İslamiyat Kategori
Devlet ve Siyaset
İÇİNDKİLER

1-Hakimiyyet Allah’ındır. 
2-Düzen ve istikrar temin edilmelidir. 
3-Hakka teslimiyet ve kanuna itaat sağlanacaktır. 
4-Kanun hakimiyeti sağlanacak ve adâlete riâyet edilecektir. 
5-Toplum ıslah edilecek ve değerler korunacaktır. 
6-Danışma(istişare) yapılacaktır. 
7-Sosyal adâlet gerçekleştirilecektir. 
8-İlahî irade çerçevesinde devletlerarası ilişkiler kurulacaktır. 
9-Dînî hoşgörü sağlanacaktır. 
10-İslam devleti ve toplumu bütün insanlara açık olacaktır. 

İSLAMÎ ANAYASANIN TEMEL PRENSİPLERİ DEVLET VE ANAYASA HUKUKUNUN KAYNAKLARI

1-Kur’an
2-Sünnet
3-Hulefâi Râşidînin uygulamaları. 
4-İlmî ictihatlar.
 
İSLAMÎ HÜKUMETİN ÖZELLİKLERİ

1-Kur’an ve Sünnete dayanma özelliği, 
2-Şûrâ özelliği. 
3-Hılafet özelliği. 
a) Hz. Peygamberin üç önemli vazifesi. 
b) Hılafetin lüzumu
c) Halifede aranan şartlar. 
d) Halifenin tayin ve tesbiti. 
e) Halifenin görevleri

DEVLETİN UNSURLARI

A-Hâkimiyet
B-Ülke
C-Halk

İSLAM ÜLKESİNDE GAYR-I MÜSLİM VATANDAŞLAR



İSLAM  DEVLETİ KUR’AN’IN  IŞIĞINDA İSLAM DEVLETİNİN ÖZELLİKLERİ

      1-Hâkimiyyet Allah’ındır: 

Kur’an’da mülk kelimesi, bilhassa Allah’a âit olarak zikredildiğinde “hakimiyet, hükümranlık” mânâsına gelmektedir. Hakimiyyetin yalnız Allah’a âit olduğunu bildiren bir çok âyet vardır: 
“Ey mülkün sahibi olan Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin, dilediğinden de mülkü geri alırsın, 
dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır, yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin. ”(Âli İmran: 26) . ”Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah’a âittir. Allah her şeye kâdirdir. ”(Âli İmran: 189) . 
Hakimiyetin Allah’a âit oluşu, şu siyâsî sonuçları getirmektedir: 
a) Hâkimiyet bir hükümdara âit olduğunda, nasıl onun tebeası, ona nisbetle birbirine eşit iseler, Allah’ın hâkimiyeti karşısında da bütün insanlar birdir, birbirine eşittir. 
b) Kânun koyma hakkı Allah’a âittir. Bu mânâda başkalarının kanun koyma hakkı yoktur. 
c) İnsanların kanun yapma bakımından işlevleri; bilim adamının tabiat kânunlarını keşfetmesinden farklı değildir. İnsanlar Allah tarafından konmuş bulunan kanunları (dînî ahkâmı) , vahiy kaynağına baş vurup, onun ışığında ictihat ederek ortaya çıkaracaklardır. 
d) Allah’ın hakimiyeti; onun emir ve irâdesinin üstünde, bir emir ve iradenin bulunmamasını gerektirir. 
Allah, insanları yeryüzüne “Halife”olarak yaratmıştır. Bu sıfatla insanlar, yeryüzünde ilâhî iradeyi temsil edecekler, O’nun hâkim olmasına çalışacaklardır. Tek tek bundan sorumlu olan insanlar, bey’at ederek seçtikleri başkana, halifeye bu selâhiyet ve sorumluluğu yüklemekte, kendileri de, hem halifeye yardımcı olmak hem de kontrol etmekle yükümlüdürler. ”Allah’a isyanda kula itaat yoktur”prensibine göre, gerek başkanın otoritesi ve gerekse ona itaat sözü veren tebeanın itaat yükümlülüğü, ilâhî irade ve kânun ile sınırlı bulunmaktadır. 

        2-Düzen ve istikrar temin edilmelidir: 

Anarşi ve huzursuzluk, İslâmî kaynaklarda “fesad”ve”fitne”kelimeleriyle ifade edilmiş, fitne ve fesadın kaldırılması, huzur ve düzenin hâkim olması için ne gerekiyorsa yapılması istenmiştir. Kur’an’da: ”Fitne katilden daha beterdir. ”(Bakara: 217) , ”Yeryüzünde bir fitne kalmayıp, din tamamiyle Allah’ın oluncaya kadar (din yüzünden baskı kalkıncaya kadar)  onlarla savaşın. ”(Enfal: 39) . ”(İki yüzlü kimseler)  yanında fesat çıkarmak ve böylece hem çevreyi (ekonomiyi) , hem de nesli mahvetmek için elinden geleni yapar. Allah ise fesatcıları sevmez. (Bakara: 205) . buyurulmaktadır. Bir başka âyette: 
“Mü’minlerden iki gurup birbirine düşerse, aralarını bulun. Bir gurup diğerine karşı haksızlık ederse, Allah’ın emrine dönünceye kadar, haksızlık edene karşı savaşın. Eğer Allah’ın emrine baş eğerse, aralarını adaletle düzeltin. Âdil davranın, şüphesiz Allah âdil olanları sever. ”(Hucûrât: 9). buyurulmaktadır. 
Ülkenin içinde can ve mal güvenliğini sağlayacak, her türlü tecavüzü önleyecek bir düzenin kurulması esastır. Bu düzenin bozulması, kişilerin mal ve can güvenliklerinin olmaması, vicdanlar üzerinde baskı yapılması fitnedir. Fitnenin her ne pahasına olursa olsun, ortadan kaldırılması, devletin görev ve sorumluluklarının başında gelmektedir. 

