İslamiyat

İlmin Amacı

Tarih: 1 ay önce

Konular

 

İlmin Amacı

İlim Allah İçin İstenir

İlimde İhlas

İlim Zulme Alet Edilmemelidir

Oku Ama Neyi Nasıl?           

Faydasız İlim

İyi Niyetin Değeri

Amacı iyi Öğrenmek


İlmin Amacı

Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

“Kim âlim geçinmek, sefihlerle münazara yapmak ve halkın dikkatlerini kendine çekmek gibi maksatlarla ilim öğrenirse, Allah Teâla’nın o kimseyi cehenneme atar.”(8)

İlim öğrenmede amaç tespiti açısından fevkalade önemli olan bu hadisi biraz daha nazara vermek ve üzerinde düşündürmek için, İbrahim Canan Hocanın açıklamalarını kaydetmek istedim:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada dünyevî bir maksadla ilim taleb etmeyi yasaklamaktadır. Nitekim Tirmizî, bu hadisi "İlmiyle dünyayı taleb edenin durumu" adını taşıyan bir bâbta kaydeder.

Dînimiz, sâdece ibâdet ve diğer hayır amellerimizde ihlas emretmez, ilimde de ihlâs emreder. Yani ilim Allah Teâla’nın rızası için taleb edilmelidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ilk gelen "Oku" emrinin "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" şeklinde gelmesi, okumanın, ilmin behemahal Allah Teâla’nın'ın ismiyle, yani O'nun rızası için yapılması gereğine ilk irşaddır.

Allah Teâla’nın rızası düşünülmeden yapılan her iş çirkindir, bir de rızaya ters düşen olursa çok daha çirkin, çok daha zararlı ve başkaları için de yıkımdır. İlmin, ilâhî rızaya uygun olmayan kullanılışından doğacak zararlar ise daha büyük, daha şümullü olabilir. Bu sebeple, ilim talebine büyük ehemmiyet veren dînimiz, bunun Allah Teâla’nın rızası için olmasını ısrarla taleb etmiş, başka maksadlarla ilim taleb edenin, bu ilimle kurtuluşa, cennete değil, felâkete ve ebedî hüsrana uğrayacağını söylemiştir.

Bu hadiste ilim talebine, Allah Teâla’nın rızası dışında başlıca hangi maksadların esas kılınabileceğine dikkat çekilmiştir.

1) Âlim geçinmek: Yani kendini göstermek ve dinletmek ve böylece dikkatleri üzerine çekmek, kendisine âlim dedirtmek için âlimlerle münazara, münakaşa yapmak, onların ilmî faaliyetlerine katılmak, bu maksadla ilim taleb etmek.

2) Sefihlerle münazara: Tefâhur, gurur, böbürlenme gibi nefsine yönelik gayelerle, sefih kelimesiyle ifâde edilen îmânı zayıf, ameli pek kıt, dinde lâübâli, aklen nâkıs kimselerle münakaşa, mücâdele etmek, bu maksadla ilim taleb etmek.

3) Halkın dikkatlerini kendine çekmek: Bundan maksad, mevkî, makam, para gibi her çeşit dünyalığı elde etmek, insanları kendine yöneltmek için ilim talebidir.

Resûllullah, bu niyetlerden biriyle ilim taleb etmenin kişiyi ateşe atacağını belirtmektedir. Sühreverdî, el-Avârif'te der ki: "Münakâşa ve onunla birlikte bulunan diğer vasıflar ateşe girmeye sebeptir, zîra nefisleri, o esnâda kahr ve galebe için ortaya çıkmıştır. Bu iki sıfat ise, şeytanlığa hastır."

Hüccetu'l-İslâm der ki: "Hz. Muâz (radıyallâhu anh)'den rivâyete göre (ilmi Allah Teâla’nın rızası için taleb etmeyen âlimleri yedi tabakaya ayırarak) şöyle demiştir:

* Ulemadan bazıları vardır, ilmini saklar, bu ilmin başkasında da olmasını sevmez. İşte böyleleri cehennemin en dibinde yer alacaktır.

* Bir kısmı var, ilmi içinde sultan gibidir, itiraz eden olsa küplere biner. Böyleleri cehennemin ikinci tabakasındadır.

* Bir kısmı vardır, ilmini ve garib hadislerini şeref ve mal sâhiplerinin yanında söyler, böyleleri cehennemin üçüncü tabakasıdır.

* Bir kısmı vardır, kendini fetva vermeye adamıştır, doğru yanlış fetvalar verir. Böylesi, dördüncü tabakadadır.

* Bazıları vardır. Ehl-i kitap ağzıyla konuşur, bunlar beşinci tabakadadır.

