İslamiyat

Âlimin Ahlak Sorumluluğu

Tarih: 1 yıl önce

Konular

 

Sadece İlim yetmez

Âlim ve Takva

Kötülüğün Üç Kaynağı

Nefsin Hevası

Dünya Sevgisi

Gösteriş Duygusu

 

Sadece İlim yetmez

Buraya kadar gelebildiysek anlamışızdır ki insanın selamet ve saadeti için sadece ilim yetmez. İlim öğrenmek çok sevap ve faziletlidir ama tek başına kalırsa yetmez. Daha önceki fasıllarda, kullar içinde Allah Teâla’dan en çok âlimlerin korktuğunu anlatmıştık. Ne var ki, yalnız başına ilim, insana yetmiyor. Evet, gerçek amaç Allah Teâla’nın rızasını kazandıracak arı duru bir kalb ve temiz bir nefis ile olgunluğa ve erdeme ererek ahlaklı olmak ise, tek başına ilim insana kâfi gelmiyor. Ne yazık ki ilim, her halükarda insana ahlak veremiyor. Eğer ilim, Allah Teâla’nın korkusu hâsıl ediyorsa, bilineni içtenlikle uygulamaya dönüştürebiliyorsa, içe sindirebiliyorsa, işte o takdirde insana ahlaklı olmayı sağlar. Bu gerçeği Allah Teâla bildiriyor:

“Kullar içinde Allah Teâla’dan (gereğince) korkanlar, ancak âlimlerdir.”(1)

Söz konusu âlimler, Allah Teâla’yıbilen âlimlerdir. İslam'n ilk emri “oku”dur. Ama genellikle bu kelimenin ardından gelen cümle gözden kaçar: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla!”(2) Bu, “ne okursan oku, nasıl okursan oku; yücesin!” anlamında değildir. Bu ayetlerden laik bir eğitim, sekuler, pozitivist, materyalist bir eğitim çıkmaz. Hem de hiç çıkmaz. Ayetin ilk kelimesini alıp da gerisine, hatta baştan sona sureye bakmayan, bütünü ele almayıp da onu parçalayan, kitabın bir kısmını alıp da bir kısmını atan, aslında kendi aklını, zihnini, kalbini, kişiliğini parçalamış ve mutsuz olmuştur. Çünkü bir yerde ahlaksız olmuştur!

Oysa bu ayet ve surede, okumanın, öğrenmenin üstünlüğü, insanın yaratılışı, kalemin özelliği, bunların insana Allah Teâla’nın büyük ihsanlarından olduğu, insanın bunları düşünmesi ve Rabbine itaat etmesi gereği, aksi halde kişiliğini bozacağı, küfre, fıska ve ahlaksızlığa düşmekle azaba düçar olacağı anlatılmaktadır. Dini ilimleri öğrenenler arasında da, demin gördük, günahkârlar, ahlaksızlar, hatta bel’amlar çıkabilir. Ama Allah Teâla’yı bilmeyen, ahireti tanımayan insanlar, bilerek veya bilmeyerek böyle bir durumun zaten içindedirler. Farkında olmasalar da, hatta kendileri kabul etmeseler ve şiddetle reddetseler ve kabul edelim ki bazı konularda erdemi yakalasalar bile, sonuçta birçok noktalarda yaşam biçimlerine ahlaksızlık sinmiştir. Haksızlık sinmiştir. Alkol, uyuşturucu, fuhuş sinmiştir. Allah Teâla’ya ve ahiret gününe sağlam bir iman olmadan ahlaklı olmak ve öyle kalmak mümkün değildir. Mehmet Akif Ersoy ne güzel söyler:

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda Allah Teâla’nın korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdan'ın,       

Ne irfanın kalır te'siri kat'iyyen,  ne vicdanın.

Hayat artık behîmîdir… Hayır ondan da alçaktır.

Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-ü mutlaktır.(3)

 

Müfessirimiz Elmalılı, “Şüphesiz Allah Teâla kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah Teâla’ya ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür(4) ayetinin tefsirinde şunları söylüyor:

“Şu halde şirk (Allah Teâla’ya ortak koşmak) hem Hakk’a bir iftira ve büyük günah, hem de derin bir sapıklıktır. Ve her iki şekilde de büyük zulümdür. Bununla beraber bazı müşrik (Allah Teâla’ya ortak koşan)lar da iftira durumu açık, bazılarında da sapıklık durumu açıktır. Bunun için her birinde affedilmemek, yerine göre bir sebebe bağlanmıştır. Kitap Ehli’nin şirki, sapıklıktan çok, bir iftira eseri; diğerlerinin şirki bir iftiradan çok, bir sapıklık eseridir. Şu halde biri ahlaksızlığa, biri de cehalete dönüyor demektir. Ve bunların her ikisinin de tövbesiz affedilmesi mümkün değildir.