3-Hakka teslimiyet ve kânuna itaat sağlanacaktır: 

İslam kelimesi “Hakka teslim olmayı”, îman ise “gönülden kabul ve itaatı” ifade etmektedir. Îman ve İslam dâiresine girenlerin, ilâhî otoriteye teslim olmaları, kânuna itaat etmeleri tabîîdir. Kur’an’da şöyle buyuruluyor:
        “Deki, Allah’a ve Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah da kâfirleri sevmez. ”(Ali İmran: 32) . ”Ey îman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz; eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız, hemen o konuyu Allah’a ve Peygamberine götürün(Kur’an ve sünnetin ışığında kıyas yapın) . Bu hem hayırlı, hem de sonuç bakımından daha güzeldir. ”(Nisa: 59) 
Allah’ın hükümranlığını temsil eden merkezî bir otoriteye itaat edilmeden, bir devlet teşekkül edemez. Kur’an ve Sünnet kaynaklarına bağlı kânunlara itaat ve teslimiyet, ilâhî hükümranlığı kabullenmenin tabîî neticesidir. Bu itaat ve teslimiyet, pasif sahada kalmayacak, Allah’ın kânunlarını yer yüzüne yaymak için, elden gelen fedakarlık da gösterilecektir.
 
4-Kânun hâkimiyeti sağlanacak ve adâlete riâyet edilecektir: 

Kânun ilâhî iradeyi temsil ettiği için, özel ve tüzel bütün kişilerin, kânuna uymaları, hiçbir şahsın kânun dışı hareket serbestliğinin olmaması, hukuk karşısında ayrıcalıkların söz konusu olmaması, bunun zarûrî bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: ”Ey îman edenler, hoşunuza gitmediği halde düşmana karşı savaş, size farz kılındı. Sizin için hayırlı olduğu halde, bir şey hoşunuza gitmeyebilir. Yine sizin için kötü olduğu halde, bir şeyi sevip isteyebilirsiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara: 216) . 
Kamu yararının bulunduğu yerde, insanların şahsî değer ve varlıklarını tehlikeye atmaları, fedakarlıkta bulunmaları gerekebilir. ”Kısasta (kasten adam öldüreni, ölümle cezalandırmakta) , sizin için hayat vardır. ”(Bakara: 179) meâlindeki âyet, aynı hususu teyit etmektedir. 
Kur’an’da ceza, âile, borçlar, eşya, usul…hukuku ile ilgili bir çok bağlayıcı hüküm(kânun)  sevkedilmiş ve bunlara uymayanlar, bunlara göre hükmetmeyenler “zalim, fasık ve kâfir “olarak vasıflandırılmışlardır. 
Zengin ve seçkin bir âileye mensup bir kadın hırsızlık yapmış, yakınları Hz. Peygambere giderek cezanın uygulanmaması için aracılık etmişlerdi. Hz. peygamber bu teklifi geri çevirdi ve hukukun hâkim olmadığı toplumların helak olduklarını bildirdi. (Buharî) . 
Kur’an “adl, kısd, mizan”kelimeleriyle sık sık adalete atıfta bulunmuş, bunu din ve devletin en önemli  hedeflerinden biri yapmıştır: ”Sana emredildiği gibi dosdoğru ol, onların arzularına uyma. Deki: Ben Allah’ın gönderdiği her kitaba inandım ve aranızda adaletli hükmetmekle emrolundum. ”(Şura: 15) . 
“Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adalet ile hükmetmenizi emreder. ”(Nisa: 58) . ”Ey îman edenler, Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz  kin, sizi adaletten ayrılmaya itmesin, Adaletli olun. Bu takvaya daha çok yakışan bir davranıştır. ”(Maide: 8) . ”Ey îman edenler, adâleti titizlikle ayakta tutun. Kendiniz, ana babanız,  akrabanız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında hüküm verdiğiniz, şahitlik ettiğiniz kimseler)  zengin olsunlar, fakir olsunlar, (Allah) onlara sizden daha yakındır. Hislerinize kapılıp adaletten ayrılmayın. ”(Nisa: 135) .
 
5-Toplum ıslah edilecek ve değerler korunacaktır: 

Ku’an, hitabettiği toplumun sosyal hayatında reform yapmış, din bağına dayalı kardeşlik anlayışını getirmiş, kötü âdet ve alışkanlıkları mahkum etmiş, insanlar arası ilişkilerde riâyet edilecek kâideleri hukuk, ahlak ve ekonomiden, görgü kurallarına kadar, bazen çerçeve halinde, bazen detaylara inerek belirlemiş, birbirini kardeş bilen kişilerden oluşan toplumun kurduğu fazilet sitesinin değerlerini korumak üzere, fertlere ve devlete; iyi ve güzel olanı yaşatmak ve bunların zıddını yok etmek görevini vermiştir. 

6-Danışma (istişare) yapılacaktır: 

İlâhî Kitabın sûrelerinden birine danışma anlamına gelen “şûra”adı verilmiştir. Hz. Peygambere dolayısı ile onu temsil edenlere yönetimi, danışma ile yapmaları buyurulmuş; ”işleri danışma ile yürütmeleri” müslümanların seçkin bir özelliği olarak zikredilmiştir. (Şûrâ: 36, âli İmran: 159) . 
İslam devletinin en önemli özelliklerinden birisi, şûrâ prensibidir. Devlet başkanı, şûrayı terk ederek istibdat (baskı rejimi) yoluna gidemez.
 
7-Sosyal  adâlet gerçekleştirilecektir: 

Zekat adıyle toplanan, yetmediğinde vergilendirme yoluyla elde edilen, diğer bazı kaynaklardan da takviye edilen fondan; bütün ihtiyaç sahiplerinin faydalanmaları, temel ihtiyaçlarını mutlaka temin etmeleri, millî gelirin âdil paylaşımı, sağlanacaktır. Böylece servet, yeteri kadar tabana da inecektir.
 
