İslamiyat

İlim Ve Yazı

Tarih: 1 yıl önce

İLİM VE YAZI

Yazı Zarurettir

Kur’an ve Hadis Yazıldı

Yazının Önemi

Kısır Âlimler

Yazara Haset

Kitap Yazan Âlim Üretmek           

Tembelliğe Mazeret Üretmeler

Yazı Üstüne Bazı Notlar

Yazmak Sorumluluktur

 

Yazı Zarurettir

Yeri gelmişken değinelim, Kur’an’da olduğu gibi, peygamberimizin hayatında da yazının fevkalade önemli bir yeri vardır. Bir kere inen ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırması, insanlığa yapılmış en büyük hizmet olmuştur. Bilindiği gibi, daha önce indirilen kitaplar, yazıya geçmediği için kaybolmuşlardır. Gerek bütün kitabın bir defada ve bir anda indirilmesi, gerekse o çağlarda yazı ve malzemelerinin az bulunması, ne yazık ki, o kutsal kitapları, sonuna kadar insanlığa kılavuz olmaktan mahrum etmiştir. Şüphesiz ki, bunda da büyük hikmetler vardır. Mesela böyle olmasaydı en son ve en mükemmel ilâhî kitap olan Kur’an indirilmezdi. Kur’an indikçe vahiy kâtiplerince yazılmasıyla elbette böyle bir zarar en güzel şekilde telafi edilmiştir. En sonunda bir kitap haline getirilip çoğaltılmasıyla da mükemmelleştirilmiştir.

Peygamberimizin, kırk kadarının ismi tespit edilen birçok vahiy kâtipleri vardı ve onlar Kur’an’ı birkaç nüsha halinde yazarlardı. Peygamberimizin Kur’an dışında daha birçok yazılı vesikaları da vardır. Mesela etrafındaki ülkelere yazdığı İslam’a davet mektupları, emannameler, sulhnameler, memurlara talimatlar gibi değişik vesilelerle onun yazıyı kullandığını biliyoruz. Muhammed Hamidullah’ın “el-Vesaiku’s Siyasiyye’’ adlı eseri, peygamberimizin yazılı vesikalarını içerir ve bu konuda bize bir hayli bilgiler verir.

Hatta onun Zeyd b. Sabit’e İbranice ve Süryanice yazma ve okumayı emretmesi de bu işin boyutlarını ifade etmede ayrı bir önem taşır. Peygamberimiz hep okuma yazmaya teşvik etmiş, seferde bile kâtip bulundurmuştur.(30) İşte yazıyla ilgili hadislerden bazıları:  

Zeyd b Sabit (ra)  anlatıyor: Resulullah sallAllah Teâla’nınu aleyhi vesellem bana emretti, ben de onun için, Süryanice (yahudi) yazısını öğrendim. Şöyle demişti: "Allah Teâla’ya yemin olsun, ben yazı işimde yahudiye emniyet edemiyorum!"

Zeyd der ki: "Allah Teâla’ya yemin olsun bir ayın yarısı geçmeden, o yazıyı öğrendim ve hazâkat kazandım. Resûlullah'ın onlara olan mektuplarını yazıyor, onların gönderdiklerini de ona okuyordum."(31)

Hadisler de Yazıldı

Amr İbni'l-As radıyAllah Teâla’nınu anhüma anlatıyor: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş bu işten beni men etti. Dediler ki:

- "Sen her (işittiğin) şeyi yazıyorsun, hâlbuki Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir insandır, memnun ve öfkeli halde de konuşur."

Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a anlattım. Parmağı ile ağzına işaret ederek:

- "Yaz, nefsimi elinde tutan Zâta yemin olsun, ondan haktan başka bir şey çıkmaz!" buyurdu."(32)

Ebu Hüreyre radıyAllah Teâla’nınu anh anlatıyor: "Ensardan bir zat Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a (hafızasını) şikâyet ederek dedi ki:

- "Ey Allah Teâla’nın'ın Resûlü! Ben senden hadis işitiyorum, çok hoşuma gidiyor, ancak hafızamda tutamıyorum.