* Bir kısmı vardır. İlmini halk arasında asâlet ve anılma vâsıtası kılar, bunlar altıncı tabakayı teşkil eder.

* Bir kısım âlim vardır, onları tekebbür ve kendini beğenme, helâke atar, bu gruptan biri va'zu nasîhat edecek olsa şiddet gösterir. Başkasını da burunsar (küçük görür), böylesi, ateşin yedinci mertebesindedir. Rivâyette gelmiştir: Öyle kul vardır ki, hakkında açılan medh ü senâ sancağı meşrikla mağrib arasında dalgalandığı halde Allah Teâla’nın indinde bir sineğin kanadı kadar ağırlığı yoktur."(9)

Konuyla ilgili birkaç hadis-i şerif daha zikredelim:    

“Bir insan, kendisiyle Allah Teâla’nın rızası kasdedilen (dini ilimlerden) bir ilmi, sırf dünya malını elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde cennetin kokusunu dahi duyamaz.”(10)                  

“Kim, Allah Teâla’danbaşkası için ilim öğrenir veya o ilimle Allah Teâla’danbaşkasını amaçlarsa, cehennemdeki yerine hazırlansın.”(11)

"İlmi, âlimlere karşı böbürlenmek, cühela ile münakaşa etmek veya mevki makam elde etmek için öğrenmeyin. Kim bunu yaparsa ona ateş gerekir, ateş!"(12)

"Ümmetimden bir kısım insanlar, dinî ilimleri öğrenecekler. Kur'an-ı Kerim'i okuyacaklar ve şöyle diyecekler: "Umeraya gidip, onların dünyalıklarından alırız, dinimizi de onların şerrinden uzak tutarız." Halbuki bu mümkün değildir, tıpkı katad (denen dikenli ağaçtan) dikenden başka bir şey elde edilemediği gibi. Aynen öyle de, umeranın yakınlığından sadece... elde edilir." Muhammed İbnu's-Sabbah: "Aleyhissalâtu vesselâm sanki hataları kastetmiştir" der."(13)

Abdullah İbnu Mes'ud (ra) demiştir ki:

"Eğer ilim ehli, ilmi koruyup, onu layık olanlara vermiş olsalardı, ilim  sayesinde devirlerinin insanlarına efendi olacaklardı. Ne var ki onlar ilmi, dünyalıklarından menfaat sağlamak için ehl-i dünya için harcadılar. Dünya ehli de âlimleri aşağıladı. Hâlbuki ben, Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işittim: "Kimin tasası sadece ahiret olursa, dünya tasalarına Allah Teâla’nın kifayet eder. Kim de dünya tasalarına kendini kaptırırsa, dünyanın hangi vadisinde helak olduğuna Allah Teâla’nın aldırmayacaktır."(14)

İlim Allah İçin İstenir

 Bütün bu tehditlerin sebebi, görüldüğü gibi ilmin tamamen dünyevi amaçlarla istenmesinden ötürüdür. Oysa her Salih amelde olduğu gibi ilimde de amaç, “Allah Teâla’nın için” olmasıdır. Öyleyse İslam’da ilim edinmenin amacı, kulluğumuzu güzel yaparak Allah Teâla’nın rızasını kazanmaktır.

Her şeyden evvel kalbimizde böyle temiz bir niyet olmalı. Mademki ameller niyetlere göre değer kazanır, ya da kaybeder, öyleyse işin başında temiz bir kalp ve temiz bir niyet olmalıdır. Sonra ilim öğrenmeye çabalamalı, gayret göstermeliyiz.

Niçin mi?

İşte amaç berraklığı: Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak amacıyla ilmi önce kendimiz için istemeli, ihlas ve samimiyetle bildiklerimizi yaşayarak ondan faydalanmalıyız. Sonra da onları yine Allah için neşrederek, yayarak bütün insanlığı yararlandırmalıyız.

Bu amacın dışında başka bir amaç gütmek Allah Teâla’ya karşı fısktır, sapmadır, bozulmadır, riyakârlıktır. Evet, bir gizli şirk olarak riyakârlıktır.(15)) Esas şirkin de kapısıdır. Bu da peygamberimizin en çok korktuğu şeydir:

“Ümmetim üzerine en fazla korktuğum şey: diliyle çokbilmiş münafıktır.”(16)

Aynı zamanda emeğimize karşı haksızlık, kendimize karşı zulüm, insanlığa karşı da nankörlük ve hoyratlıktır.