8-İlâhî irâde çerçevesinde devletler arası ilişkiler kurulacaktır: 

Kur’an’da savaş , barış, andlaşma, tarafsızlık gibi devletlerarası ilişkilere âit sağlam ve mükemmel prensipler vardır. Fitne çıkarılmadıkca, zulum olmadıkca ve din yüzünden baskı yapılmadıkca, bir başka devlete karşı savaş açılmaz ve sulh içinde yaşanır. İslam’da ilk savaş izni, düşmanın zulmüne dayandırılmıştır. İlâhî hukukun ve dînin düşmanları ile, iyi ilişki kurulamaz ve sulh yapılamaz. Bir defa savaş îlan edilince de, artık gevşeklik gösterilemez. Anlaşmaya dahil olanlarla olmayanlar birbirinden ayrılır, verilen sözden geri dönülmez.  Ve anlaşmalara aykırı hareket edilmez. Savaşa fiilen katılmayanlara ve esirlere kötü davranılmaz. Esirler bedelli veya bedelsiz olarak geri verilebilir. Bir zaruret olmadıkca, kötülüğe iyilikle mukabele edilir ve en çok misillemeyapılır.
 
9-Dînî hoşgörü sağlanacaktır: 

Çevre ülkelerde dînî birliği sağlamak için, her  türlü zulum yapılırken Kur’an, ”Belli bir dîni benimsemesi için, insanlara baskı yapılamaz. ”prensibini getirmiş, Medîne site devleti kurulurken Yahudî topluluğuna, din ve vicdan hürriyeti yanında, adlî muhtariyet de verilmiştir. Din temeli üzerine kurulmuş bir devlette, dînî kardeşlik esasına göre oluşmuş bir toplumda, farklı dinden olanlara, bazı farklı düzenlemelerin olması tabîîdir. Ancak haksızlık ve baskı asla söz konusu olmamıştır. 

10-İslam devleti ve toplumu, bütün insanlara açık olacaktır: 

İslam, insanların renk ve dil bakımından farklı olmalarını, aşiret, kabile, millet  gibi küçük büyük guruplara ayrılmalarını tabîî görmekte, bunun hikmetlerinden bahsetmektedir. Ayrıca toplum içinde insanların ekonomik, fizik, bilgi ve beceri bakımından farklı olmalarını da, vâkıa olarak kabul etmiştir. Ancak bütün bu farkların birbirlerine geçit vermez, aralarında didişir ve savaşır sınıflara dönüşmesine izin vermemiş, bunu önleyen tetbirler almış, İslam devleti ve toplumunun kapısını, ya aynı îmanı benimsemek yahut da belli şartlara uymak suretiyle, bütün insanlara açık tutmuştur. İslam ülkesi  vatandaşı olan insanlar; dil, din, renk , soy, kabiliyet, meslek, mevki farkına bakılmaksızın, insan ve vatandaşlık haklarından faydalanırlar. 
İslam belli bir millte ve topluma hitap eden, onların dînî ihtiyaçlarını karşılamayı hedef alan bir din değildir. İslam, bütün insanlara hitabetmektedir. 


         İSLÂMÎ ANAYASANIN TEMEL PRENSİPLERİ

Modern bir İslamî devletin anayasası, bütün mezhep mensuplarının üzerinde birleşebileceği ne gibi esaslara dayanmalıdır?  Sorusuna cevap aramak üzere 21-24 ocak 1951 yılında Karaçide Seyyid Süleyman Nedvî başkanlığında toplanan bir komisyon, özetini aşağıya aldığımız şu maddelerde ittifak etmişlerdir:
 
1-Yaratmada olduğu gibi, kanun koymada da yegâne ve tek hâkim Allah’tır. 
2-Kanunlar, Kur’an’a ve Rasulüllahın sünnetine dayanır. Bunlara aykırı kanun konulamaz. 
3-Devlet, ”vatan, dil, ırk, ve soy”gibi nazariyeler üzerine değil, İslam’ın insanlığa getirdiği nizam üzerine kurulur. 
4-Devletin vazifeleri: 
a) Kitap ve Sünnetin belirlediği iyilikleri yaşatmak, kötülükleri yok etmek, İslâmî esasları ayakta tutmak, meşrûiyeti kabul edilen mezheplere göre din eğitim ve öğretimi yaptırmak. 
b) Dünya müslümanlarının aralarında mevcut kardeşlik bağlarını güçlendirmek, tefrika sebeplerini ortadan kaldırmak. 
c) Sınıf ve din farkı gözetmeksizin, insan için zarûrî olan yiyecek, giyecek, mesken, tedâvî ve öğretim gibi ihtiyaçları-bunları  bir ârızadan dolayı bizzat temin edemiyecekler için-temin etmek. 
5-Vatandaşlar, İslam’ın kendilerine verdiği can, mal, namus  dokunulmazlığından, fikir, vicdan, ibadet, seyahat, teşebbüs hürriyetinden, sosyal kurum ve kuruluşlardan faydalanma ve yükselmede fırsat eşitliğinden-kanunun çizdiği sınırlar içinde-faydalanırlar. 
        6-Hukukun gerektirdiği haller dışında, hiçbirkimseden bu hakları geri alınamıyacağı gibi, muhakeme edilip savunma hakkı verilmeden hiçbir kimse cezalandırılamaz. 
7-Devletin müslüman olmayan sakinleri, kanunun sınırları içinde din, ibadet, dînî öğrenim ve kültür hürriyetine sahiptirler. 
8-Devlet başkanının erkek, müslüman, halkın veya mümessillerinin dindarlık, ehliyet ve akl-ı selimine güvendiği bir kimse olması
9-Devlet işlerini yürütmekten sorumlu olan, devlet başkanıdır. Ancak yetkilerinden bir kısmını, bir ferd veya guruba  vermesi mümkündür. 
10-Devlet başkanı, işleri yürütmekten sorumlu olan kişidir. Ancak devlet başkanı, işleri kendi başına yürütmeye kalkışıp istibdat yolunu tutamaz. Halife, devlet işleri ile ilgili tedbirleri almak ve vazifelerini yerine getirmek konusunda hükumet üyeleri ve halk temsilcileri ile istişare etmeye mecburdur. 
11-Devlet başkanı, anayasayı kısmen veya tamamen  yürürlükten kaldıramaz ve şûrayı terk edemez. 
12-Devlet başkanını seçme hakkına sahip olanlar, oy çokluğu ile onu düşürme hakkına da sahiptirler. 
13-Devlet başkanı medenî haklar bakımından, diğer müslümanlar gibidir, kanunun otorite ve hâkimiyeti
dışına çıkamaz. 
14-Gerek hükumet üyeleri, gerek yardımcıları ve gerekse halk için tek kânun ve hukuk nizamı vardır. 
Bunlarla da umûmî mahkemeler, hükmeder ve hükmü infaz eder. 
15-Her yerde kazâ  yetkisi, idare ve icradan müstekıldir. Bunların tesiri altında kalmadan vazifelerini yerine getirirler. 
16-Devletin temel prensiplerine aykırı olan, anarşi ve fesat doğuran fikir ve nazariyelerin yayılmasına
ve propoganda edilmesine izin verilmez. 
17-Anayasanın hiçbir yeri, Kitap ve Sünnete aykırı olarak tefsir edilemez. 

