İslamiyat Kategori
İnsanın Üstünlüğü
Aslında konuya biraz daha yaklaşırsak görürüz ki evrenin var edilişinden ve aşamalı bir şekilde, belli bir süre ve evrim içerisinde yaratılmasından  asıl amaç da, insanın yaratılmasıdır. Bunun için insan, üstün bir kerametle saygın kılınmış, izzet ve şerefe erdirilmiştir. Diğer bütün yaratıklar ona bu dünya hayatında birer yardımcı olarak yaratılmış ve emrine amade kılınmış, istifadesine sunulmuştur.  

İnsanın bu üstünlüğü elbette cisminin büyüklüğünden veya gücünden, kuvvetinden değildir. Çünkü öyle olsaydı görüyoruz ki fil, zürafa, gergedan vs. gibi hayvanlar bedenen ondan daha büyük ve daha güçlüdür. Yine onun üstünlüğü, ne yaratılış maddesi olan çamur ve insan tohumunda, ne bedensel duyu, güdü ve yetilerinde, ne de şeklinin, organlarının fevkalade uyumlu, ahenkli, güzel ve yakışıklı oluşundadır. 

Belki onun üstünlüğü, Yüce Allah’ın ona has kıldığı ve benliğinin derinliklerine nüfuz ettirdiği bir emirden, bir manadan ötürüdür. Kur’an bunu şöyle belirtmiştir. “Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın.” 

Yine insanın üstünlüğüne bir başka alamet de, Ulu Allah’ın onun ilk türünü, yani Adem aleyhisselamı bizzat kendi ifadesinde geçtiği gibi, “elleriyle” yaratmasıdır.  Burada Rabbimizin “elleriyle” yaratmasını, “kudretiyle, anasız babasız özel olarak” yaratması olarak anlasak bile, yine de ifade biçiminde insanın özellik ve üstünlüğüne, saygın ve keremli makamına bir işaret buluruz.  

İşte bu yüzden, bütün melekler Allah’ın emrine uyarak ilk insan Hz. Adem’e (as) selamlama secdesinde bulunmuşlardır. Üstelik, yapılan bir imtihanda onun kendilerini geçtiğini ayan beyan görmüşlerdir.  Yine, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılması  ve ilahî emaneti yüklenmesi de,  onun üstünlüğünün sebeplerinden sayılmıştır. 

Işte bunu bilmek başlı başına bir saadettir, emniyettir, huzurdur. Mutluluğun kaynakları buralardadır.

Bütün bunların sunduğu saadet şudur;  insan biliyor ki Allah Teala katında değerlidir. Bir yeri vardır O’nun yanında ve  sevilmektedir. Allah Teala ona çok yakındır. Şah damarından bile, hatta kalbinden, aklından, canından bile yakın. Her ihtiyacını görmekte, her nimetini vermekte, hatta bezletmekte. Kul ona bir karış yaklaşsa, Allah Teala bir kulaç yaklaşmakta. Kul O’na yürüyerek gitse, Allah Teala ona koşarak gelmekte...

Insan biliyor ki Cebrail başta olmak üzere bütün melekler onu sevmekte, saymakta, yar ve yardımcı olmakta. Ona dua etmekte, destek vermekte...

Insan biliyor ki bütün mahlukat onu tanımakta ve ona hizmet etmekte. Onları kendisine musahhar kılan, kendisini de onları da yaratan Allah Teala’dır. Ve o mahlukat bu hizmeti seve seve yapmaktadır.

Bu ne şeref!.. 

Bu ne itibar!... 

Bu ne yüce bir makam!...

Nasıl mutlu olmaz insan?!..

Nasıl kul olmaz O ulu Allah Teala’ya!...

Nasıl korumaya çalışmaz bu sevgiyi, bu ikramı, bu itibarı, izzet ve şerefi?!... 

Bu üstünlüğün korunması ancak ve ancak yaratıcının bilinmesi, sevilmesi ve sayılması, yani O’na ibadet ve itaat edilmesiyle olacaktır. Yoksa, “en güzel şekil ve kıvamında”  yaratılan bu insan, varoluş gayesinden uzaklaştığı an, “aşağıların aşağısına” indirilmiş,  “Allah katında, yeryüzündeki yürüyen ve sürünen canlıların en kötüsü, gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizler”  diye vasfedilmiş, hatta hakkında, “hayvanlardan daha değersiz, daha düşük, daha aşağı” denilmiştir.  Allahın lanet ve ilencine uğrayan bu “güya insanlar”, bu “mecazî insanlar” , yeryüzünde “alçakça” yaşamaya mahkum edilmiştir.