İlimde İhlas

Riyakârlık, sadece ibadetlerde ve hayırlarda olmaz. İlimde de riyakârlık olmamalıdır. İslam, ihlası emretmiştir. Her iş Allah Teâla’nın rızası için yapılmalıdır.  Allah Teâla’nın rızası düşünülmeden yapılan her iş, çirkindir. Hele Allah Teâla’nın rızası ile çatışıyorsa, çirkinin çirkinidir. Özellikle de ilimde ihlassızlık, çirkin olduğu kadar tehlikelidir de. Gerçek âlimler bunu bilir ve düşmemek için dikkat kesilirlerdi. Niyetlerini sorgularlardı sık sık. Kalblerini yoklarlar, kendilerini sürekli hesaba çekerlerdi. Bu noktada insanın yüreğini ağzına getiren olaylar yaşatmışlardı. İşte İmam Ebul’l Hasen el-Maverdî onlardan biridir. İslamî ilimlerle azıcık ilgilenen herkes O’nu tanır.

Anlatılır ki o, kendi zamanında yazdığı o muazzam ve muhteşem kitaplarından hiçbirini açığa çıkarmamış. Yazdıkça özel bir yere koymuş. Vefatı yaklaşınca güvendiği bir dostunu çağırmış ve demiş ki:

- Falan yerdeki kitapların hepsi benim yazdığım kitaplardır. Bu zamana kadar açıklamadım, çünkü içimdeki niyeti halis bulamadım. Bana ölüm gelip de tam canım çıkacağı anda elini elime ver. Eğer elini sıkı sıkıya kavrar da açmaz isem, bil ki onlar benden kabul edilmemiştir; git ve o kitapları Dicle’ye at. Eğer elini sıkmaz da elimi açarsam, bil ki onlar benden kabul edilmiştir ve ümit ettiğim halis niyeti elde etmişimdir.

 O kimse der ki:

- Eceli yaklaşınca elimi eline koydum. Elini açtı ve benimkini kavramadı. Anladım ki çalışması kabul edilmiştir. Bunun üzerine kitaplarını açığa çıkardım.

Bu olayı Tacu’s Sübkî, “Kitab’u Tabakati’ş Şafiiyyeti’l Kubra,” 5/268-269. da anlatırken şunu söyler. “Her halde “el-Havî” adlı eseri için bu söylenir. Yoksa o kitabın dışında başka birçok kitabını kendi el yazısıyla gördüm. Hatta hayatı esnasında okumasını bitiremediğim kitapları da vardı.”(17)

Olsun “el-Havi”! Şimdi o kitap veya başka kitaplarının Dicleye atılma ihtimali yüreğinizi ağzınıza getirmez mi sizin?

Bunu garip karşılayanlara derim ki, ne farkı var, işte Mehmet Akif Üstadımızın o muhteşem Kur’an meali’nin macerası da aynen öyle değil mi? Hani yazmış ve arkadaşı İhsan Beye bırakmış Mısır’da. Demiş:

- Kur’an Meali ile ibadet mecburiyeti getireceklermiş. Gidip bakayım. Eğer aslı yoksa bildiririm. Benden bir bilgi gelmezse, ben ölünce yak onu. Benim kitabım böyle bir zulme alet olmasın.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babasıdır o zat ve Ekmeleddin Beyin de ifade ettiği gibi yakılmıştır. Keşke biraz beklese, keşke yakmasa idi!  Vefasızlığa keşke diyoruz amma, maksadımız malum, keşke o kitap yaşasaydı! O mealden tam aslı değil, ama bazı müsveddeleri kalmış geriye!

İşte size bir temenni de İmam Şafiî’den. Kendisinin hem ilim öğrenme, hem de riya, süm’a, şöhretten kaçma babında söylediği şu söz ne kadar düşündürüyor insanı: “İsterdim ki insanlar şu ilmi öğrensinler, ama ondan bana bir harf bile nisbet edilmesin.”(18)

İmam Müslim de niyetini sorgular ünlü eserinin mukaddimesinde. Sahih hadisler varken zayıflara kimsenin bel bağlamayacağından bahseder. Ancak orada bir de ikazı vardır: “Şu kadar var ki, böyle birini zaif hadis rivayetine ve zayıf hadislere i’timada sevkeden âmil, halk tabakası nazarında, çok hadis bilirmiş görünmek ve “filanca ne de çok hadis toplamış; ne çok sayıda hadis te’lif etmiş” denilmesi hevesidir. İlim babında her kim bu mezhebe gider ve bu yolu tutarsa, o kimsenin ilimden nasibi yoktur. Böylesine “cahil” adını vermek, bir ilme nisbet etmekten daha hayırlıdır.”(19)

Bu sözleri ilerde açıklayacağımız “hangi âlimler?” ve “âlimin ahlak sorumluluğu” bahislerinde de hatırlayalım inşallah. Allah Teâla’nın rızası için değil de, desinler diye ilim öğrenmek, amaçtan açık bir sapmadır.