DEVLET VE ANAYASA HUKUKUNUN KAYNAKLARI

Devlet ve anayasa hukukunun kaynaklarını; Kur’an, sünnet, ilk halifelerin uygulamaları, ictihat ve ictihatların birleşmesinden meydana gelen icma ve yine ictihat içinde değerlendirilen örf, âdet, mesalih(âmme menfeati)  şeklinde sıralamak mümkündür. Şerî deliller, aslında fıkıh usûlünün konusudur. Biz kısaca değinmek istiyoruz: 

1-Kur’an-ı Kerim: 
İnsanları ilgilendiren, dünya ve âhirete âit her mesele ve müessesenin birinci kaynağı Kur’an’dır. Yani müslümanlar  proplemlerinin çözümü için, ilk defa bu kaynağa baş vururlar. Kur’an, her şeyden önce bir hidayet Kitabıdır. Yani ferdî ve ictimâî hayatı, Allah rızasına uygun bir şekilde sürdürmek için takibi gereken yol ve yöntem rehberi olduğu için, uslup ve tertibi de, Allah tarafından buna göre düzenlenmiştir. Hayat nasıl ki, zaman ve mekan içinde bölünmez bir bütün ise, yine insanlar nasıl aynı zamanda hem ekonomik, hem sosyal, hem de psikolojik. . hayatlarını iç içe yaşıyorlarsa, Kur’an’da tıpkı hayat gibi meseleleri iç içe, birbiriyle irtibatlı olarak ihtiva etmektedir. Bu arada devlet ve siyaset hayatı ile ilgili bazı kâide ve hükümleri de-çoğu umumî prensipler halinde olmak üzere-içine almıştır
Kur’anın içine aldığı hükümler: İbâdetler, âile, borçlar, ceza, muâmelat, devlet idaresi, devletler arası ilişkiler, âdâb ve muâşeratla ilgili  hükümler Kur’an’da mevcuttur.
 
2-Sünnet: 
İslam’ın ikinci kaynağı Hz. peygamberin söz, fiil ve tasviplerini ifade eden sünnetidir. Konumuz bakımından sünnet, Hz. peygamberin İslam mefkuresi çerçevesinde, Arap ve arap olmayan insanlardan nasıl bir toplum meydana getirdiği, bunları siyâsî bir teşkilat içinde nasıl bütünleştirdiği, İslam devletini ve bu devletin hakimiyeti altında çeşitli milletleri, nasıl idare ettiği. konularında önemli ve değerli bilgiler ihtiva etmektedir. 
Sünnet, Kur’an’ı tefsir ettiği gibi, onda olmayan hükümler de koymaktadır. Sünnet olmadan, İslam’ı tam mânası ile anlamak mümkün değildir. 

          3-Râşit halifelerin uygulamaları: 
           Râşit halifeler, doğru yolda  olan örnek halifeler manasınadır. Hz. Ebu Bekir’den başlayarak, Hz. Ali’nin büyük oğlu Hasan’a kadar devam eder. Âmme  menfeatini ve İslam prensiplerini, kendi menfeat, hırs ve arzularının üstünde tutmuş olan bu halifeler, bazen ashabın ittifakına dayanarak, bazen da istişareden sonra, görüşlerden birini tercih ederek devleti, İslam esaslarına göre yönetmişlerdir. Hadis, tarih, biyoğrafi, ahkâm-ı sultaniye kitapları, onların uygulama ve kararlarıyla ilgili bir çok bilgiyi bize nakletmekte ve bunlar, İslam esas teşkilat hukukunun önemli bir kaynağını teşkil etmektedir. 
Râşit halifeler ve sahâbe Peygamber Efendimizi görmiş, ona îman etmiş, vahyin inişine şahit olmuş, Allah ve Rasulü tarafından övülmüş bir nesildir. Onlar, ümmet için örnek gösterilmiştir. 

4-İlmî ictihatlar: 
Fukaha diye ifade edilen İslam hukukcularının, en üst derecedeki bilginleri, müctehitlerdir. Müctehitler veya onların talebe ve tâbîleri, fıkıh kitaplarının bazı bölümlerinde ve müstekil kitaplarda, bugünkü terim ve düzenlemelere uymayan biçimde de olsa, devlet ve esas teşkilatla ilgili meseleler üzerinde durmuş, değerli ilmî görüş ve açıklamalar getirmişlerdir. İlmî araştırma veya mevzuat tedvini maksadıyla yola çıkanlar için, bu ictihatlar da, zengin ve değerli kaynaklar mahiyetindedir. 
Kaynak ve metotlar içinde maslahat, örf ve âdetlerin de bulunması, ictihat kaynağının önemini bir kat daha artırmaktadır. 
Anayasa hukuku ve mevzuâtının tedvini, yakın zamanların mahsulü olduğu için, şekil ve muhteva yönünden, diğer millet ve toplumların çalışmalarından faydalanmak gerekirse, İslam’da bunu önleyen bir mani yoktur. Yeterki faydalanma, İslam’ın esaslarına aykırı olmasın. 

