması, iyiyi emir ve kötüyü engelleme ilkeleri…İslam toplumlarında uygulama, genellikle bu ilkelere yakın cereyan etmiştir. 

9-Eğitim ve öğretim hakkı: 

İslam hiçbir ayırım yapmaksızın herkese öğrenim hakkı tanımış, belli bir seviyede öğrenimi müslümanlara farz kılmış, bunun temin edilmesini devlete vazife olarak vermiştir. Farz-ı ayn olan öğrenme, her bir müslümanın, din ve dünya hayatını müslümanca yaşaması için gerekli olan öğretim ve eğitim seviyesidir. 
Farz-ı  kifâye olan ise, toplumun yaşayıp gelişmesi için gerekli olan bilgi, teknik, teknoloji ve becerileri ihtiva
etmektedir. 
Bu hükümlerin dayanağı âyet ve hadislerdir: İslam’ın ilk emri “oku”olmuştur. Pek çok âyette ilim ve âlimler övülmüş, ilim tahsili ile meşgul olanlar, askerlik görevinden muaf tutulmuş, yahut görevleri ertelenmiştir. 
İlim öğrenmeyi teşvik eden sayısız hadisler yanında: ”İlim öğrenmek, kadın erkeke bütün Müslümanlara farzdır. ”(İbni Mace)  hadisi dikkat çekicidir. Hz. Peygamber, ümmetinin öğrenimi ile bizzat meşgul olmuş, Bedir savaşında alınan esirleri, her biri on çocuğa okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakmış, yeni müslüman olan kabile ve bölgelere, yeteri kadar öğretmen göndermiş, mescidde, evde, yolda, iş yerinde-nerede fırsat bulunursa-müslümanların braraya gelerek eğitim ve öğretim faaliyetlerine katılmalarını istemiştir. 

10-Siyasî bağımsızlık hakkı: 

İslam’a göre her toplumun ve her müstekil gurubun devlet kurma, geleceğini belirleme, ülkesinin nimetlerinden bizzat faydalanma, gelişme, kültürünü geliştirme ve insanlık medeniyetine katkıda bulunma hakkı vardır. Bütün insanlar aynı ana babadan doğup çoğalmışlar ve bu bakımdan kardeştirlr. Farklı millet ve devletlerin amacı çatışma, istîlâ, savaş, sömürü değil; tanışma, yardımlaşma, el birliği ile dünyada iyilik ve adâletin hâkim olmasını sağlamaktır. İslam’ın istediği; zulmün, sömürünün, baskının bulunmadığı, insanların diledikleri inancı benimsemelerinin ve buna göre yaşamalarının mümkün olduğu bir dünyadır. Müslüman bu haklarının gasb edilmesine razı olmaz, boyun eğmez ve elinden geldiği kadar, bunun mücadelesini verir.
 
11-Kadın-erkek eşitliği: 

a) İslam’da kadın: 