İlim Zulme Alet Edilmemelidir

Bugün gelişen ilimler, her ne kadar insanlığa teknik olarak bir kısım imkân ve kolaylıklar sunmuşsa da, iki dünya savaşı ile yaşanan ızdıraplardan sonra dahi dünyayı cehenneme çevirebilecek ve kitle ölümlerine sebep olabilecek silahlar yapılmıştır. Bu silahların ve tekniğin tehdidiyle milyonlarca insan zulüm görmekte, inim inim inlemektedir. Daha önce de geçtiği gibi insanlığın felaketi, bir yerde inançsız ve erdemsiz âlimlerin eliyle gerçekleşmektedir.

Zikredilen hadislere dikkat edersek, orada Allah Teâla’nın sevmediği ve cehennemle tehdit ettiği âlimlerde şu çirkin huyları görüyoruz; Âlim geçinmek: yani unvan elde etmek, şan ve şöhret duygularını tatmin etmek, ilmini ortaya almak için bilimsel tartışmalara girmek. Sefihlerle tartışma; yani cahillerle, aklı kıtlarla, nefsine mağluplarla tartışmaya girerek, gururunu, kibrini, kendini beğenmişliğini tatmin etmek, halkı küçük görmek ve dikkat çekerek mevki, makam, yetki ve dünyalık kazanmak. Salih ameli olmadığı halde toplantı ve meclislerde ilim ve güzel konuşma gösterisi yapmak; edebiyat parçalamak.

Evet, eğer ilim bunlar içinse, yazıklar olsun; çünkü kişiyi cehenneme bizzat atıyor. Yazıklar olsun o ilme ki, kişiyi Allah Teâla’dan uzaklaştırıyor. Yazıklar olsun o ilme ki, kişiyi yüceltmiyor, aksine alçaltıyor, değersizleştiriyor. Peygamberimiz buyuruyorlar:

Öyle kul vardır ki, hakkında açılan medh-u sena sancağı maşrikle mağrib arasında dalgalandığı halde, Allah Teâla’nın katında bir sineğin kanadı kadar ağırlığı yoktur.”(20)

Gazali, âlimlerde görülen ilk bozulmaların nasıl meydana geldiğini anlatırken, amaç sorununa da ışık tutar; “Hulefa-i Raşidin, Allah Teâla’nın'ı bilen, ilahi kanunlara vakıf olan gerçek imamlardı. İstişare de yapıyorlardı. Âlimler de, devamlı ilim yayma, ibadet gibi ahiret ilimleriyle uğraşıyor, fetvadan, devlet görevlerinden kaçıyorlardı. Devletten görev istemiyor, verirlerse de en güzel bir şekilde yapmaya çalışıyorlardı.

 Ne zaman ki idare, fetvaya gücü yetmeyen cahillerin eline geçti, işte o zaman fakihlerden fetva almak için, onları yanlarına almak zorunda kaldılar. Ashabın yolunda giden tabii ve tebe-i tabii âlimleri, iktidarların gayri meşru haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsiz, zalimane uygulamalarına ortak olmamak için, kendilerine verilmek istenen adalet, maliye vs. bakanlıkları, valilik, hâkimlik, defterdarlık, muhasebecilik gibi devlet memurluklarını kabul etmediler. Hatta bunun için zindanlara atıldılar, kırbaçlar yediler.

Bunu gören zamane insanları, sultanlara yakın olmak, devletin üst düzey makamlarına atanmak ve dünyalık toplamak için, fıkıh ve hukuk ilmini öğrendiler ve iltimaslar ve aracılarla, kendilerini sultanlara takdim ettiler. Böylece, bir zamanlar sultanlar tarafından aranan fakihler, bu sefer sultanları aramak zilletine düştüler. Tam tersi bir durum olmuştu. Sultanlardan yüz çevirmekle aziz olan âlimler ve fakihler, bu sefer, makam mansıp istedikleri için zillet içine yuvarlandılar. Aziz iken zelil oldular; yüce iken küçük düştüler.”(21)

Oku Ama Neyi Nasıl?

Dinimizin ilk emrinin “oku” olduğunu hepimiz biliriz. İyi ama neyi nasıl ve hangi amaçla okuyacağız? Esas okumanın amacını ortaya koyan ayetin devamından çoğumuz habersizmiş gibi davranırız: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”(22)

Oku, ama Allah Teâla’nın adıyla, yani Allah Teâla’nın rızasını gerçekleştirmek için oku. Allah Teâla’yı bilmek, sevmek, saymak ve kulluk etmek için oku.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü halka şirin gelmektedir. Evet, bir yerde şirindir; çünkü ilmi övmekte, dolayısıyla ilim sahibi âlimlerin mürşitliğinden, yani yol göstericiliğinden, olgunluğa kılavuzlamasından bahsetmektedir. Cahillerin yol göstericiliğinin, rehberliğininin hakikatsızlığından, aldatıcılığından, saptırıcılığından, yalancılığından, asılsızlığından bahsetmektedir. Doğudan bakarsanız böyle anlaşılan bu cümle, asıl söyleyenini işin içine katmadan ifade edersek, batıdan, batı düşüncesinden bakıldığında bambaşka bir anlama gelmektedir.