         İSLÂMÎ  HÜKUMETİN  ÖZELLİKLERİ

         1-Kur’an ve Sünnet’e dayanma özelliği: 

 İslâmî hükumet, kesin bir zaruret olmadıkca, Kur’an ve Sünnet’e aykırı hareket edemez. Kesin zaruretler ise, hem geçicidir, hem de Kur’an’ın iznine dayandığı için, aykırılık söz konusu değildir. Bu iki kaynak bütün müslümanlar için bağlayıcıdır, değiştirilemez, ilga edilemez. Değişen hayat ve şartlar karşısında, böye değişmeyen naslara bağlılık, ilk bakışta uygulanamaz gibi görünmekle beraber, bu nasların her şeyi hakkıyle bilen Allah’ın vahyine istinad ettiği, teferruâta değil, umumî prensiplere dayandığı ve zaruretleri hesaba  kattığı düşünülünce, hiçbir güçlüğe maruz kalmadan uygulanabilir olduğu anlaşılacaktır. 

2-Şûrâ özelliği: 

Devlet başkanı işleri kendi başına yönetmeye kalkışıp istibdat yolunu tutamaz ve devlet işleri ile ilgili tetbirleri almak ve vazifelerini yerine getirmek konusunda, hükumet üyeleri ve halk temsilcileri ile, istişare etmeye mecburdur.  Şûra kelimesi, hem danışma, istişarede bulunma manasında, hem de bu danışmanın, yapıldığı yer ve müessese manasında kullanılmıştır. İslâmî idarenin Kur’an’a dayanma ve hılâfet özelliği yanında şûrâ özelliği de vardır. Danışmayı emreden ve istişareyi mü’minlerin değişmez özellikleri kılan naslar sebebiyle, gerek Hz. Peygamber, gerekse Râşit halifeler devrinde hemen her uygulama, her önemli iş, istişare ile yapılmıştır. Naslar ve uygulamalar bize zengin danışma prensip ve örnekleri sunuyorsa da, bunlar arasında danışmanın şekli, danışmaya katılacak kişilerin vasıfları ve seçim esasları ile ilgili bilgi ve hükümler yoktur. 
İlk devirde “ahlak, fazilet, ilim, cihad, tecrübe”gibi vasıflarla temayüz etmiş bulunan kişiler, tabîî olarak şûrâ ehlini teşkil etmişlerdir. Sonraki devirlerde bunların nasıl tesbit edileceği ise, ümmete bırakılmıştır. 
Ümmet, ilk örneklere ve umûmî prensipler ile günlerin getirdiği ihtiyaçlara bakarak, şûra üyelerini tesbit usûlünü ortaya koyacak ve uygulayacaktır. 
Şûra üyelerinde; adâlet, iyi ahlak, ilim ve işin gerektirdiği olgunluk ve kabiliyet vasıflarının bulunması, vazgeçilmez şartlar olarak tesbit edilmiştir. 
İdareyi elinde bulunduranların vazifeleri gereği, alacakları her karar, yapacakları her türlü icraat, şûrânın konusuna girer ve şûrânın çalışması şu esaslara göre yürütülür: 
1-Kitap  ve Sünnetin kesin ve açık nasları ile sabit konularda, aksine bir ictihat, icra ve karar söz konusu olamıyacağı için, bu sahada şûrânın yapacağı iş; zaruretler sebebiyle-geçici olarak-bir nas uygulanamıyorsa, bu hususu inceleyip gerekli kararı almaktır. Nas bulunmayan konularda ise, şûrâ birinci derecede söz sahibidir. 
Meseleler incelenir ve ortak ictihat, karara bağlanır. 
2-Danışma idarecilerin hakkı değil, vazifesidir. Çünkü istişare emredilmiştir. 
3-“İşleri aralarında danışma ile yürür. ”(Âli İmran: 159) . meâlindeki âyet gereği, danışma iki taraflıdır. İdâre edenler de, edilenler de reylerini ileri sürecek, danışmada bulunacaklardır. 
4-Kararda ittifak şart olmayıp, çoğunluğun temini yeterlidir. Gerek ilk devir uygulamaları ve gerekse “Müslümanların cemaate uymaları, cemaatten ayrılmamaları”hakkındaki hadisler, bu neticeyi getirmektedir. cemaat, ekseriyet olarak anlaşılmıştır. 
5-Devlet başkanı ile şura üyeleri farklı görüşler ileri sürerlerse, devlet başkanına âit görüşün ağırlık taşıyıp taşımayacağı doktrinde tartışılmıştır: Hakem usûlü, çoğunluk usulü ve devlet başkanının reyini  esas alma usûlü ileri sürülmüştür. Ekseriyete uymanın çözüm yolu olacağını ileri sürenler şu şartları getirmişlerdir: 
a) Ekseriyetten önce başkanın meseleyi hakem veya hakemlere götürmesi teklif edilmelidir. 
b) Gerekli görüyorsa başkana referandum hakkı verilmelidir. 
c) Savaş ve benzeri hallerde, sorumluluğu göz önüne alınarak, kendi reyini tercih imkanı verilmelidir. 