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ona şu cevabı verdi:

- "Sağ elini yardıma çağır!" ve eliyle yazma işareti yaptı."(33)

Ebu Hüreyre radıyAllah Teâla’nınu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün, halka) hitabetti, -(Ebu Hüreyre, hadisin vürûdu ile ilgili) bir kıssa anlattı- (hadiste şu ibare de vardı:) "Ebu Şah dedi ki:

- "Ey Allah Teâla’nın'ın Resûlü! (bu hutbeyi) bana yazıverin!" Bu taleb üzerine aleyhissalatu vesselam:

- "Evet, Ebu Şâh'a yazıverin!" emir buyurdular."(34)

Yine Ebu Hüreyre radıyallah Teâla anh diyor ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Ashabı arasında İbnu Amr hariç, benden daha çok hadis bilen yoktu. (Onun beni geçmesi şuradan ileri geliyordu:) O hadisleri yazıyordu, ben ise yazmıyordum."(35)

Sevgili peygamberimiz (sav) babanın görevlerini sayarken, atıcılık, yüzme gibi gerekli şeyler yanında, yazmayı öğretmeyi de belirtmiş, birçok ashabına, bu konuda dua etmiş, yukarıda görüldüğü gibi hafızasının zayıflığından şikâyet edenlere “sağ elini kullan” diye yazıyı tembihlemiş, “ilmi, yazı ile bağlayın” uyarısında bulunmuştur.

Bu konuda aynı zamanda fiili tedbirler alan peygamberimiz, Suffe Mektebi, mescitler, Dar’ul Kurra’lar ve bir kısım evlerde okuma kadar yazma öğrenimlerini emir ve teşvik etmişlerdir. Hz. Peygamberin yetiştirdikleri sahabeler de yazının kıymetini takdir etmiş ve yazı eğitimine büyük önem vermişlerdir. İşte onların ve arkalarından gelenlerin yazıyı takdis, tebcil ve teşvik eden sözlerinden bir kısmı:

Yazı yazmayanın sağ eli, sol el gibidir” (Said ibnu’l As)

Yazı, dünya makamları içerisinde hilafetten sonra en şerefli olanıdır. Fazilet onda son bulur, rağbet onda durur.”(El-Mü eyyed)

“El, yazı yazmazsa ayak olur.” ( Ma’n İbnu Saide)

Yazı mülkün (devletin) esası, memleketin direğidir.”(Ebu Ca’fer el-Fazl İbnu Ahmet)

“Yazanlar krallara değil, krallar yazanlara muhtaçtır.” (İbnu Mukaffa)

“Kalem, kılıçtan üstündür. Zira kılıç, sadece yakından etki ettiği halde, yazı çok uzaklardan etkili olur.” (Kalkaşandî)

“İlim diğer sanatlara üstün olduğu gibi yazan kimse de yazmayanlara üstündür.”

“Şunu bilin ki, ilim, tıpkı devenin boşanıp kaçması gibi boşanır gider. Öyleyse yazarak kitapları ona otlak, kalemleri de üzerlerine çoban yapın.”(İmam Şafiî)

İbrahim Canan Bey, Kütüb-i Sitte Muhtasarı’na hazırladığı Usul bölümünde Peygamberimizin döneminde ilim, okuma ve yazmaya dair çok geniş ve derin bilgiler sunmaktadır. Biz, yararlandık ve bir nebze de faydalandırdık. Bu konuda, daha fazla bilgi edinmek isteyenlere o kaynağı salık veririz.(36) Ayrıca böyle bir çalışmadan ötürü Hocamızı hem tebrik eder, hem de şükranlarımızı sunarız. Talat Koçyiğit Hocamız da “Hadis Tarihi” isimli eserinde “Câhiliye Devrinde Okuma Yazma Durumu”  başlığı altında güzel bilgiler sunar.

Kuşkusuz peygamberimizin emrettiği ve İmam Şafiî’nin de belirttiği gibi ilmin bağı, yazıyla kaydetmektedir. Bilgiler, yazıya bağlanmazsa bir müddet sonra kaybolur gider. Ya akıllar zayıflar, beyin hücreleri ölür de unutulur. Veya sahipleri ile beraber ölürler ve mezara girerler.

Yazının Önemi

İlmin asıl ortaya çıkması ve bereketlenmesi, elbette ki yazının bulunuşu ile başlamıştır. Demin de denildiği gibi bilgi taşlarının üst üste konularak sağlam binalar yapımı, ancak yazıyla mümkün olmuştur. Böylece, her insanın bilgi birikimi ve kıymetli tecrübeleri, kendisiyle ölmemiş, ebedilik kazanmıştır. Belki bir şekilde yazarını da ebediyyen yaşatmıştır.