Nasıl mı?

İyi düşünelim, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü ne anlama geliyor? Bir pozitivist ne anlatıyor bu cümle ile? Hemen söyleyelim. Bu söz bize diyor ki, “Artık göklerden haber alma devri bitmiştir. Peygamberlerin getirdiği vahiy devri, yani kutsal sözler devri bitmiştir. Yani Kur’an-ı Kerimin irşat dönemi kapanmış, dinin yol göstericiliği sona ermiştir. Bunlar asılsız hurafelerdir. Bu hurafelerin hiçbir ilmî değeri yoktur, bu safsataların hiçbir kıymeti yoktur. Bunlardan bilgi alınmaz. Artık bilgi ancak akıl ve duyu organlarından alınır. Artık sadece akıl ve akılla erişilen bilim vardır, bilimin yol göstericiliği vardır. Bilgiye ulaşma yolları sadece akıl ve duyu organlarıdır. Peygamberlerin getirdiği ilahî sözler, akıl ve duyu organlarıyla kavranılamayan gerçek dışı hurafelerdir ve bilim hurafelerin kaynağı olan dini ortadan kaldırmıştır”.

Geçen asrın felsefesi buydu batıda. Pozitivist, materyalist, tanrı tanımaz bu düşünce maalesef batıcılar tarafından taklit edilerek alındı ve Türk Milli Eğitiminde geçerli olmuş ve yıllardır uygulanmış temel bir düşünce sayıldı. Oysa bize göre bu düşünce açık bir inkârdır, küfürdür. Buna inanan Müslüman kalamaz, dinden çıkan bir mürtet olur. İsterse kendisini Müslüman saysın, durum değişmez, İslam’a göre o bir kâfirdir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerimin batıl bir hurafe olduğunu, ilmi bir kıymet ifade etmediğini söyleyen, onu inkâr etmiş ve aşağılamış olduğundan nasıl olur da kendisini Müslüman kabul edebilir?

 Biz bilgiye değer veririz, ama bizim için bilgi edinme yolları sadece akıl ve duyu organları değildir. Aynı zamanda ilâhî kelam olan vahiydir de. Kur’an ve onun canlı bir yorumu olan sünnet, bizim en temel bilgi kaynaklarımızdandır. Kur’an ve sahih sünnete ters düşen bir inanç, bir kanun, bireysel veya toplumsal bir uygulama, bir bilgi veya görgü kuralı bizim için asla kabul edilemez. Çünkü o açık bir dalalettir, sapıklıktır. İnsanı asla irşat edemez, doğruya götüremez, mutluluğa kılavuzlayamaz. Bu tür bilgiler bizim için hayatta asla hakiki bir mürşit olamaz!

  Pozitivizm, rasyonalizm, modernizm, çağdaşlık, laiklik, sekülerizm ve irtica ile mücadele bahanesiyle kendilerini ve ümmetin çocuklarını inkâra atarak cehennem yakıtı yapmağa çalışanların kulakları çınlasın! Diğerlerini az çok anladık ama şu laiklik de neyin nesidir? Eğer bütün dünyanın anladığı gibi devletin tüm inanç ve dinlere, dindarlara eşit mesafede olup hiçbirine baskı yapmaması, çoğunluğun azınlığı ezmesine izin vermemesi, herkesin din ve vicdanında özgür olmasının temin edilmesi, dinini özgürce öğrenebilmesi, yaşayabilmesi ve yayabilmesi ise, sorun yok. Ama, laiklik, bu isim altında din düşmanlığı, özellikle de İslam düşmanlığı yapılması ise, İslam’ın inananları tarafından öğrenilip yaşanmasına, yayılıp yaşatılmasına mani olunması ise, ki bu zamana kadar uygulama malesef hep böyle olmuştur, İslam asla bunu kabul etmez. Hem de ne isim ve unvan altında ve neye mal olursa olsun, böyle hukuk dışı zorba bir anlayışla mücadele etmekten asla vazgeçmez. Her din gibi İslam da yaşanmak, bireysel ve toplumsal hayatta uygulanmak ister. Peki, bu sistem içinde uygulanan nedir?[1] "Şu adamın namazı" gibi bir şey yani! Hani, adamın birisi Nasreddin Hocaya sormuş:

- Hocam, Abdestsiz namaz olur mu?