3-Hılâfet özelliği: 

Hilafetin İslam’da biri umumî, diğeri husûsî iki mânâsı ve şekli vardır. Umûmî hılâfet, bütün insanların yer yüzünde Allah’ın izniyle tasarruf etme ve O’nun hükümranlığını yaşayıp yaşatma selâhiyeti ve yükümlülüğüdür. 
Husûsî hılafet ise, umumî hılâfetin âmme idaresi ve devletle ilgili sahasında, ümmeti temsil etmek üzere seçilen şahısta kendini göstermektedir. Ümmet onu, Allah’ın cemaat olarak kendilerinden istediklerini temsilen îfa ve icrâ etmesi için seçmektedir. 
İslam devlet başkanına “imam, emîr’ul-mü’minîn”gibi tabirler yanında, bilhassa halife denirken, hem ilk
halifenin, Rasulüllahın peşinden gelip, peygamberlik dışındaki görevlerinde, onun yerini almış olması, hem de
umûmî olarak halifelerin, yeryüzünde ve ülkede bütün ümmet adına ve onların rızasına dayanarak, ilâhî hükümranlığı temsil etmesi göz önüne alınmıştır. 
a) Hz. Peygamberin üç önemli görevi: 
1-Peygamber olarak aldığı vahyi tebliğ etmek. Bu vazife Peygamberin şahsına mahsus olduğundan, vefatı ile sona ermiş ve bir başkasına geçmemiştir. 
2-Devlet başkanı olarak din ve dünya işlerini, Allah’ın irade ve rızasına uygun bir şekilde yürütmek. 
3-Bir mürşit, bir eğitimci olarak insanları terbiye etmek ve kemâle erdirmek. 
Bu son iki vazife, Hz. Peygamberden sonra, onun yerini alan Râşit halifelere intikal etmiş, saltanat başladıktan sonra ise, devlet başkanları yalnızca ikinci vazifede O’nun yerini almışlardır. 

b) Hılâfetin lüzumu: 

İslam’da halife seçmek, farz-ı kifâyedir. Allah’a, Rasulüne ve ulul-emre itaati gerekli kılan âyetler ile, başkana itaat isteyen bir çok hadis, ayrıca dînî ve ictimâî zaruret, hılâfet meselesinin dînî olduğunu, müslümanların bu müesseseyi kurup yaşatmakla mükellef olduklarını göstermektedir. Fıkıh bilginlerinin sık sık tekrarladıkları bir kâide vardır: ”Gerekli olanı, tamamlayan da gereklidir. ”Din müslümanlardan bir şeyi kesin olarak isterse, bu gerekli, yani farz veya vacip  olur. Bunun gerçekleşmsi, bir başka şeye bağlı olursa, ayrıca zikredilmese dahi, bunun da gerekli olduğuna hükmedilir. Dînin müslümanlardan istediği “Cihad, adâletin gerçekleştirilmesi, suçluları cezalandırmak, âmme hizmetlerinin îfası gibi hususlar, ancak bir devlet düzeni içerisinde gerçekleşeceğine, bu düzenin de başkansız olamıyacağına göre hilafet, naslar yanında alken ve ictimâî , dînî zaruret yönünden de gerekli bir müessese olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
c) Halifede aranan şartlar: 

1-Müslüman olmak: Kur’an, kâfirlerin mü’minlere velî olamıyacağını açıklamıştır. (Âli İmran: 28) . 
Ancak mü’minler, birbirlerine veli olabilirler. Aklen de müslümanların halifesinin, müslüman olması gerekir. 
2-Erkek olmak: İslam kadına değer vermiş, onun tarih boyunca inkar edilen haklarını kendisine iâde
etmiş olmakla beraber, kadın erkek eşitliği gibi tabîî olmayan bir anlayışı da benimsememiştir. Kadın ve erkek birbirine eşit değil, birbirini tamamlayan iki varlıktır. Her iki cinsin yaratılıştan gelen farklılık ve özellikleri, bu tamamlamayı sağlamaktadır. İşte bu prensibe göre komutanlık, ceza hâkimliği, devlet başkanlığı ve âile reisliği gibi görevler erkeklere verilmiştir. ”Bir kadını  başlarına getiren millet iflah olmaz”(Müsned)  meâlindeki hadis de, bu prensibin naklî kaynağını teşkil etmektedir.
3-Maddî ve mânevî yeterlilik: Yani uygun bir yaşa gelmiş olmak, ruh ve beden sağlığına sahip bulunmak gerekir. Bunlarla birlikte bu vazifeyi yapabilecek bir ilme, güce ve kâbiliyete sahip olmak. 
4-Üstün ahlak ve  adâlet sahibi olmak: İslam ümmetinin temsilcisi, İslam’ın yaşanması ve yayılmasından birinci derecede sorumlu olan kişinin, üstün ahlak ve adâlet sahibi olması tabîîdir. 
5-Kureyş kabilesinden olmak: Müctehitlerin çoğu, ilk uygulamalar ve “Başkanlar Kureyş’tendir.” hadisine dayanarak halifenin Arap ve Kureyş kabîlesinden olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak Ebu Bekir Bakıllânî gibi bazı bilginler “Habeşli bir köle bile olsa, başkanınıza itaat edin. ”gibi hadisler ve İslam’ın üstünlüğü soyda değil, şahsî fazilet ve ahlakta arayan prensibini göz önüne alarak bu şartı benimsememişlerdir.
 
d) Halifenin tayin ve tesbiti: 