        Eski Çin, Japon ve Hind toplumlarında, Yunan ve Roma medeniyetlerinde kadın, daima erkekten farklı, ondan aşağı ve geri durumda olmuş, bazen eşya ve hayvanlarla bir tutulmuş, pazarlarda alınıp satılmış, kendisine hukukî şahsiyet tanınmamış, hep bir erkeğin himayesi ve hâkimiyeti altında bulunmuştur. Bir çok Yunan filozofu, kadını erkekten geri ve aşağı bir insan türü olarak değerlendirmiş, Jüstinyen’den önce Roma‘da kadın, babası ve eşinin mutlak hakimiyetine bırakılmış, erkeklere kadın üzerinde alınıp satılmadan öldürmeye kadar varan yetkiler tanınmıştır. Muharref dinlerin kutsal kitaplarına da bu tahrifat girmiş, sonunda kadın: ”şeytanın arkadaşı, kötülüklerin kapısı, insanın cennetten kovulmasına sebep olan, kurtarıcı ruhu olmayan, insan olup olmadığı dahi tartışmalı bulunan bir “yaratık “olup çıkmıştır. 
Ortaçağ boyunca Batı da kadın bu konumda kalmış, 1789 Fıransız ihtilaline kadar da kadının durumunda bir düzelme görülmemiştir. İhtilalden sonra insan hak ve hürriyetleri gündeme gelmiş olmasına rağmen, kadın hakları konusunda önemli bir gelişme kaydedilmemiştir. 1805 yılına kadar İngiltere’de kocanın karısını satma hakkı devam etmişti. 1938 yılına kadar fıransa medenî kanunu “Akıl hastası, çocuk ve kadın”hukukî ehliyet bakımından kısıtlı sayılmış, anılan tarihte kadın lehine yapılan kanun tadili de, evli kadınlar aleyhine olan bazı kayıtları kaldırmamıştır. Bütün bunlara kapitalist ekonomi döneminin iş hayatında, kadın ve çocukların alabildiğine ezilmesi de eklenince, Batı’da kadın hakları hareketi başlamış, bu asrın başlarında bu hareket, İslam dünyasına da sirayet etmiştir. 
Batının etkisiyle kadın meselesine yönelen İslam fikir adamları, üç farklı yaklaşım içinde olmuşlardır: 
1-Savunmacılar: Bunlar, kadının İslam dünyasındaki konumunu olduğu gibi savunmuşlar, beşeri gelenekten, tarihi birikimden bağımsız olarak, kadın haklarını ele alıp, İslam’ın bağlayıcı ve aydınlatıcı 
Naslarının ışığında inceleme ve ayıklama yoluna gitmemişlerdir. 
2-Alternatif kültürcüler: Bunlar İslam kadını tipini, İslam’ın aydınlatıcı naslarının, evrensel olanlarından çıkarmış ve dünyaya “örnek kadın tipi”olarak takdim etmeye çalışmışlardır. Ferid Vecdi, Reşit Rıza, Mustafa Sabri, Mevdudî, Mehmet Âkif bunlardandır. 
3-Batı taklitcileri: Bunlar da İslam kadınının kendi kültür ve değerlerinden çıkarak, batı kültürünü özümsemesini, her bakımdan batılı kadın gibi olmasını savunmuşlardır. Bunlar önceleri İslâmî nasları ve kâideleri batılı değerlere uydurmaya  çalışırken, tepki görmüşler, bunun üzerine maslahat gereğidir diyerek bu düşünceyi savunmuşlardır. Son yıllarda oluşan İslâmî uyanış ve diriliş hareketi, karşı ideoloji, inanç ve düşünce mensuplarını harekete geçirmiştir. Hareketin önünü kesmek için, fikir ve propoganda alanında kullanılan araçlardan biri de “İslam’da kadının yeri, konumu, hakları.” olmuştur. Bu konuyu İslam’ın yumuşak karnı zanneden bazı doğulu ve batılı yazarlar, İslam’ın ana kaynakları ile, geleneğinde mevcut düşünce, hüküm ve uygulamalardan, işlerine gelenleri seçmiş, bunların altını kalın çizgilerle çizmiş ve çağın insanına sunmuşlardır. 
Onlara göre İslam kadını; ”ezilen, itilip kakılan, kişiliği hak ve hürriyetleri bulunmayan, kocasını kumaları ile paylaşmaya mecbur olan, mirastan-erkeğe nisbetle-daha az pay alan, örtü ve kafes arkasında mahpus bulunan, eteği uzun aklı kısa. . ”bir varlıktır. Buna karşı İslam’da kadının fiilen ne olduğunu, İslam’ın amaçları bakımından ne olması gerektiğini sağlam delillele, ilmî araştırmalarla, bağımsız tefekküre ve yoruma dayanan ictihatlarla ortaya koyan, değerli yazılar ve kitaplar da ortaya konmuştur. 