Eğer yazı olmasaydı, her insan çalışıp çabalayarak bir şeyler belleyecek, sonra ölüp gidecekti. Belki birkaç talebesinden başka kimse ondan yararlanamayacak, sonra gelen herkes, tıpkı o adam gibi yeniden başlayacak, bir yerde de bitirecekti. Böylece gayretler, çabalar boşa gidecek, eskilerden yeniler bir şey istifade edemeyecekti.

Ancak yazının icadı ile bu kısır döngü kırılmış, bilginin korunması ve taşınması ile beraber, ilim hayatına bir canlılık, bereket, hızlılık ve verimlilik gelmiştir.

Onun için ilim, kalemsiz olamaz. Kalemle ve yazıyla kayda geçen ilim, yeni ilimler doğuracak ve sürekli üretecektir. İşte burada Kur’an'ın daha ilk ayetlerinde okumaktan, yazma aracı kalemden bahsetmesi, bilim tarihi adına iftihar edilecek, hamd-u sena edilecek bir olaydır.

Bu gün, geçmiş asırda yaşayanlara göre bizim en büyük şansımız, her halde, yazının üzerinden bunca yıl geçmesi ile okunacak kitapların çok olmasıdır. Onların uygarlığı ile çağımızın uygarlığı arasındaki farkı, en iyi kitapların sayısı ortaya koyacaktır. Bugün bir çocuğun bile bilebildiği birçok gerçekleri, Allah bilir eski bilginler kim bilir hangi çabalarla elde etmişlerdir. O yüzden, onların birikimleri üzerinde oturan bizler, onlara ne kadar minnet ve şükran duysak azdır. Bir de kaleme ve kâğıda saygı ve sevgi, kuşkusuz büyük bir minnet ve şükran vesilesidir. Evet, hamd ve övgüler, insana kalemle yazmasını öğreten, insana bilmediklerini belleme nimetini veren Allah Teâlâ’yadır.(37)

İşte bu nimet sayesindedir ki insan, evren içinde yücelik ve değer kazanmış, güçlenmiş, eşyayı ve diğer canlıları Allah Teâlâ’nın izniyle emri altına alabilmiştir.(38) İnsanın en büyük olgunluk aracı kalem olmuştur, yazı olmuştur. İnsan, ilkellikten ancak ve ancak, okuma ve yazma ile kurtulmuştur.

İşte insanın yazıyla kazandığı zenginlikleri anlatırken Cevdet Said şöyle söylemektedir: “Kişinin ömrü, yazdığı kitap vasıtasıyla uzar, ölümüyle de sona ermez. Aksine geçmişin derinliklerine uzanır ve bütün tecrübeler elinin altında olur.”(39)

Evet, yazı, ömrümüze bereket vermiştir. Bir yandan geçmiş bilgi ve tecrübeleri günümüze getirip istifade ettirirken, bir yandan da bizi, gelecekte yaşatmış ve başkalarına yararlı kılmıştır.

Kısır Âlimler

Yazmanın faydaları meydanda olmasına rağmen maalesef bizde her âlim kitap telif ederek geriye bir sadaka-i cariye bırakmamıştır. Bunlara eskiden “kısır âlimler” denirdi. Bunun birçok sebepleri vardır. Kimileri yazmanın mesuliyetinden korkmuştur. “Ola ki yanlış yazarım, başkalarına da zarar veririm. Bunun vebali öldükten sonra da devam eder. İhtiyat yazmamaktadır” demiş ve yazmamışlardır.

Kimileri yazmaya cesaret edememişlerdir. Yazmayı bir büyük iş görerek, kendilerini buna ehil görmemişlerdir. Kimileri de bu faydalı işi becerememiştir. Konuşmak kolaydır ama yazmak zordur. Emek ister, beceri ister, disiplin ve sabır ister. Herkes o disiplinli çalışmayı ve sabrı göstermeyebilir. Böyle düşünenlere saygı duyulur. Ama zamanla bu düşünceler bir zihin kaymasına da sebep olmuştur. Bu zihin kayması, bazen yazanlara karşı tavır almak olarak ortaya çıkar. Yani yazanlara karşı “sen kim, kitap yazmak kim? Haddini bil bizim gibi” demeye götürür.

Haklı Tenkitten Korkmamak gerek

Yazarı eseriyle tenkit, yeni deyişle eleştiri faydalı bir şeydir. Başarılı ve başarısız yönlerini gerekçeleriyle beraber inceleyerek ortaya koyma anlamında tenkit, yani eleştiri insanı yetiştirir. İbni Kemal zamanında âlimler kitap yazmaya korkarlarmış diye okumuştum bir yerde. Çünkü kitaplardaki hataları renkli kalemle düzeltir, yazarın utanmasına sebep olurmuş.