Fakat bilgisizlikten doğan şirk sahiplerinin ilmî ve aklî gelişmeler ile şirkten vazgeçmeleri düşünülebildiği halde, sırf ahlaksızlıktan doğan şirk erbabı, ilimde ilerledikçe azgınlık ve sapıklığını artırır, iftirasına devam etmek için daha çok vasıta bulmuş olur. Bundan dolayıdır ki kitap ehli hakkında “o kitap verilenlerin ihtilaf etmeleri, ancak kendilerine ilim geldikten sonra olmuştur”(5) buyurulmuştur.

Gerçi ilmin, ahlakı düzeltme hususunda önemli etkisi vardır. Fakat ahlak işi, ilimden çok bir irade ve ihtisas işi olduğundan, iman için sadece bilgi yetmediği gibi, ahlaka ait teminatlar için de, sadece ilim yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı, hiçbir kimse hakkı bilirken yalan söyleyemez, tersine hareket edemezdi. Bir gaflet, bir şehvet, bir öfke, bir haset, bir alışkanlık, bir ümit, bir ümitsizlik, bir gurur, bazen bir kimseye pek iyi bildiği bir gerçeğin ve hatta bütün bildiklerinin tersini yaptırmaya yeterli olur.

‘İnsan bir hakkı anlar da, kabul etmez olur mu?’ diyenler, herhangi bir yalancının, doğrusunu bilip dururken yalancılık ettiğini ve herhangi bir dolandırıcının bilerek dolandırdığını düşünemeyenlerdir. Bunlara, “öyle ise kesenizi önünüze gelen adama teslim eder misiniz?” denilse, “hayır” diyeceklerinde şüphe yoktur.

Aynı şekilde “bütün kötülüğün başı, bilgisizlikte ve eğitimsizliktedir” diyenler, zeki ve tahsil görmüş şerlilerin şerrinden daha çok korktuklarını hesap etmeyenlerdir. İblis bunun en büyük örneği, şeytanlık da bu mananın menba ve kaynağıdır. Cahillerin şirki de esasında böyle şeytanlık yapan hainlerin hakkı bozmakla tezvir (yalan dolan) ve iftiralarına aldanıp kapılmalarının eseridir.”(6)

İlimler, bizatihi güzeldirler. Ama ilimleri edinmiş olanlar, her zaman ilimlerini güzelce kendilerinin ve toplumun hayrına, yararına kullanmamışlardır. Hatta çok iyi âlimlerden ilim alan nice zararlı insan vardır ki, hocasına ilim öğrettiği için bin bir pişmanlık çektirmiştir. İşte bunlardan ikisi de Harut ve Marut adlı meleklerdir.(7) Babil şehrine indirilen bu iki melek, öğrencilerini uyardıkları halde, ondan ilim alan bazıları, öğrendikleriyle fitneye düşmüş, sihre yönelmiş, karı ile kocasının arasını açmış, ülkede fitne ve fesat çıkarmışlardır. Aslında melekler onlara sihir öğretmediler, öğretmezler de. Fakat meleklerin hayır için öğrettikleri ve ilham ettikleri gerçekler, küfür ehlinin ve şeytanların elinde şer ve fitne çıkarmak için sihir olarak da kullanılmıştır.”(8)

Bunları izah ederken Hamdi Efendi ilim ile ilmi kullanan insan hakkında şu açıklamaları yapar:

“Aslında her ilim böyledir. Hadd-i zatında ilmin hepsi hürmete şâyandır. Fakat büyüklüğü ölçüsünde ve ilim olması bakımından hayra ve şerre müsaittir. İlim ne kadar derin, ne kadar ince ve yüksek olursa, şer ve fitne ihtimali de o nispette büyük olur. Bundan dolayıdır ki, hakikatın kendisi olan hak dini ve doğru yolu ispat ve destek için Allah Teâla tarafından lütfedilen mücizeler ve kerametler, diğer ilimler, hikmetler ve fenler bahane edilerek âlemde ne kadar küfürler, ilhad ve melanetler yayılmıştır. Aslında bunların hepsi küfür ve haram olan sihir cinsine dâhil edilebilir. Bu ise ilmin, bizzat kendisindeki ilmî niteliğinden dolayı değil, ortaya çıkardığı pratik sonuçları dolayısıyladır.