İslam’da insanlık ve Allah’a kulluk bakımından, kadın ile erkeğin konumları birbirinden farklı değildir. 
Her iki cins de İslam insanıdır, İslam’ın insana verdiği yer ve değerden, eşit olarak nasip almışlar ve her ikisi de Allah’a kulluk etsinler diye yaratılmışlardır. İnsanlık ve kulluk bakımından biri diğerinden üstün veya aşağı olmamak üzere, yaratılıştan gelen farklılık; sosyal hayatta birbirlerini tamamlamaya, bir bütün oluşturmaya, fonksiyonlarını yerine getirmeye yöneliktir. Bütün bu hususlar Kur’an ve Sünnette, en küçük bir şüphe ve tereddüde yer bırakmayacak kesinlik ve açıklıkta ifade buyurulmuştur: 
“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, îman eden erkekler ve îman eden kadınlar, Allah’a itaat eden erkekler ve Allah’a itaat eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar, saygılı erkekler ve saygılı kadınlar, Allah yolunda harcayan erkekler ve Allah yolunda harcayan kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetini koruyan erkekler ve iffetini koruyan kadınlar, Allah’ı çokca zikreden erkekler ve Allah’ı çokca zikreden kadınlar varya; işte  Allah, bunlar için bir bağışlama ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır. (Ahzap: 33-35) . 
“Bunun(ettikleri duâ)  üzerine Rableri, onların duâlarını kabul etti. (Dediki) ben erkek olsun, kadın olsun ki hep birbirinizdensiniz-içinizden bir şey yapan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; Andolsun bende onların kusurlarını örteceğim ve onları, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. . ”(Âi İmran: 195) . 
“Mü’min erkekler ile mü’min kadınlar, birbirlerinin velileridir. Onlar, iyiliği emreder, kötülükten nehyederler, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Rasulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah izzet ve hikmet  sahibidir. ”(Tevbe: 71) . 
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin için birer elbise, sizde onlar için bir elbisesiniz. ”(Bakara: 187) . Bu elbise benzetmesinde, kadınla erkek birbirine eşit kılınmıştır. Elbisenin sıcaklık, koruyuculuk, çekicilik vb.  vasıfları, fonksiyonları, iki cinse karşılıklı olarak verilmiştir. 
Bu konuda pek çok hadis de vardır: ”Bana dünyanızdan üç şey sevdirilmiştir: Güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz. ”(Müslim) . ”Kadınlarla erkekler, bir ağacın iki dalı gibidir. ”(Tirmîzî) . 
Bu âyet ve hadislerde kadınlarla erkekler, her defasında ayrı ayrı zikredilerek; insanlık, kulluk ve mükâfâtta eşit oldukları ifade edilmiştir ve genel kâide budur. Bazı noktalardaki farklılıklar ise, kabiliyetlere bağlı, farklı sorumluluk ve fonksiyonlara, külfet nimet dengesi gibi sebep ve hikmetlere bağlıdır. Mutlak olarak bir cins, diğerinden daha üstün değildir. Allah hem erkeğe hem de kadına, karşı cinse nisbetle onu daha üstün kılan özellikler vermiş, böylece birbirlerini tamamlamalarını sağlamıştır. Erkeğin kadınlaşmayı, kadının da erkekleşmeyi istemesi fıtrata, yaratıcının istediği ve toplum için zarurî olan dengeye aykırıdır. 
İslam tarihinde, gerektiğinde hanımların doğrudan savaşa katıldıkları ve kahramanca çarpıştıklarını gösteren şerefli tablolar vardır. 

b) Kadın erkek eşitliğine yapılan îtirazlar: 

İslam’da kadının yeri ve konumu üzerine, bundan önceki açıklamalarımız; bugün basında, İslam’da kadına yapılan haksızlıkları bahane ederek, dîne hücum şeklinde kendini gösteren davranışları, haksız çıkarmaktadır. Bununla beraber dillerine doladıkları bazı nakiller ve örnekler, işin aslını bilmeyenleri, yanıltabilecek mahiyette olduğundan, bunları örnekleyerek açıklamakta fayda vardır. 
1-“Namazı kadın, domuz, Yahudî ve siyah köpeğin keseceğini”ifade eden hadise dayanarak; ”İslam’da kadının bu yaratıklar seviyesine indirildiği”ileri sürülmüştür. 
Yukarda mealleri verilen ve hepsi de bunlardan ibaret bulunmayan âyet ve hadisler, İslam’da kadının yerini, onun hangi yaratıklar seviyesinde olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bunları bir yana bırakıpta târihî arka pılanı ve maksadı araştırmadan, bir rivayete dayanarak kadın hakkında hükme varmak düşündürücüdür. 
Bu hadis, namaz ile ilgilidir ve namaz kılan kimsenin önünden geçen bazı şeylerin, kendilerini tamamen ibadete vermelerini engellediğini, zihinlerini dağıttığını ifade etmektedir. Bu da, kişilere ve çağlara göre değişmekle beraber, o gün için, yukarda sayılan şeylerdir. Bunlar arasındaki ilişki, dikkat çekici olmalarından ibarettir. Kadının erkeğin dikkatini çekmesi, kadınların üzülecekleri değil, sevinecekleri bir husus olsa gerektir. Bu hadisi yanlış anlayan ve yorumlayanlar, yalnızca günümüzdeki “kadın hakları savunucuları “değildir. Çok eskiden beri yanlış anlayanlar olmuştur ki, Hz. Âişe bunlara şu susturucu cevabı vermiştir: ”Bizi köpek ve eşek ile bir tutmanız, ne kötü bir anlayış. Ben bazanda hayızlı olarak önünde yattığım halde, Rasulüllahın bana doğru namaz kıldığını kaç kere görmüşümdür. (Odamız küçük olduğu, başka uygun yer bulunmadığı için, gece namazlarını kılarken)  ben önünde yatar uyurdum, secde etmek istediklerinde, beni dürterlerdi, ayaklarımı çekerdim de, onların yerine secde ederlerdi. ”(Ebu Davut) . Şu halde hadisin, namazı bozmakla ve kadını aşağılamakla hiçbir alakası yoktur. Namazda huzuru bozma meselesine gelince, buda kişinin kendini ibadete verme kabiliyetine göre değişmektedir. Rasulüllahın huzuruna erenlerin, daha doğrusu buna bir iki adım yaklaşanların huzurunu, gelip geçen değil, önünde yatan kadın bile bozamamaktadır. 
2-“Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Ev, kadın ve at” şeklinde rivayet edilen bir hadise dayanarak, İslam’da kadının uğursuz sayıldığını ileri sürmüşlerdir. Birden fazla sahih hadiste Rasulüllah, İslam inancında uğursuz saymanın yeri olmadığını, bunun bir asılsız inanç ve hurafeden ibaret olduğunu açıklamış, İslam öncesi çağa âit bulunan bu inancı mahkum etmiştir. Bunu yapan ve kâideleştiren bir zatın dönüp: ”şunlar ve şunlar uğursuzdur”demesi düşünülebilir mi? Evet Rasulüllahın bu konuda bir söylediği vardır; ancak bazı kimseler bunu yanlış anlamışlardır. Büyük âlim ve Rasulüllahın sevgili eşi Hz. Âişe, bu yanlış anlayışı işittiği zaman öfkelenerek şöyle düzeltmiştir: ”Kur’anı indiren Allah’a yemin ederim ki, Rasulüllah böyle bir şey söylememiştir. Onun söylediği şundan ibarettir: Câhiliyye devrinde(İslam’dan önce)  insanlar, bu şeyleri uğursuz sayıyor (bazı kadın ve atların) insana uğursuz geleceğine inanıyorlardı. ”Rasulüllah, bunu nakletmiş ve ayrıca bir çok hadisinde asılsız olduğunu açıklamıştır. (Aynî) . 
3-İslam’da kadınların “mirasta, erkeğe nisbetle yarı yarıya pay aldığı, kan bedelinin, erkeğin yarısı kadar olduğu”ileri sürülmüş, bununla kadının, yarım insan kabul edildiği îma edilmiştir. 
Yukardaki hukukî düzenlemenin, kadının yarımlık ve bütünlüğü ile hiçbir alakası yoktur. Burada gözetilen husus, nimet külfet dengesini kurarak adâleti gerçekleştirmektir. Evet kadının erkek kardeşi, ona nisbetle mirastan bir kat fazla pay alır. Ancak bunun sebebi, erkeğe yüklenen, kadının ise muaf tutulduğu mâlî ve bedenî bazı yükümlülüklerdir. Kural olarak erkek askere gider, işinden ayrılır, kadın zaruret bulunmadıkca askere alınmaz. Zengin olsun fakir olsun kadının geçimini kocası temin etmekle yükümlüdür. Akraba içinde yardıma muhtaç olanlara yardımda bulunmak da erkeğin görevidir. Evlilik bağı kurulurken kural olarak masrafı erkek yapar ve kadına “mehir”adıyla bir güvence bedeli verir veya borçlanır. Bütün bunlar hesaba katıldığı zaman, maddî bakımdan kadının korunduğu ve kârlı çıktığı görülmektedir. 