Mahir İz Hoca anısına bir tv.de proğram yapılıyordu. Bir talebesi, aklımda kaldığına göre Mustafa Fayda şunları anlattı:

“Rahmetlinin Tasavvuf kitabı çıkınca, bazı hocalara üzerini imzalayarak postaladı. Sıra Merhum Muhammed Hamidullah’a gelince, onun üzerini itina ile yazdı ve bana:

- Bunu Hocaya elden götür ve saygılarımla takdim et dedi.

Ben dedim ki:

- Bu fark neden?

- O racüldür, dedi.

Malum “racül” yiğit, er manasına gelir. Götürdüm, saygı ile aldı, teşekkür etti. Ben döndüm ama bu “racül” hep aklımda kaldı. Aradan on veya on beş gün geçti. Bir de baktık, Hamidullah Hoca elinde kâğıtlarla geldi. Kitap için tekrar teşekkür etti ve:

- Şu kâğıda tenkit ve tekliflerimle ilgili bazı notlar yazdım, diyerek kâğıtları Mahir Beye sundu. O zaman ben onun niçin ve nasıl bir “racül” olduğunu anladım.”

Hak veriyorum tabi. Öyle olmalı değil mi ya?  Sabah akşam beraber olup da kitaplarımdan hediye ettiğim meslektaşlarımdan öyle zannediyorum ki belki birkaçı hariç çoğu onları, en azından baştan sona okumamıştır. Çünkü kitabın içinde geçen bir olaydan, bir fıkradan veya bir fikirden bahsediyorum, bakışlarından belli ki bilmiyorlar.  İlgisiz, tepkisiz öyle bakıyor. Okusa aklına gelir, tebessüm eder, en azından bakışlarından belli olurdu. Hamidullah Hoca gibi yapanı hak getire!

Dahası, kitap yazan bir arkadaşımızı, diğerleri içinde en çok takdir etmesi gereken bir arkadaştan şu küçük görücü, aslında kendisini küçük düşürücü sözleri maalesef işitmişimdir: “Üç beş kitabı önüne açmış, oradan bir kitap çıkarmış.”

Ne olacaktı yani? Bu hikâye veya roman mıdır ki uydura uydura yazsın? Bu konularda ilginç hatıralarım var ama burada yazmaya gerek görmüyorum. Bu kadarını da yazmakta bir mahzur görmüyorum. Çünkü büyük bir ihtimal bunlar da okunmayacaktır![i]

Yazara Haset

Hakkıyla yapılan eleştiri elbette gerektir ve faydalıdır. Fakat bir eseri tenkit sırf hasetten kaynaklanıyorsa gerçekten çirkindir. “Biz bu kadar âlimken bir kitap yazamadık. Adama bak, kitap yazmaya kalkışıyor. Haddini bilsene sen!” gibi tavırlar, her zaman görülen tavırlardır. Bu tip hasta tipler, kıskançlıklarını içlerinde saklayamaz, dışarı atarak hem kendilerinin, hem haset ettiklerinin, hem de toplumun huzurunu bozarlar. Ne var ki nefis terbiyesi ve mücahedesinden haberi olmayan, üretilmiş bir eserleri olmadığı için emeğin değerini bilmeyen insanların olduğu yerlerde bu türlü rahatsızlıklardan kurtuluş yoktur.

Bu manada kendine dert yanan bir adama İmam Gazali: “Haset edilmeyende hayır yoktur” diyerek muhteşem bir teselli vermiştir. Kettanî de bu işin öteden beri var olduğunu ifade ediyor: “Şöyle denmiştir: ‘Te’lifte bulunan kimse, hedef olmuştur.’ Şöyle de denilmiştir: ‘Kim eser te’lif ederse, aklını bir tabağa, şeref ve haysiyetini de insanlara karşı ortaya koymuş olur.’ Her türlü yorum ve değerlendirmeye açık çok yönlü bir konuda te’lifte bulunmak, müellifin muhayyilesinin, sabır sınırının, ulaşabildiği noktanın, tercihinin ölçüsü ve fikri istiklalinin gözetlendiği küçük bir penceredir.”(40) 

Şehrimizde müftülük yapan Ali Rıza Kırboğa’ya ilk kitabımı hediye ettiğimde: “Eskiler, ‘müellif, hedef olur’ demişler. Artık oklara hedefsin. Hazırlıklı olmalısın” demişti. Bu sözü ilk defa ondan duymuştum.           