1-Bey’at yolu: Bey’at; temsil ve tasarruf yetkisi vermek demektir. Bey’at usûlü; âlimler, hâkimler, yüksek idareciler ve halktan seçime katılmaları mümkün olanların, seçilme ehliyetini taşıyan bir kimseyi seçip, ona belli şartlarda itaat sözü vermeleridir. Hz. Ebu Bekrin seçimi bu yolla olmuştur. 
2-İstihlaf usulü: İstihlaf; birini yerine geçirmek, yerine geçmesini istemek demektir. Hz. Ömer’e  bey’at bu suretle olmuştur. Hz. Ebu Bekir, önce şûra üyeleri ile istişare etmiş, sonra da Hz. Ömer’in hılafetini halka tavsiye etmiş, halk da bu tavsiyeye uyarak onun hılafetini kabul etmişlerdir. 
3-Şûrâ usûlü: Hz. Osmanın seçilmesi böyle olmuştur. Hz. Ömer seçkin şûra üyelerine bu görevi vermiş, şûrâ üyeleri de, Hz. Osman’ı seçmiştir. 
4-İstilâ yolu: Hılafet şartlarını taşıyan birisinin, zorla kendisini halife îlan etmesidir. Bu yolla halife olanın kabulü için, önce onun bu işe ehil olması, îtiraz edildiği takdirde fitne çıkma ihtimalinin büyük olması ve onun da dînî kuralları açıkça çiynememesi gerekir. 
Netice olarak halifenin tayin ve tesbitinde iki nokta önemlidir: 
a) Seçilen kişinin bu işe ehil olması. 
b) Halkın serbest iradeleri ve rızaları ile bey’at etmeleri. 

e) Halifenin görevleri: 

1-İslam dînini, ilk devirde tesbit edilen esaslar içinde korumak ve onu bozmak isteyen sapık mezhep mensupları ile bid’atcıları ıslah etmek, gerekirse cezalandırmak. 
2-Anlaşmazlığa düşen ve mahkemelik olanlar arasında adaleti sağlamak ve dînin hükümleriyle hükmetmek. 
3-Emniyet, huzur ve âsâyişi sğlamak. 
4-Cezaları infaz etmek. 
5-Ülkenin sınırlarını korumak, dış tehlikelere karşı gereken tetbirleri almak. 
6-Cihad etmek. Cihadın hedefi, İslam’a karşı olanları, ya İslam devletine tâbî kılmak, yahut da Müslüman olmalarını sağlamaktır. 
7-Devletin gelirlerini, meşru yollar ve ölçüler içinde toplayıp sarf ve muhafaza etmek
8-Devletten maaş alacak oanları, adalet ölçüleri içerisinde tesbit edip haklarını vermek. 
9-Bizzat yapamadığı işler için, gerektiği kadar yardımcı ve memur almak. Bunları fazilet ve kabiliyetce en iyi olanlar arasından seçmek ve faaliyetlerini kontrol etmek. 
10-Diğer âmme hizmetlerinin yerine getirilmesi ve ihtiyaçların temini için, gerekli tetbirleri almak. 

         DEVLETİN UNSURLARI

         A-Hakimiyet: 

         İslam’a göre insan hayatında siyasî, ictimâî, iktisadî, dînî tesirlerin birbirinden ayrılması mümkün değildir. Hayat bir bütündür. İnsan nev’inin seviyesini yükseltmek için ahlâkî bir temele ve bazı esaslara ihtiyaç vardır. Hâkimiyet de sırf siyâsî olmayıp, insan hayatının bütününü içine alır. İslâmî kurallara sırf dünyevî ve siyasî açıdan bakıldığı zaman bunların, insan düşüncesinde iki önemli inkılap getirdiği görülür: 
a) İçinde bütün faaliyetlerin bir merkeze bağlılığı mefhumunun da yer aldığı, Allah’ın mutlak birliği (Tevhid)  inancı. 
b) İnsanlar arasında tam olarak bir eşitliğin varlığı inancı. Bu iki inanca göre hakimiyeti bir şahıs veya gurupta aramak yerine, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan, 
Tek bir Allah’ta aramak gerekecektir. Bir çok âyetin ortak ifadesi şudur: İnsan mülkün sahibi değildir. ; o buna Allah’ın tayin ettiği bir idareci olarak sahiptir. Şu halde insan Rabbinin iradesine göre hareket etmelidir. Her insan Allah’ın iradesini doğrudan temasla alamıyacağı için Allah bunu, insanlar içerisinden seçtiği Peygamberleri vasıtasiyle temin etmiştir. Peygamberler, hem Allah’ın iradesinin temsilcisi, hem de teşkil edecekleri
Cemaat (ümmet)  içinde, bunu uygulamaktan sorumlu halifelerdir. Son Peygamber ve Allah’ın halifesi Hz, Muhammed (s. a. v. )  dir. Onun usulü, kendine inananlardan sadakat yemini (bey’at)  istemek olmuş, bunu sonraki halifeler de uygulamıştır. Halifenin mutlak bir hükümdar gibi, zalim davranması mümkün değildir. Burada Kur’an’a itaat şartına bağlı, bir nevi ictimâî mukavele söz konusudur. Hakimiyet Allah’a âittir; ancak uygulamada Allah’ın iradesini temsil eden, cemaatin umûmî iradesidir. Peygamber Efendimiz: ”Ümmetim sapıklık üzerinde birleşmez”, ”Allah’ın yardımı cemaat üzerinedir. ”buyurmak suretiyle, cemaatin önemine işaret etmiştir. İslam’da halifeyi seçme hakkına sahip olanlar, azletme(görevden alma)  hakkına da sahiptirler. 

B-Ülke: 