Kan bedelini, borçlunun erkek akrabası öder, kadın bundan muaftır. Bu sebeble de kadının kan bedeli az tutulmuştur. Ayrıca mâlî yükümlülükleri sebebiyle, erkeğin kaybedilmesi halinde âilede meydana gelen ekonomik boşluk, kadının kaybedilmesine nisbetle daha büyüktür. 
4-Bir hadiste: ”Kadının, erkeğin eğe kemiğinden yaratıldığı”söylendiğinden, buna dayanılarak, İslam’da kadının eğri ve eksik olduğu sonucuna varılmak istenmiştir. (Buhârî) . 
Bu hadis, kadına iyi davranılmasını, onun yaratılıştan gelen özelliklerinin değiştirilmesinin söz konusu olamıyacağını, onların oldukları gibi kabul edilip, farklı özelliklerini nimet bilip, buna göre davranılmasını isteyen bir hadistir. Hz. Peygamber bunları söylerken bir de benzetme yapmış “kadının eğe kemiğinden yaratıldığını” söylemiş “onu düzeltmeye kalkışırsanız kırılır”demiştir. Bu sözlerden kadın aleyhine bir mânâ çıkarabilmek için, önce eğe kemiğinin düz olmayışının, bir yaratılış kusuru olduğuna hükmetmek gerekir. 
Halbuki gerçek bunun  tam aksinedir. Eğe kemiği bilinen şekliyle mükemmeldir. Bu özelliği ile fonksiyonunu îfâ etmektedir. Kadın da böyledir. Onu düzeltmeye, aklımıza veya arzumuza göre ona şekil vermeye çalışmak, hem fıtrata aykırıdır, hem de onu bozar. İşte anlatılan bundan ibarettir. Bunun eksiklik ve kusur ile bir alakası yoktur. 
5-İddiâ edilenin aksine İslam’da kadınlar: Boşanmak için mahkemeye başvurabilirler, bazı durumlarda tek başlarına mahkemede şahitlik edebilirler, belli bir yaşa kadar erkeklere tercihen çocuklarını yanlarına ve himayelerine alabilirler, ceza davaları dışında (bazı müctehitlere göre her bıranşta)  hâkim olabilirler, çocuk yapıp yapmama konusunda erkek, tek başına karar veremez. , kadın izin vermedikce korunma yapamaz. Kadın, bütün temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Küçük istisnalar, her sistemde olduğu gibi kadın ve erkeğin farklı özelliklerinden kaynaklanmaktadır. 
Kadın okur, okutur, yazar, fikrini açıklar, seçer, seçilir, kazanır, malik olur, çalışır, çalıştırır, ibadet eder, eylenir… Bütün bunları İslam’ın insana layık gördüğü ahlak kuralları içinde yapar. Bu kurallara onlar kadar, erkekler de tâbîdir. 
6-İslam’a karşı savaşanların dillerinde doladıkları “Birden fazla kadınla evlenme ve kadını te’dip hakkı”da onların anladıkları ve takdim ettikleri gibi değildir. İslam’da bir kadın isterse evlenirken şart koşar, kocası onun üzerine evlenemez. Böyle bir şart koşmadığı için, kocası üzerine evlenirse, bundan zarar gördüğü takdirde, boşanma davası açabilir. Esasen birden fazla kadınla evlenme bir emir değil, izindir. Dileyen evlenir, dileyen evlenmez. Bir kimsenin birden fazla kadınla evlenebilmesi için adalet şart koşulmuştur. Adaletten maksat; yiyecek, giyecek, mesken ve beraber kalma süresinde eşitliktir. Bu şartlara riâyet edemiyecek kimselerin birden fazla kadınla evlenmesi caiz değildir. İslam kadınların çok, erkeklerin az olması, kadının çocuk yapamaması veya  kadının müzmin bir hastalığa yakalanması yada kadının soğuk, isteksiz olması gibi durumlarda adalete riâyet şartı ile birden fazla evlenmeye izin vermiştir. İslam’da esas olan tek evliliktir. 
Kur’an’da kadının dövülmesi, terbiye edilmesi ile ilgili bir âyet vardır. Ancak Rasulüllahın uygulama ve açıklamaları , bu konuyu da açıklığa kavuşturmuştur. Kadının kaba yerlerine   ve iz bırakmıyacak bir şekilde, bu arada asla hakaret etmeden birkaç fiske vurulması, yalnızca âile hayatını devam ettirmenin, boşanmayı önlemenin tek çaresi bu olduğunda söz konusudur. Peygamber Efendimiz, asla hanımlarını dövmemiş ve dövenleri de kınamıştır: ”Kadınları döven kimselerde hayır yoktur. ”, ”Akşam aynı yatağa gireceğiniz eşlerinizi nasıl döversiniz? ”meâlinde  sözler söylemiş ve  kendisi ömrü boyunca kadınlarına fiske vurmamıştır.  İslam’da zaruret halinde izin verilmiş fakat kullanılması hoş karşılanmamış bir te’dip (terbiye etme)  söz konusudur. Buna karşı yirminci asırda yasaların yasakladığı, fakat uygulamanın işkence boyutlarına vardığı bir dayak söz konusudur. İkinci bir kadınla ilişki meselesine gelince, bugün yapılan bunun meşru olmayanıdır. İstatistiklere bakılırsa, evli erkeklerden yasak ilişkiye girenlerin sayısı, İslam’da yasak olmayan zamanlarda birden fazla evlenenlerin sayısından daha fazladır.
 
c) Kadın-erkek eşitliğine yapılan îtirazların sebepleri: 

Gerçekleri yukarda anlattık. Buna rağmen, İslam’da kadın kousuna olumsuz bakmakta israr etmenin bazı sebepleri olmalıdır. Bunların tamamını saymak yerine, birkaçını hatırlatmakla yetineceğim: 
1-Cehalet, bilgisizlik: Bu konularda yazıp çizenlerin büyük bir kısmı Arapça, Usul ve diğer gerekli İslâmî ilimleri ne okumuş, ne görmüş nede duymuşlardır. Ya kulaktan dolma yada İslam düşmanı, taraflı yabancı yazarlardan alınmış bilgilere sahiptirler. 
2-Kasıt: Maksatlı olarak bunda israr edenlerin amacı, üzüm yemek değil, bekciyi döğmektir. Yani İslam da kadına zulmedildiğini ileri sürerek, bu yüce dîni gözden düşürmek, çağımızda ona gösterilen büyük ilgiyi engellemek, bilmeyenleri, özellikle genç nesilleri İslam’dan soğutmaktır. fakat bunu yaparken hep asılsız, abartılmış, yanlış anlamaya dayalı gerekceler kullandıkları için “yalancının mumu yatsıya kadar yanmakta”hatta daha önce sönmektedir. Çünkü Allah’ın vadi bu yöndedir: ”Allah’ın nûrunu ağızları ile söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da, Allah nurunu tamamlayacaktır. ”(Tevbe: 32) 
3-Bozgunculuk: Bugün özgürlük peşinde koşanlar, aslında kayıt ve sınır tanımadan nefs-i emareyi 
doyurma yollarını açmanın peşinde koşmaktadırlar: Önce eşitlik ve özgürlük istiyorlar, bunu elde edince üstünlüklerinin tanınmasını istiyorlar. Şu halde aslında eşitliğe razı değildirler. Eşitlik ve özgürlük adına bazı haklar elde edince, evlenmeye ve evlilik birliği içinde çocuk sahibi olmayı istememeye başlıyorlar. Öyle ya ne gerek var devamlı olarak bir erkeğin ağız kokusunu çekmeye, istediğin kadar beraber olur, usanınca bırakır bir yenisini bulursun. Bu arada rahime bir çocuk düşerse, hemen doktora gider, parçalatır, aldırırsın. Doğarsa” babası belli olmamış ne yazar, benim çocuğum işte. . ”dersin!. . Evet bizim dışımızdaki bazı toplum ve topluluklarda gidiş bu yöndedir. Taklit, her sahada zararlı ve çıkmaz bir yoldur. Bu sebeple İslam toplumu kimseyi taklit etmeden“Emr-i bil-maruf, nehy-i anil-münker”çerçevesinde “hak, adalet, ve hürriyet” arayışı içinde olabilirler. Müslümanlar, üzerlerine düşeni yaparlarsa, İslam’da kadının konumu, dünya kadınları için imrendirici bir örnek olacaktır.