Kitap Yazan Âlim Üretmek                         

Bir de bunların tam zıddı olanlardan, yani üç beş satır yazınca yazarlık havasıyla kurumundan geçilmeyenleri de analım isterseniz. Bu iki yanlışın birisi ifrat ise, öbürü de tefrittir. İkisinden de kaçarak orta yolu bulmaktır asıl olan.         Çünkü “işlerin hayırlısı orta olanıdır”.

Bazı büyükler vakitlerini okuma ve okutmaya vermişler. Onlara eserleri sorulduğunda kitap yerine talebelerini göstermişlerdir. Mesela Şeyh Şazelî, mesela Şeyh Yusuf Hemedânî bunlardandır. Bize yakın zamanlarda yaşamış bir âlimden aynı sözleri işitince, bunlara ancak saygı duyma gereğini anlıyoruz. Bu da gösteriyor ki biz, kendimize has, dışımızdakilerin pek de anlamadığı bir medeniyetten geliyoruz. Bu medeniyetin özünde başkalarına karşılıksız hizmet var, fedakârlık ve diğergamlık var, ihsan ve îsar var. Mesela şu satırları okuduğumda takdirden başka söyleyecek bir söz bulamıyorum:

“Eski zaman adamının, malumatını kaydetmeyi, hatta yazdığı bir yazının altına imzasını koymayı edep dışı bir hareket olarak kabul ettiği zamanlar çok olmuştur. O, serdengeçti bir şevk ve zevk ile öğretir. Öğretirken de bundan kendisine bir gurur payı çıkarmamak noktasına bilhassa ehemmiyet verirdi. Bağdat müftüsü Zehavî’nin hudutsuz ilmi karşısında: “Öyle geniş bilginiz varken, neden kitap yazmıyorsunuz?” diye soranlara: “Tedrisim, beni te’liften alakoydu! Ama Rabbimin fazlıyla, pişman değilim. Zira talebelerimin mecmuundan bin eser meydana getirdim ki, her satırı ilim adına bir müelliftir.” Diye verdiği meşhur cevaba, bu medeniyetin sarih felsefesi denebilir.”(41)

Tembelliğe Mazeret Üretmeler

Kimileri de vardır ki ehil oldukları halde yazmamışlardır.

- Neden? diye sorulduğunda cevap ilginçtir:

- Ortada bu kadar eser varken yenisine ne hacet?

Yazmayan âlimleri –haşa- kınamıyoruz. Kim bilir ne haklı mazeretleri vardır, saygıyla karşılıyoruz. Fakat bu “ne hacet?” sözüne katılmıyoruz. Eğer sırf bu yüzden yazmamışlarsa, keşke öyle yapmasalarmış! Keşke çağlarının insanlarına, kendi çağlarının dili ve kültürüyle, belki de düşünseler bulabilecekleri farklı bir biçimle, yeni ve orijinal bir tarzla eserler verselermiş! İsraf haramdır, tamam, ama acaba tevazuda israfın hükmü nedir? Onu dahi israfa kurban etmemek gerekir dersek acaba hata mı ederiz?

Yok, eğer bu tür sözler tevazudan değilse, tembellikten başka bir şey değildir. Boşuna mazeret üretmeye kalkışmasınlar.

Şöyle bir düşünelim: Mesela Elmalılı Hamdi Yazır Üstadımız, “Bu kadar tefsir varken benim yeni bir tefsir yazmama ne gerek var?” deseydi de “Hak Dini Kur’an Dili” gibi o muhteşem bir eserini yazmasaydı, ne büyük bir kayıp olurdu değil mi?

Mesela Bedîuzzeman Said Nursi, “İman hakikatları ile alakalı akaitten, kelamdan, tasavvuftan bu kadar eser varken, şu sürgünün zor şartlarında ne diye yazayım? Vaktimi yazma yerine ibadetle geçireyim” diyerek “Risaleleri” yazmasaymış, ne büyük bir mahrumiyet olurmuş değil mi?

Mesela Yusuf Kandehlevî: “Bu kadar siyer, tabakat, teracime dair eserler varken, ne diye yirmi senemi vereyim de “Hayatu’s Sahabe”yi yazayım?” deseymiş, ne büyük bir kayıp olurmuş değil mi?

Örnekleri çoğaltabiliriz. İçinize sinmiyor değil mi o eserlerin yokluğu?

Yazmak Sorumluluktur

Bütün bunlar göz önüne alınırsa, yazmak, ağır bir sorumluluktur. Yıllar önce bir kitabımızda o sorumluluk için şunları yazmışız: “Yazmak yaşamak demektir. Yazmak, düşünmek, değerlendirmek, sorgulamak ve yargılamak demektir aynı zamanda. Yazmak, katkıda bulunmaktır. Fedakârlık işidir. Sevgi işi, gönül işidir. Değer vermektir insana, evrene. Bu yüzden bir borç, bir yükümlülüktür. Şan, şöhret ve menfaat gibi duygular çok sönük, çok basit ve çok ilkel kalır bunların yanında. Letâifleriyle yaşayanların iltifat etmeyeceği şeylerdir onlar.”(42)

Güzel ve kalıcı yazmanın en önemli sebebi kuşkusuz çok okumak ve ilme karşı, kitaba ve insana karşı sorumluluk duymaktır. Çok okuyarak ilimle dolan bir insan, yazarak boşalacaktır. Okuma, yazmanın tarlasıdır; oradan biter yeni düşünceler, ilimler. Eğer değerli iseler, korunurlar ve geliştirilirler.

Cevdet Said’e göre, İslam medeniyetinde önemli bir yeri olan ve zaman geçtikçe yıldızı parlayan Câhiz, bu etkisini evrensel insan medeniyeti düzeyinde bir okuyucu olarak çok okumasına borçludur. Kitaplarının üzerine düşmesi ile ezilerek ölen Câhiz, belki de ömrü onları okumaya yetmeyeceği kanaatiyle bir çırpıda hepsini ezilmiş vücudundan içine mi almak istemişti? O’na “kitap ve okuma şehidi” diyen Cevdet Said’in değerlendirmesi şöyle: “O’nun kitaplarının özel bir tadı ve belli bir zevki vardır. Bu da okumasındaki evrensellik ve kültürdeki insaniliğinden kaynaklanmaktadır. O, konuları, sığlıktan uzak kalp genişliği ile ele almaktadır.”(43)

Okuma; ilim, iman, ahlak, irade, güç, zevk, servet, barış, kültür, sanat ve medeniyet gibi birçok zenginliklerle beraber, kuşkusuz yazıyı da üreten bir eylemdir. Çok basit bir gerçeği, yeri geldiği için bir kere daha ifade edelim: yazmak için önce okumak gerekir.

 

 

 

 

 



(30) Kettanî, et-Terâtîbu’l İdariyye’de, bu konuda, ipek bir ipliğin, bir genç kızın tığında harika dantel örneklerine dönüşmesi gibi, kitapları kalemiyle bir kaneviçe güzelliğinde te’lif ederek harika bilgiler sunmaktadır. Bak. 1/129-138,199-257.

(31) Buhari, Ahkam 40; Ebu Davud, İlm 2, (3645); Tirmizi, İstizan 22

(32) Ebu Davud, İlim 3, (3646).

 

(33) Tirmizi, İlm 12, (2668)

(34) Tirmizi, İlim 12, (2669); Buhari, İlm 39, Lukata 7, Diyat 8; Ebu Davud, İlm 3, (3649)

(35) Buhari, İlm 39; Tirmizi, İlm, (2670)

 

(36) bk. İbrahim Canan, Kûtub-i, Sitte Muhtasarı 1/19-35,397-472.

(37) Burada daha önce işaret ettiğimiz ayetlerin numaralarını bir kere daha işaretlemek uygun olur kanaatindeyiz. Alak 1-5,Kalem 1,Tur 2-3.

(38) Casiye 13.

(39) Cevdet Said, a.g.e. s.73.

[i] Yeri gelmişken söyleyeyim, yazma ile ilgili başlıbaşına bir kitabımız var; Kitap Sevgisi ve Yazma Aşkı. Orada yazı ile ilgili bir hayli bilgiler verilmiş, fikirler serdedilmiştir.

(40) Kettânî, et-Teratibu’l İdariye Tercümesi, 1/47.

 

(41) Samiha Ayverdi, Milli Kültür Meseleleri Ve Maarif Davamız, s.115.

 

(42) Cemal Nar, Anılar ve İbretler s.10. Bu konuda ayrıntılı bilgiler için “Kitap Sevgisi Yazma Aşkı” isimli eserimize bakılabilir.

(43) Cevdet Said, a.g.e. s.28.