- Olmaz, demiş hoca,

- Ama ben kıldım oldu, demiş adam. Hoca adamın budalalığına şaşırmış tabi. Sen eğilip kalktın, namaz kılar gibi yaptın. Be adam, abdestli kılsan bile, her yaptığın fıkha uygun olsa bile, kabul edip etmemek yine Allah Teâla’ya kalmıştır, biraz saygılı olsana! Din, Allah Teâla’ya O’nun istediği gibi kulluk etmektir, falanın veya filanın istediği gibi değil. En azından bu hak din değildir, olsa olsa, falanın veya filanın batıl dinidir.

Faydasız İlim

Peygamberimiz faydasız ilimden Allah Teâla’ya sığınmıştır.(23) Bunu duyan birisi acaba “Faydasız ilim olur mu?” diye sorar mı sizce?  Bence sorabilir. Beynini ıvır zıvırla dolduran okullardan mezun olmuş zavallılardan ise, özellikle yadırgamam. Cevap olarak da öncelikle şu soruyu sorarım: Kişiyi cehennemden kurtarmayan ilmin ne faydası var? Sonra ilimlerin kişiye ve insanlara faydalı olabilmesi için olumlu yönlerde kullanılması gerekir. Dünyanızı kurtardığınız bir ilimi öğrenirken, eğer Allah Teâla’nın kanunlarını gözetmezseniz, kendi ilminizle hem kendinizi, hem de dünyanızı tahrip edebilirsiniz.

Dikkat edilmesi gereken bir mesele de, dünyamızı kazanacağınız ilimleri yine iyi bir niyetle kazanmamızdır. Tamam, onları okuyup öğrenelim. Fakat her müslümana lazım olan, yokluğu dünya ve ahiret saadetini yok eden dini ilimleri de ihmal etmeyelim.

Sonra, niye olmasın, faydasız ilim de olur. Bana ne Amerika’nın dağlarından, nehirlerinden? Hele de ben daha kendi dağlarımı, nehirlerimi bilememişken? “Daha önemli” varken, “önemliye” bile bakılmaz. Eskiler buna “ehemmi mühimme tercih” derlerdi. Nerde kaldı ne dinimize, ne de dünyamıza hiçbir faydası olmayan bilgilerle oyalanmamız!

İyi Niyetin Değeri

Bir müslüman olarak amacımızı iyi tespit eder de, niyetimizi Allah Teâla’nın rızası olarak belirlersek, her yaptığımız iş, ibadet olur. Evet, iyi niyetle sıradan işlerimiz, adet ve alışkanlıklarımız bile ibadet olur. Çünkü “ameller niyetlere göre değer kazanır.

Bu sebeple, bir kişi, “Ya Rabbi! Bu ilimlere çalışıyorum ki, öğreneyim. Öğrendiklerimle sana güzel kulluk edeyim. Kullarına rızan istikametinde faydalı olayım” diyerek niyetini güzel kılsa, onun bütün çalışmaları ibadet olur. Hatta evinden kalkıp okula veya iş yerine gelmesi bile bir ibadettir. Attığı her bir adım, bir sevap yazdırarak Cennete yaklaştırır onu. Öbür adımı da bir günahını sildirir. Bastığı yerler, o yerde yaşayan canlı cansız varlıklar, hatta semada yaşayanlar hep dua ederler ona. Melekler kanatlarını gererler üstlerine, çalışma odalarından veya sınıflarından ayrılırken, inşallah affedilmiş olarak ayrılırlar. Okullardaki sınıflarda okunan ilimler Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh, akaid vs. gibi dini ilimler olsa da böyledir; fizik, kimya, matematik, tarih, coğrafya, felsefe, sosyoloji vs. olsa da böyledir. Çünkü niyet güzel, amaç ulvî ve âlîdir.

Bakın bir niyetin, bir amacın iyi tespiti, insana ne sevaplar ve ibadetler kazandırmakta ve bunlardan da ne saadetler, ne huzurlar ve ne güzellikler kaynaklanmaktadır. Ne var ki bu mutluluğu, bu güzellikleri İslam’dan başka bir dinde bulamazsınız. Nitekim kadri kıymeti bilinmeyen, hakkı olduğu makama alınmayan, buna rağmen ehliyetsiz insanları yüce (!) makamlarda gören nice okumuş adamların: “Keşke okumasaydım. Bunca zahmete değmezmiş” dediklerini çok duydum. Uykusuz gecelerde, uzak gurbetlerde çile dolu günler, şimdi bir hasret, hüzün ve pişmanlık olarak içlerini yakıyordu.  Okumaları kendilerine belki de hak ettikleri dünyalıklarını kazandıramamıştı. Sonuçta paranın, siyasetin, torpilin, adam kayırmanın, yani gücün hükmü sürüyordu. Acı ama gerçek buydu ve bunca okudukları boşa gitmişti. Bu, hakikaten acıydı, zordu, katlanılamazdı! Bunu ne telafi edebilirdi ki?

İşte İslam, bu acıyı yaşatmaz insana. İnsan, okumuş ise, karşılığını Allah Teâla’dan muhakkak alacaktır. Boşa giden emeği yoktur mü’minin. İnsanlar bilir veya bilmez, faydalanır veya faydalanmaz; kendilerinin bileceği bir iştir.  Ama kişi, çalışmasının ve bilgisinin karşılığını muhakkak alacaktır. Dünyada huzur, güven, zevk, şevk, heyecan, feraset, yani doğru ve derin bir bakış açısı, isabetli karar, kendine saygı, kolay ve rahat bir yaşam, topluma faydalı olmakla hak edilmiş hürmet ve sevgi,  hizmet ve başarı, başarmanın mutluluğu ve sair ile. Ahirette ise Allah Teâla’nın rızası, Cenneti ve cemali ile!

Amacı iyi Öğrenmek

Bu konunun sonuna yaklaşırken deriz ki, eğer biz, amacı iyi öğrenir ve gençlerimize iyi öğretebilirsek, kuşkusuz onları daha edepli, terbiyeli, gayretli ve çalışkan bulacağızdır. Hedefe daha azimli ve iradeli gidecek ve kendilerine de, insanlara da daha faydalı olacaklardır. Öyleyse, onlara yapabileceğimiz en büyük iyilik, Allah Teâla’yı ve Resulünü sevdirebilmek, yani bir yerde İslam’ın güzelliklerini onlara iyi anlatabilmektir: İnsanı, peygamber ifadesiyle “insanların en seçkini” yapan(24) bu haslet, Allah Teâla’nın rızası için yapılmalıdır.

Dervişlerin zikir esnasında söyledikleri “İlâhî ente maksudî ve Rızake matlubî” sözü,(25) her şeyde olduğu gibi, ilim için de geçerlidir.

Amacın bozulması, âlimin de bozulmasını sonuçlandıracaktır. Nitekim yerlerin ve göklerin yaratılması ve insanın harika bir bedenle donatılması üzerinde çalışan mesleğinde uzman nice âlim, gördükleri kudret karşısında hayran kalarak, “Allah’ım ne büyüksün!” derken, az da olsa aynı bilgilere vakıf emsalleri tanrı tanımaz ateist veya inansa da yaratıcıya karşı laubali olabiliyor, sanki yokmuş gibi hareket edebiliyor. O zaman aklını ilim öğrenmede kullanan ama arkasındaki hikmeti görüp değerlenmede kullanmayan bu insanlara âlim demek, Kur’an anlayışına ters düşer. Çünkü Rabbimiz şöyle bildirir:

“Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misin? Sonra onunla renk ve çeşitleri farklı ürünler çıkardık. Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır.

Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar var. Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar. Şüphesiz Allah üstündür, çokça bağışlayıcıdır[2].

Dikkatlerimizi bir yandan tabiatın ihtişamına çeken bu ayetler, diğer yandan da bu muhteşem görünümü yaratana dikkat çeker. Bu varlıkların bu harika yaratılışını ve içyapısındaki ilmi görüp hikmet ve faydasını kavrayan bir aklın, “bunları böyle muazzam olarak yaratan kimdir?” sorusunu sormaması ve o yaratıcıyı dikkate almaması düşünülemez. Varsa bile bu akıl kendi içinde çelişmektedir. Bu çelişki ilim adamı olma ile bağdaşmaz.

Kur’an-ı Kerim, muhataplarını evrendeki muhteşem görünümlerden hareketle akıllara durgunluk verecek incelikleri keşfetmeye yönlendirirken, aynı zamanda bilginin kıymeti ve âlimin değerine de vurgu yapar. Şu çok güzel ifadelerle sunulan ilginç tespite bakar mısınız: “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar”.

Bu ayetteki heyecan duyarlar” kelimesi tefsire muhtaçtır. Kelimenin kökü “haşyet duyarlar” şeklindedir. Haşyet bazen saygı, bazen de korku olarak tercüme edilmiştir. Burada ise “büyüklük karşısında duyulan heyecan ve korku, zarar görmekten değil, hakkını verememekten kaynaklanan endişe” manasına gelmektedir. Yani kaba bir maddi korku değil, değer verdiklerinin sevgi ve saygısını kaybetme, gözden düşmeden korkma” gibi manevî, derunî bir korkudur. Yani çok yüce, ulvî ve saygın bir korku. Ayetlerin dikkat çektiği nokta, demek ki yerleri ve gökleri inceleyen, araştıran ve bunlara dair bazı bilgileri keşfeden âlimlerin bunları yaratan karşısında kalpleri ürpererek saygı ile durmaları gerekmektedir. Değilse, o kişi ilmin gereğini anlamayan bir duruma düşmüştür ki bu da o çapta bir insana yakışmaz. Onun âlim olma vasfını zedeler.  Bazı rivayetlere dayanarak sahabeden günümüze kadar gelen âlimlerin genel kanaatleri odur ki, “ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar Allah’a saygı duymayan kimseler âlim olarak nitelendirilemez”.