İslam prensip olarak belli bir toprak parçası ve toplum üzerinde hakimiyet kurmayı hedef almamış, bütün dünyayı Tevhid devletine tâbî kılmak için gelmiştir. Ancak uygulamada ve vâkıa olarak yeryüzünde İslam’a inanan, oun hakimiyetine giren topluluklar ve yerler yanında, girmeyenler de vardır. Bu sebeple İslam hukukcuları dünyayı; İslam ülkesi ve harb ülkesi diye ikiye ayırmışlardır. 
1-İslam ülkesi: İslâmî hükümlerin açıkça yürütüldüğü veya yürütülmesi mümkün olan yerler, İslam ülkesidir. Buna göre içinde oturanların çoğu veya tamamı müslüman olan ülkeler ile, müslümanlar çoğunlukta olmasalar bile hâkim oldukları, İslâmî hükümlerin yürürlükte olduğu yerler dâr’ül-İslamdır. Bir kere bu sıfatı almış olan bir ülke, bir kısım müctehitlere göre, yalnızca hakimiyetin kaybedilmesi ile tekrar harb ülkesi haline gelirken, İmam Âzam gibi diğer bazı müctehitlere göre: ”Müslümanların can ve mal güvenliklerini kaybetmeleri, ülkede hiçbir İslâmî hükmün uygulanmaması ve ülkenin harb ülkesine bitişik hâle gelmesi”şartları, bütün hâlinde gerçekleşmedikce, İslam ülkesi vasfını kaybetmez ve harb ülkesine dönmez. 
2-Harb ülkesi: Yukardaki tanımlara göre İslam ülkesi olmayan yerler, harb ülesidir. Bu ikili ayırımdan maksat, bu ülke vatandaşlarına tatbik edilecek hukuku  ve müslümanların nerede mal ve can güvenliklerine sahip olduklarını belirlemektir. İslam hukukunun uygulanması bakımından, bütün İslam ülkeleri tek ülke sayılmış, burada devamlı veya muvakkat olarak bulunan müslümanlar ile zimmilere, İslam hukukunun uygulanacağı tesbit edilmiştir. İslam ülkeleri dışında kalan ülkelerin de vatandaşları, kendilerine uygulanacak hukuk ve kanun bakımından tek ülke gibi telakki edilmişlerdir. Bu prensip bir kısım harb ülkeleriyle özel anlaşmalar yapmaya engel değildir. Dîni başka olduğu halde, İslam ülkesinde oturan ve İslam hukukunun uygulama sahasına giren kimselere “zımmî”, izin ve pasaport ile İslam ülkesine giren yabancılara “müste’men denilmektedir. 
 
C-Halk: 

İnsanın kendi kavmi ve milleti için daha ziyade sevgi, bağlılık, alâka duyması tabîî olmakla beraber, İslam devletinin insan unsurunu, aynı dîni benimsemiş kişiler oluşturmaktadır. 
İslam milleti veya ümmetine dahil olmak için belli bir ırktan gelmiş olmak, yahut belli bir toprak parçasında yerleşmiş, yahut aynı tarihi ve gelenekleri paylaşmış, yada vatandaşlığa kabul edilmiş…olmak aranmayıp, yalnızca kişinin İslam’ı benimsemiş olup olmadığına bakılmaktadır. Müslüman dünyanın neresinde olursa olsun, İslam ümmetine dahildir ve müslümanların din kardeşidir. Vatan, dil ve renk farkı, müslümanların tek ümmet telakki edilmelerine, fertlerine İslam hukukunun uygulanmasına engel teşkil etmez. İnsanların kök itibariyle aynı ve eşit olduklarını, üstünlüğün takvada bulunduğunu, akraba, âile, kabile ve menfeat bağlarının, Allah ve rasulünün sevgisinden, onların yolunda cihad aşkından üstün olamıyacağını, davranışı iyi olmayan, başka ideolojileri benimseyen kimselerin, aynı ana babadan da gelmiş olsalar, âileden sayılmayacaklarını (Hud: 45) ancak mü’minlerin kardeş olduklarını(Hucûrat: 10)  ifade eden âyetler, yukarda özetlenen ümmet anlayışının dayanaklarıdır. 

İslam ülkesinde gayr-ı müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimme) : 

İslam hukuku, İslam ülkesi vatandaşı da olsalar, gayr-ı müslimler ile, müslümanlar arasında fark bulunduğunu, bir çok önemli hususlarda bunlara farklı muâmele edileceğini kabul etmiştir. Bu farkların daima gayr-ı müslim vatandaşların aleyhine olduğu söylenemez. . Ancak bazı farkların da olduğu inkar edilemez. 
Şimdi bu farkların bazılarına işaret edelim: 
1-Müslümanların ödemek zorunda oldukları zekat ve fıtır sadakası gibi ibadet vergilerinden, gayr-ı müslim tebea muaftır. Onlar bu vergilerle yükümlü değildirler. 
2-Cihad vazifesinin gereği olarak bütün müslümanlar, askerlik yapmak mecburiyetinde oldukları halde gayr-ı müslimler bundan da muaftır. 
3-Gayr-ı müslimlerin bir çok mevzu ve meselede davaları, kendi kanunlarına göre hükme bağlanır. 
4-Güç ve kazançlarına göre değişmek üzere senede bir defa adam başına “cizye” adıyle bir vergi alınır. 
Fakir, işsiz, âciz, manastırdaki rahipler, serveti olmayan yaşlılar, akıl hastaları gibi şahıslar cizye vergisinden muaftırlar. 
5-Gayr-ı müslimlerin Arabistana seyehatleri serbest olmakla beraber, burada yerleşmelerine izin verilmez. . Mekke’de bulunan Ka’be, müslümanların kıblesi olduğu için, gayr-ı müslimlerin buraya gelmelerine de bir zaruret bulunmadıkca izin verilmez. 
6-Kılık kıyafet bakımından müslümanları taklit edemezler. Bunun sebebi onların tanınması içindir. 

Bu ve benzeri farklılıkların yanında: 

a) Gayr-ı müslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri, müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. 
b) Gayr-ı müslimler içinden, muhtaç olup, bakacak kimsesi bulunmayanlar, tıpkı müslümanlar gibi sosyal sigorta hakkından faydalanırlar. ; devlet onların ihtiyaçlarını karşılar. 
c) Gönüllü askerlik yapanlar, cizyeden muaf olurlar. 
d) Yüksek derecedeki sorumluluklar, müslümanların uhdesinde kalmak üzere, devlet memuru olarak çalışabilirler. 
e) Mezarları ve kemikleri saygı görür, tecavüz edilemez. 
f) Ebu Hanife ve Şafiî gibi müctehitlere göre Kur’an, Hadis ve İslam hukuku gibi İslâmî ilimleri  öğrenmek isteyen gayr-ı müslimler, bundan menedilemez. 
g) Esir düşenleri, müslüman esirler gibi, devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır.