İslamiyat Kategori
İslam Ceza Hukuku
İÇİNDEKİLER

A-Haddi gerektiren suçlar ve cezaları. 
1-Hırsızlık
2-Yol kesme ve haydutluk
3-Zina
4-İffete iftira(kazf) 
5-Şarab içmek
6-İrtidat
7-İsyan ve ihtilal
B-Kısası gerektiren suçlar ve cezaları
1-Kasten adam öldürme
2-Yaralama
C-Ta’ziri gerektiren suçlar ve cezaları
D-Cezaların gâyeleri
E-Cezaların düşmesi. 



İSLAM CEZA  HUKUKU  (UKUBÂT) : 
İslam ceza hukukunu anahatları ile üç bölümde izah etmeye ve sonunda bu cezaların maksatlarını tesbit etmeye çalışacağız: 

A-Had gerektiren suçlar ve cezaları: 
Had, Allah hakkı olarak infazı gerekli bulunan belli bir cezadır. Had, Allah hakları içinde mütalaa edilir. 
Şu halde âmme nizamı ve menfeati ile ilgili bulunmakta ve bu cihetle âmme hakları içine girmektedir. Haddi gerektiren suçlar şunlardır: 

1-Hırsızlık: 

Haddi gerektiren hırsızlık suçu şöyle tarif edilmiştir: Aklı başında ve ergenlik çağına gelmiş bir şahsın, 
başkasına âit olup, hemen bozulabilir cinsten olmayan bir malın muhafaza edilen yerden gizlice almasıdır. 
Tarifi unsurlarına ayırırsak şunları görürüz: 
a) Çalan akıllı ve ergen bir şahıs olacak. 
b) Çalınan, başkasına âit bir mal olacak. 
c) Et, sebze ve benzeri gibi kısa zamanda bozulan mallardan olmayacak. 
d) Mal, belirli bir miktarda olacak. Bu miktar konusunda ihtilaf olmakla birlikte Hanefilere göre asgarî on dirhem olmalıdır ki, ilk devirlerde on dirheme, iki koyun satın alınabilirdi. 
e) Mal, muhafaza altında olacak. Buna göre koruma altında olmayan bir malın alınması ile, haddi gerektiren hırsızlık suçu teşekkül etmez. 
Şartlar gerçekleşirse hırsızın eli kesilir. Bu cezanın dayanağı şu âyettir: ”Hırsızlık yapan kadın ve  erkeğin yaptıklarına karşılık olarak ellerini kesiniz. ”(Maide: 39) . 
İslam’ın getirdiği iktisâdî ve sosyal düzen içinde, bir kimsenin açlık yüzünden hırsızlık yapmaya mecbur kalması düşünülemez. Çünkü herkes aç kalmadıkca, bir kişi de aç kalmayacak, bir parça ekmeği olan onu, aç olanla paylaşacaktır. Bu vazife ihmal edilir de, kişi açlık ve benzeri zaruretlerle hırsızlık yaparsa, had uygulanmaz. Nitekim Hz. Ömer, bir kıtlık yılında bu cezanın uygulanmasını durdurmuştur. Böyle bir zaruret bulunmadığı, suça iten sebeplerin asgariye indiği bir toplum içinde, hırsızlık ağır bir suç teşkil edeceği için 
yasaklanmış ve karşılığında da, onu kesin olarak ortadan kaldıracak bir ceza konmuştur. Hırsızın elini keserseniz, artık kimse bu suçu işlemeye cesaret edemez. 

2-Yol kesmek ve haydutluk: 

Silahlı gasb, soygun ve isyanı; ”Allah’a karşı savaşma ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarma (âmme nizamını bozma) ” olarak vasıflandıran âyet (Maide: 33-34) , bu suçun cezasını da tesbit etmektedir. Bu ceza durum ve şartlara göre; öldürülmek, asılmak, çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ve sürgün edilmek olarak belirtilmiştir. 
Hangi şartlarda, bu cezalardan hangisinin uygulanacağı, fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. 
Biz bu kadarla yetiniyoruz.
 
3-Zina: 

Zinanın haddi gerektirmesi için, bir erkeğin kendisine helal olmayan ve helal olma şüphesi de bulunmayan canlı bir kadınla, önden cinsel ilişkide bulunması gerekir. Cezanın kadına uygulanması için de kadının, yukarda tavsif edilen fiile rızası ile imkan vermesi, bunu rızası ile yaptırması gerekir. Şâfiî ve Hanbelîler, münasebetin önden olmasını şart koşmamışlardır. 
Zina suçunun had olarak cezası, bu suçu işleyenlerin “muhsan”olup olmamalarına göre değişmektedir. 
Ebu Hanife’ye göre “aklı başında, hür, müslüman ve sahih evlilik içinde cinsî temas yapmış”kimseler muhsandır. Bu vasıflardan biri veya bir kaçı eksik olan kimseler ise muhsan değildir. 
Muhsan olup, zina suçu işleyenlerin cezası recmdir. Recm; suçluyu taşa tutarak öldürmektir. Bu cezanın kaynağı hadislerdir. Peygamber Efendimiz Maiz’ı kendi itirafı ile recmetmiştir. 
Muhsan olmayıp zina suçu işleyenlerin cezası, yüz sopadır. Sopa deynek veya kamçıdır. Bu ceza verilirken, yüz, tenasül uzvu vb.  nazik yerlere vurulmaz. Hava durumu ve hastanın sağlık durumu göz önüne alınır. Sopanın da düzgün ve demirsiz olması gerekir. 
Teferruat hadislere ve uygulamaya dayanmakla beraber, muhsan olmayan zina suçlusunun yüz sopalık cezası âyete dayanmaktadır. (Nur: 2) .
 
4-İffete iftira (kazf) : 

İslam ahlak ve hukuku, zinayı ağır bir suç ve ahlaksızlık olarak mahkum ettiği için, masum ve namuslu kadınlara zina isnadını da had gerektiren suç saymış ve karşılığında seksen sopalık bir ceza koymuştur. (Nur: 4) 
Kazf suçunun teşekkül edebilmesi için, isnadın doğrudan veya dolaylı olarak zina ile ilgili olması, iftiracının ergenlik çağında ve aklı başında olması, iftiraya uğrayan kadının muhsan olması ve suçun isbat edilememiş olması gerekir. Bir kadına fahişe demek, doğrudan zina isnadı, çocuğuna piç demek dolaylı zina isnadıdır. Burada geçen “muhsan”da evlilik içinde birleşmiş olma şartı yoktur. Yalnızca iftiraya uğrayan kadının namuslu, iffetli olması  yeterlidir. 
Kazf suçunun cezası seksen sopadır. Ayrıca bundan böyle iftiracının şahitliği de kabul edilmez. Yani namuslu bir kadına zina iftirasında bulunan kimse, şahitlik ehliyetini kaybeder. Daha sonra pişman olup, nefsini ıslah edenlerin şahitliklerinin kabul edilip edilmiyeceği ulema arasında tartışmalıdır. 
İftiraya uğrayan şahsın affetmesi halinde, cezanın düşüp düşmiyeceği de tartışılmış, Ebu Hanife gbi bazı kazf suçunda, âmme hakkına ağırlık veren müctehitler, affın cezayı düşürmiyeceğini savunmuşlardır. 

5-Şarap içmek: 

Şarabın(hamr)  haram kılındığını ifade eden âyetler (Maide: 9)  ve sahih hadisler vardır. Üzüm ve hurma suyundan yapılan alkollü içki manasındaki şaraba arapçada “hamr”denilmektedir. Bunun azını da çoğunu da içmek haramdır ve cezayı gerektirir. Hamr dışında kalan ve azı yahut çoğu içildiği zaman sarhoşluk veren içki
ve benzerlerine gelince, müctehitlerin çoğuna göre bunların da azı, çoğu haram olup, içene ceza uygulanır. Ebu Hanife gibi bazı müctehitlere göre ise, hamr dışındaki içkileri içenlere had uygulanabilmesi için bunların , sarhoş olacak kadar içmiş olmaları gerekir. Daha azını içenlere gelince diğer şartlar de gerçekleştiği takdirde, had değil, ta’zir cezası uygulanır. 
Alkollü içki ve uyuşturucu kullananların bu fiillerinin suç olduğu âyetlerle ve bu âyetlere bakılarak yapılan kıyasla sabittir. Cezasına gelince, Hz. Peygamber zamanında bu suça kesin bir ceza uygulanmadığı, cezanın ta’zir nev’inden olarak ulul-emre bırakıldığı anlayışı mevcuttur. Bu anlayış tercih edildiği takdirde, devletin ilgili organları, alkollü içki kullanımını önlemek için gerekli ve yeterli gördükleri cezayı, usulüne uygun olarak kanunlaştıracak ve uyglanmasını sağlayacaklardır. Hz. Peygamber ve sahabe devirlerinde içki cezasının 40-80 sopa arasında olduğu anlaşılmaktadı.