İslam, kendine has bir anlayış getirmiş ve kendine özel bir medeniyet kurmuştur. Başka batıl din ve felsefi görüşlerin onun seviyesine çıkamamaları yüzünden onu hakkıyla kavrayamama sebebiyle dil uzattıklarını biliyoruz. Bu onların sorunudur. Bizim medeniyetimizde insanlar ilim öğrenmeyi bir ibadet sayarak onunla Allah Teâla’nın rızasını kazanmaya çalışırlardı. Bu da onlara hem bu dünyanın, hem de ahiretin saadetini sağlardı. Allah Teâlâ da onlara özel bir değer verir, sevgi duyardı. Onun “Allah’tan gereği gibi ancak âlimler sakınır” sözü bunu ifade ederdi. Bu yüzden ilmi dünya geçimi için değil, Allah Teâla’nın rızası için öğreniyorlardı. Bu düşünce ve tavır sayesinde ilme samimi ve ihlaslı insanlar talip oluyorlardı. Çünkü ucunda zahmet ve meşakkat vardı. Hiçbir dünyevi karşılığı yoktu.

Gazali’den okuduk, daha sonra, sultanların yanında makam ve mevki kapmak amacıyla ilimler öğrenilmeye başlayınca, yani dünyalık niyetlerle ilim öğrenilmeye başlayınca, maalesef ilim adamında olması gereken ihlas ve takva kaybedildi. Hal böyle olunca âlimler üstlerindeki eğitim, öğretim, irşat, iyiliği emretme, kötülükten nehyetme, durum ve ortam ne olursa olsun hakkı söyleme, adalet ve insafa davet gibi vazifelerini yapmaz oldular. Sırf dünya menfaati için zalim idarecilere yağcılık ve dalkavukluk yapmaları kendilerinden beklenen önderliği de yok etti. Çünkü Müslüman halk nezdindeki sevgi ve saygılarını yitirdiler, itibarlarını kaybettiler. Buradan da anlaşılıyor ki ister avam olsun ister âlim, insanın gerçek değeri ve itibarı, Allah Teâlâ’yı bilmesi, sevmesi, sayması ve itaat etmesi miktarındadır. Buradan hareketle şöyle diyebiliriz; ilimlerin kendi başlarına bir değeri ve faydası elbette vardır. Ama yine de sahibine göre artı bir değer kazanabilir. Allah Teâlâ’ya saygılı bir adamda ilim daha saygın bir makamdadır.



(8) Tirmizî, İlim 6 no: 2656; İ. Canan 7/309.

(9) Kütüb-ü Sitte Muhtasarı, 7/309.

(10) Ebû Dâvud ve İbn Mâce’den, Mansur Ali Nasıf, et-Tac 1/74.

(11) a.y.

(12) İ.Canan, age.16/550. No: 78. (254) (6065)

(13) İ. Canan, age. 16/551. No: 79. (255) (6066)

(14) İ. Canan, age. 16/552. No: 80. (257) (6067)

 

(15) ) Deylemi, Müsned, no:3675; Erbili, Kenzu’l İrfan s.178 (750)

(16) Erbili, a.g.e. s.178(750); Aclûnî, Keşfu’l Hafa 1/68(160)

(17) Seyyid b. Hüseyn el-Afânî, Salahu’l Ümmeh, 1/122.

(18) Seyyid b. Hüseyn el-Afânî, Salahu’l Ümmeh, 1/121.

 

(19) Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme Ve Şerhi, 1/77.

(20) İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı 7/310.

(21) Gazali, İhya, 1/109.

(22) Alak 1-2.

[1] Laiklik konusunu çok kitabımızda işledik. Ama özellikle “Laiklik Sorgulaması” kitabımızda konuyu enine boyuna işledik, bakılabilir.

(23) Tirmizî, Daavat 69 no:3478, Neseî, İstiase 2.

(24) Suyutî, a.g.e. 2/8; Münavî, a.g.e. s.63.

(25) Manası: “Allah Teâla’nın’ım, maksadım, amacım sensin. İstediğim de sadece senin rızandır.”

[2] Fatır, 27-28.