6-İrtidat: 

“İrtidat”ve “ridde”kelimeleri, ceza hukukunda bir müslümanın dinden çıkması veya bir başka dîne girmesi mânâsında kullanılmaktadır. 
İslam hiçbir kimseyi müslüman olmaya zorlamamış, bir dîne mensup olan şahısları da dinlerini terke mecbur etmemiştir. İslam’ın istediği insanların diledikleri dîne cebir ve zorlama yoluyla değil, serbest iradeleriyle girmeleri ve dinlerini serbestce yaşamalarıdır. Başka dinlerde yaşayan insanlara hidayet imkanı vermek ve doğruyu bulmalarına yardımcı olmak maksadı ile İslâmın tebliğ edilmesi, kendi dilleri ve anlayışları ile, doğru bir şekilde anlatılması da Kur’an’ın teşvik ettiği, Allah’ın razı olduğu ve istediği bir faaliyettir, hatta bir görevdir. Bir insan serbest iradesiyle İslamı tercih edip müslüman olduktan sonra, artık ona
İslamı terk etme ve yeniden başka bir dîne girme imkan ve hürriyeti tanınmamış, bu fiil(irtidat) , bugünkü sistemlerde mevcut olan “vatana ihanet”gibi telakki edilmiştir. Müslüman bir şahsın dîninden dönerek toplum düzenini bozması, müslümanları rencide etmesi ve elini kolunu sallayarak müslümanların arasında gezmesi kabul edilemez. Ya ülkeyi de terk ederek hayatını  kurtaracak yada yakalandığı takdirde ihanetin cezasını çekecektir. Bu ceza aynı zamanda, belli maksatlarla müslüman olmuş gibi görünüp, İslam toplumu içine giren, devlet ve toplum sırlarını elde eden, sonra da müslümanlığı terk ettiğini söyleyerek, yükümlülüklerden sıyrılmak isteyen kötü niyetli kimselerin cesaretini kıracak, yollarını tıkayacaktır. 
İrtidat suçunun, sünnet ve icma kaynağına dayanan cezası îdamdır. Dîninden  döneni bu davranışa iten manevî bir sebep, bir şüphe varsa, önce bu giderilmeye çalışılır ve kendisi yeniden İslâma davet edilir. Gerekirse düşünme fırsatı verilir. Bütün bunlara rağmen direnen kimseye (mürtede)  ceza uygulanır.

7-İsyan ve ihtilal: 

“Müslümanlardan iki taraf vuruşacak olursa, aralarını bulup barıştırın. Bir gurup diğerine tecavüz ederse, mütecavizlere (bâğilere)  karşı, Allahın emrine dönünceye kadar savaşın. (Hucûrat: 9) . meâlindeki âyette ve bir kısım hadislerde temas edilen bağy (isyan, ihtilal, toplu tecavüz)  suçları, Hz. Osman devrinden itibaren İslam dünyasında görülmeye başlamıştır. 
Naslara ve tatbikata bakan müctehitler, bu suçun cezasını, kısmen had, kısmen de ta’zir olmak üzere şöyle tesbit etmişlerdir: 
a) Ehl-i sünnet ve cemaat denilen ve “Dîni, Rasulüllah ve sahabenin anladığı gibi anlayan ve uygulayan, onların izinde yürüyen ve çoğunluğu teşkil eden müslümanların inanç ve anlayışlarına aykırı bir inanç ve kanaat taşıyan mü’minler, bir  yere toplanıp cemaat teşkil etmedikce, kendilerine dokunulmaz ve farklı muâmele yapılmaz. 
b) Bu  gibiler, müslümanlar arasında kendi inanç ve kanaatlerinin propogandasını yaparlarsa buna izin verilmez, îkaz edilirler ve israr etmeleri halinde, ta’zir cezası ile cezalandırılırlar. 
c) Bir yere toplanıp cemaat teşkil etmekle beraber, devlete itaat ederlerse, yine kendileine karşı savaşılmaz. 
d) Toplu halde devlete baş kaldırır, devlet içinde devlet olmaya yeltenirlerse, cebrî kuvvetlerle yola getirilirler. Bu takdirde yapılan vuruşma, kâfirlerle yapılan savaştan farklı olur. Kaçanlar takip edilmez, yaralı ve
esirler öldürülmez, malları zabtedilmez, çocuk ve kadınları esir alınmaz. 
 
  B-Kısası gerektiren suçlar ve cezaları:
 
Kısas, yaralama ve öldürme suçlarında uygulanan ve genellikle misilleme esasına dayanan ceza manasında kullanılmaktadır. Kısas da had gibi belirli ve sınırlı bir cezadır. Ancak bunda Allah hakkı değil, kul hakkı hâkimdir. Bu hâkimiyet, mağdurun veya yakınlarının affetmesi halinde, cezanın düşmesi veya mahiyet değiştirmesiyle kendini göstermektedir. 
İslam ceza hukukunda kısası gerektiren suçlar, kasden öldürme ile bazı kasten yaralama ve sakatlama suçlarıdır. 

1-Kasden öldürme: 

“Ey îman edenler, öldürülenler hakkında size kısas gerekli kılındı…”(Bakara: 178)  meâliyle başlayan âyet öldürmede, ”Tevratta emrettik ki; cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş (kısas edilir) , yaralar da kısasa tabîdir…”(Maide: 44-45) meâliyle başlayan âyet yaralamada kısasın dayanaklarıdır. Gerekli bilgi ve detayları veren daha başka naslar da vardır. 
Kasden adam öldürmenin kısası gerektirdiğinde ittifak eden müctehitler, kastı belirleyecek ölçü üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ebu Hanifeye göre kesici, doğrayıcı, delici âlet ile öldürme, niyete bakılmaksızın kasden öldürme olarak değerlendirilir. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf’a göre ölümü gerçekleştiren vasıta ve âletin kesici, delici olması şart değildir. Fiilin arkasından buna bağlı olarak ölüm gelmiş ise fiil “kasden öldürme”sayılır. 
Öldürme kastının, daha önceden kafaya konmuş, tasarlanmış olup olmaması neticeyi değiştirmez. Önemli olan suç işlenirken, öldürme kastının bulunup bulunmamasıdır. Kasıt insanın iç dünyasında olduğu için, bunu bilmenin yolu, kullanılan âlet ve vâsıtalara bakmaktır. Öldürücü âleti kullanan, bununla vuran ve öldüren kimse, kasten öldürmüştür. 
Kasten öldürmenin cezası, öncelikle kısastır. Kılıç vb.  ile öldürme şeklinde infaz edilen kısasın bir nevî tazminât demek olan diyete dönüşebilmesi için, ölünün yakınlarının (evliya) , kısası affetmesi gerekir. Ölünün yakınları kısastan vazgeçerlerse, ayrıca bir anlaşmaya gerek kalmadan, kâtil diyeti borçlanır mı? Yoksa bunun için aftan önce tarafların anlaşmış olması gerekir mi?  Bu konuda müctehitler farklı neticelere varmışlardır. 
Ebu Hanife ve Mâlik’e göre, ölünün yakınları kısası istememiş, affetmiş ve bunu yaparken diyet üzerinde anlaşma yapmamış iseler, kısas düşer, diyet de gerekmez. 
İmam Şâfiî ve Ahmed’e göre ise, kısastan affın karşılığı diyettir. Bunun için ayrıca anlaşma yapmak gerekmez. Maktulün yakınları kısası affedince, kâtil onlara diyeti ödemekle mükellef  olur. 
Hz. Peygamber ve sahabe devrinde diyet şu mallardan biri olarak tesbit edilmiştir: Yüz deve, yahut bin miskal(dinar)  altın, yahut onbin dirhem gümüş, yahut ikiyüz sığır, yahut iki bin koyun, yahut iki yüz kat elbise, 
Bu miktarlar erkek maktule âit olup, maktulün kadın olması halinde diyet, açıklanan miktarların yarısıdır. 
Burada kadın ile erkek arasındaki fark, hayatları arasındaki değer farkına dayanmamaktadır. İslam’a göre ölümü hak etmemiş her şahsın eşit yaşama hakkı vardır. Diyet farkı, kadın ile erkeğin âile hayatındaki iktisâdî fonksiyonuna, geride kalanların buna dayalı ihtiyaçlarına bağlı bulunmaktadır. Eğer erkek, kadından daha değerli olsaydı, kadına karşılık erkek kısas yapılmazdı. 

2-Yaralama: 

Yukarda meâlini verdiğimiz âyetler, bir kısım yaralama ve sakatlamaların da kısas cezası ile cezalandırıldığını göstermektedir. Telef edilen uzuvlar, kısasa tâbî olduğu gibi, kemiğe kadar dayanıp, kemiği ortaya çıkaran yaralar da, kısas uygulamasına konu teşkil eder. Yaralama ve sakatlamalarda kısasın uygulanabilmesi için, öldürme suçundaki şartlardan başka, telef edilen veya yaralanan uzuv ile, buna karşı kısas edilecek uzuv ve yara arasında benzerlik ve eşitlik bulunacaktır. Eşitlik bulunmazsa kısas uygulanamaz. 
Kısasın uygulanamaması veya affedilmesi halinde sıra diyete gelir. Vücutta tek bulunan uzuvların yok edilmesi veya işe yaramaz hale getirilmesi, tam diyeti gerektirir. Çift uzuvlardan biri için diyetin yarısı, dört adet bulunan uzuvlardan biri için diyetin dörtte biri…ödenir. Nasların belirtmediği ve sınırlamadığı yaralama ve sakatlama suçlarında “erş”adını alan diyeti takdir, devletin yetkili makamlarına bırakılmıştır. 

C-Ta’ziri gerektiren suçlar ve cezaları: 

Ta’zir; haklarında had, kısas ve kefaret nev’inden cezalar bulunmayan suç ve günahlarda, Allah veya kul hakkı olarak yerine getirilen, miktar ve keyfiyeti, devlete bırakılan cezalardır. 
Ta’zirlik suçların bir kısmı Allah hakkı, bir kısmı  kul hakkı bir kısmı da karma hak olarak kabul edilmiştir. Namaz kılmamak, mazeretsiz ve açıktan oruç yemek, uyuşturucu kullanmak, sarhoş eden içki içmek…sırf Allah hakkı olan ta’zirlik suçlardandır. Evli olmadığı kadını öpen, kucaklayan, onunla baş başa kalan kimseye verilecek cezada, kul hakkı da bulunmakla beraber, Allah hakkı hâkimdir. Bir kimsenin namus, şeref ve vücuduna el ve dil ile yapılan tecavüzde, kul hakkı hâkimdir
Bu ayırımın önemi: Ta’zirlik suçlarda hakkın Allah’a veya kula âit oluşunun hukukî sonuçları vardır: 

a) Kul hakkının hâkim olduğu ta’zirlik suçlarda tatbîkat, ancak hak sahibinin dâvâ ve şikâyetine bağlıdır

b) Kul hakkı olan ta’zirlik suçlar, kaç kere işlenmişse, okadar ceza verilir. Allah haklarında ise, cezadan önce işlenen bütün suçlara, bir ceza verilir. 

        c) Allah hakkı olan ta’zirlik suçlar işlenirken, bunu gören her müslümanın müdahale ve bir dereceye kadar cezalandırma (ayıplama, kınama)  hakkı vardır. Suç işlenip bittikten sonra, takip ve cezalandırma hakkı mahkemeye geçer. Kul hakkı olan suçlarda ise, bu suçlar kendisine karşı işlenen şahsın şikayeti ve meşru müdâfaa hakkı söz konusudur. 
 
        d) Kul hakkı olan suçlarda mağdurun  ölümü ile dâvâ hakkı mirascılara intikl ederken, Allah hakkı olan suçlar, suçlunun ölmesi ile düşer. 
 
        Ta’zir cezasının uygulanmasında akıl esastır. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olan çocuk, yetişkin, erkek, kadın, hür, köle. . her şahıs, ta’zir cezası ile cezalandırılabilir. Mesela Hz. Peygamber çocukların, yedi yaşından itibaren namaza alıştırılmalarını, on yaşına geldiğinde hâlâ kılmıyorsa dövülmesini ve bir şekilde namaz kılmasının sağlanmasını tavsiye etmiştir. Çocuğun ceza ehliyeti yoktur. Fakat terbiye edilmeye ihtiyacı vardır.  Terbiye vasıtalarının sonuncusu dayaktır. 

Ta’zirin miktarı ve nasıl uygulanacağı, devlet yetkililerine bırakılmış olmakla beraber, âzamî miktarı üzerinde durulmuştur. Genellikle müctehitler, ta’zir miktarı, en az had cezasından daha az olmalıdır görüşündedir. İmam Mâlik “Devletin bekâsı, düzenin korunması için daha fazlası da uygulanabilir. ”demiştir. 

D-Cezaların gâyesi: 
Naslardan ve İslam hukukcularının yorumlarından anlaşıldığına göre, İslam’da cezaların maksadı; insan-
ları ıslah etmek, onları kötülüklerden korumak, kanunlara itaati sağlamak ve sosyal düzenin bölünmesini önlemektir. Bu maksatlara ulaşabilmek için, ceza hukukunda şu prensipler hâkim olmuştur: 
a) Ceza, suçu önlemeli, suçluyu ıslah etmeli ve başkalarına ibret olmalıdır. 
b) Cezanın miktarı, gâyenin gerektirdiği kadar olmalıdır. 
c) Cezanın gâyesi, hapis ve ölümün de ceza olarak devreye girmesini gerektiriyorsa, bu cezalar verilmelidir. 
d) Gâyeyi temin etmiyen cezalar üzerinde durulmamalıdır. 
e) Suçluyu ıslah etmek ve uslandırmak, ona işkence etmek veya ondan intikam almak demek değildir. Suçluyu ıslah; onun tevbe etmesi ve topluma yararlı bir fert haline gelmesi demektir.
 
E-Cezanın düşmesi: 

Cezaları kısmen veya tamamen düşüren sebepler vardır: 

1-Suçlunun ölümü: Ölüm, suçlunun bedenî ve şahsî cezaların tamamını düşürür. Ölüye bu çeşitten hiçbir ceza uygulanamaz. . Mâlî cezalara gelince, bunların mirastan alınması mümkün olduğu için, genellikle düşmesi söz konusu değildir.
 
2-Kısas edilecek uzvun yok olması: Ceza olarak kesilmesi gereken uzuv, daha önceden yok olmuş ise, kesme cezası uygulanamaz. Bu durumda kısas yerine diyet alınır. 

3-Tevbe: Suçlunun tevbe etmesi halinde hem Allah’ın affedeceği, hem de ona artık cezanın uygulanmaması konularında âyetler ve hadisler vardır. Devlet kuvvetlerince yakalanmadan önce pişman olup tevbe eden haydut ve eşkıyaların cezadan kurtulacaklarında ittifak vardır. Bu ittifak, konumuzla ilgili açık ifâdeli âyetlere dayanmaktadır. (Maide: 34) . Diğer suçlarda tevbe eden kişinin, cezasının düşüp düşmiyeceği ihtilaflıdır. 

4-Anlaşma (sulh) : Anlaşma ancak kısas ve diyet cezaları için düşürücü bir sebep olarak düşünülebilir. Maktulün velileri ile yaralı ve mağdur olanlar, karşı taraf ile diyetin tamamı, bir kısmı veya daha fazlası üzerinde anlaşma yapabilir, böylece kısası düşürmüş veya diyeti azaltmış olurlar. 

5-Af: Cezaları üçe ayırmıştık. Bunlardan hadler üzerinde affın tesiri yoktur. Had cezalarını, hiçbir kimse ve makam affedemez. Kısas ve diyet cezaları yalnızca maktulün velileri ile mağdurlar tarafından affedilir. Bu af, suçu değil, cezayı kaldırmış, kısas ve diyetin uygulanmasını durdurmuş olur. Devletin ta’zir nev’inden cezayı uygulama hakkı bâkîdir. Ta’zir sahasına gelince, gerek kendi hakkı olan hususlarda mağdur ve gerekse devlet, burada geniş af yetkisine sahiptir. 

6-Kısasa varis olmak: Kısası talep hakkının, maktulün vârislerine âit olduğunu biliyoruz. Kısas edilecek kişi ile, bunu talep hakkına sahip bulunan varisler arasında, arada miras cereyan edecek ve kısas talebini engelleyecek kadar yakın akrabalık bulunursa, kısas düşer. Diğer varisler istese bile, yalnız birinin isteyemez durumda olması, kısası düşürür. Çünkü kısas, bölünme kabul etmeyen bir cezadır. Mesela baba katil olur, maktulün varisleri arasında da oğlu bulunursa; bu durumda kısas hakkı veraset yoluyla oğla da geçmiş olur. Oğul, babasının kısasını talep edemez. Diğer varisler etsede, kısas bölünmeyeceği için, sakıt olur. 

7-Zamanaşımı: Kısas, diyet ve kazif suçlarında zamanaşımının cezayı düşürmiyeceğinde ittifak vardır. 

         Bunlar dışında kalan cezaların, zaman geçmesiyle düşüp düşmiyeceği tartışılmıştır. Ebu Hanife, Muhammed ve Ebu Yusuf bu nevi cezaların, sübut delili şahitlik ise, ceza düşer demişlerdir. Zamanaşımının müddetini İmam Muhammed altı ay ile sınırlamış, diğerleri ulu’l-emrin takdirine bırakmıştır.