İlimler iyiye kullanılırsa, zehirlerden ilaç yapılır, kötüye kullanıldığı takdirde de ilaçlardan zehir elde edilir. Hatta bundan dolayı, birçok İslam âlimleri, gerek bu ayetten, gerek genel olarak ilim hakkındaki diğer ayetlerden şu sonucu çıkarmışlardır: Özünde haram olan hiç bir ilim yoktur. Hatta şerrinden korunmak için sihir bile öğrenmek haram değildir. Ancak yapmak haramdır, hatta küfürdür. Bunun öğretimi de bu şarta bağlı bulunmak gerekir.”(9)

Bizim, daha önce yazdıklarımızdan çıkan sonuç da budur ki, evet, her ne kadar ilmin kendinden kaynaklanan bir meziyet ve üstünlüğü var ise de, asıl olan Allah Teâla’nın katında insanı yücelten ilim, kendisiyle amel edilen faydalı ilimdir. Âlimin kıymeti de, ilmi ile amel ederek ondan kendisi ve toplumu için, insanlar için bir fayda sağlamasındadır. İşte o insan, başkalarına da yararlı olduğu için, insanlar tarafından hürmet görür, izzet bulur. Değilse, ilim dahi zillet sebebi olur. Ancak, hiçbir şeyden habersiz cahillere nazaran âlimlerin biraz daha kendini, dünyayı, şeytanı, geçici zevkleri, hevesleri tanıması, tarihten dersler ve ibretler alması, alıp da Allah Teâla’ya itaat ederek isyanda bulunmaması, ahlaksızlıklardan, alçaklıklardan, rezalet ve sıkandallardan uzak kalması daha tabii, daha uygun ve ümit edilendir.

Âlim Ve Takva

 Yeryüzünün en ahlaklı ve erdemli, yani en takvalı kişilerinin âlimler olmasından daha tabii ne olabilir? Çünkü Allah Teâla’yı en iyi bilen onlardır. Allah Teâla’nın kendilerini çok iyi bilen olduğunu da bilen onlardır. Allah Teâla’nın insana, şah damarından daha yakındır. Her yaptığını, her söylediğini, her düşündüğünü bilmektedir. Allah Teâla’dan bir şeyi gizlemenin imkânı yoktur. Allah Teâla’nın huzuruna gitmemenin, hesap vermemenin de imkânı yoktur. Sonuç ortadadır. İyilik ve kötülük, her şeyin sonucuna kendisi katlanacaktır. Akıl ve ilim, ahlaklı ve faziletli olmayı gerektirir. Ahlaklı olmak, bizatihi bir ibadettir. Hem de kesintisiz, sürekli bir ibadettir. Başkalarının yorularak elde ettiği veya harcayarak kazandığı birçok sevabı, ahlaklı bir insan, oturduğu, hatta yattığı yerden kazanabilir. Ahlaklı olmanın güzel sonucu, yine kendisine aittir.

Evet, âlimin ahlaklı olmasından daha normal ne olabilir?(10) Buraya kadar şu ayeti kaç kere zikrettiğimizi ben hatırlamıyorum:

“Kullar içinde Allah Teâla’dan (gereğince) korkanlar, ancak âlimlerdir.”[i]

Kötülüğün Üç Kaynağı

Esas acınacak âlimler, ilminin hayrını görmeyen sözde âlimlerdir. Âlimlik sıfatı üstlerinde iğreti duranlardır. Onlara âlim denmesi dahi mecâzîdir.

Bazı ahlakçılar ve sûfîlere göre bütün kötülüklerin kaynağı üçtür: ittiba-i heva, hubb-i dünya ve rü'yetü'l ğayr, yani hevaya uyma; dünya sevgisi ve başkasına yaranma isteği.

Nefsin Hevası

Heva, nefsin isteklerine, şehvetlerine, zevklerine meyletmesidir. Eğer insan, isteklerini İslam’ın çerçevesinde gidermeye çalışırsa, zevk olarak kendine yeterli olanı elde ettiği gibi, sonuçtan ayrıca kalbi mutluluklar da duyacaktır, ilminin hayrını görmüş bir âlim olacaktır. Ama isteklerini elde etmede İslam'ın sınırlarını çiğneyerek Allah Teâla’ya başkaldırır da nefsinin isteklerinin, hevasının peşine düşerse, Allah Teâla korusun, artık nefsini putlaştırarak onu ilah edinmiş(11) ve doğru yoldan sapmış olacaktır.(12) Artık Allah Teâla ile alakasını kesmiş, O’nun yardımını ve dostluğunu kaybetmiştir.(13) Zâlimler olarak(14) şehvetlere batmış ve cehennemi boylamıştır.(15) Çünkü nefis, kötülüğü emreder?(16) Kurtuluş, ancak nefisle mücadele ederek(17) ona hâkim olmak(18) ve onu ıslah etmektir.(19)

Dikkat edilirse, şimdi sıralayacağımız bütün haramların kaynağı, eğitilmemiş bir nefsin hevasına uymaktır: Küfür, şirk, irtidat, bid’at, dalalet, ibadetleri terk, ana babaya isyan, sılah-i rahimi kesmek, zina, fuhuş, livata, içki, kumar, uyuşturucu, sigara vesair bütün haramlara dalma, ihanet, alay, küsme, lakap takma, su-i zan, gıybet, koğuculuk, tecessüs, gereksiz estetik ameliyat, dövme, kaş aldırma, peruk takma, erkekler için; altın, gümüş ve ipek kullanma, aileye zulüm, haksız ve usulsüz boşama vb.

İşte bu yüzden sevgili peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Hiç biriniz, hevası, benim getirdiklerime uymadıkça (kâmil bir) mü’min olamaz.(20)

  Dünya Sevgisi

Büyük günahların birçoğu da dünya sevgisinden kaynaklanmaktadır. Dünya, insanı Allah Teâla’dan alıkoyan her denî, her değersizdir. Eğer dikkat edilirse, kürtaj gibi kendi çocuğunun katilliğinden tutun da, bütün adam öldürme, yaralama, yol kesme, gasp, yağmacılık, yan kesicilik, hırsızlık, rüşvet, faiz, yetim malı yeme aldatma, eksik ölçme ve tartma, yalan, yalan yere yemin, yalancı şahitlik, şahitliği gizleme, neceş, hile, ihaleye fesat karıştırma, vasiyette zulüm, cevr-u cefa, haramı helal, helalı haram sayma, ahdi bozma, karaborsa, haram işlerde çalışma, kafiri, zalimi sevme,  dalkavukluk, yağcılık, israf, cimrilik ve daha bir çok günahlar, hep dünyayı sevmekten kaynaklanmaktadır.

Allah Teâla, Kur’an’da dünya hayatına dair birçok misaller getirmiş,(21) özellikle de onun süslü gösterilmesine dikkat çekerek,(22) aldanma metaı oluşunu dile getirmiştir.(23) Oysa cennetin nimetleri, dünya nimetlerinden daha hayırlıdır.(24) Çünkü dünya nimetleri fani, geçici, bitici,  ama ahiret nimetleri ise sonsuzdur, güzeldir, kıymetlidir.(25) Mü’minin talip olacağı, iyi ameldir. Zira o, dünyanın süsünden püsünden hayırlıdır. İnsanı o ümitlendirir. Allah Teâla’nın katında, insana o sevap getirir.(26)

İnsanın yaşadığı sürece hayatını devam ettirebilmek için dünyadan bir nasibi vardır ve onu hayırla istemek gerekir. Yani dünya ve ahiret dengesini iyi kurarak, ikisinden de gerekli olan nasibi istemek lazımdır.(27) Yalnız dünyayı istemek kötülenmiştir.(28) Dünya varlığı da, zaten ahirette bir işe yaramayacaktır.(29)

Dünya, ahiretin tarlasıdır! O’nun nimetleri,(30) özellikle mü’minler içindir.(31) Aslında dünya da, ahiret gibi Allah Teâla’nındır.(32) Çirkin olan, dünyayı ahiretten üstün tutmak,(33) dünyalıkla övünmek,(34) dünya nimetlerini Allah Teâla’dan, Peygamberden, Allah Teâla’nın yolunda cihattan üstün tutmaktır.(35) Karun gibi şımarmak, kibirlenmek, azıtmak ve Allah Teâla’ya, peygamberine, dinine karşı gelmektir.(36)

“Dinî, ilahî, aşkın âlemden uzaklaşma, kutsal olan ile bağını koparma ve keyfince yeryüzüne kapanma anlamında  “dünyevileşme” modern batı kültürünün en karekteristik özelliklerindendir. Önceleri rönesans ve reform, daha sonra aydınlanma filozoflarının gayretiyle oluşturulan hümanist, laik batı kültürü ve medeniyetinin insan anlayışı veya dünya görüşünün özü olan “dünyevilik” ile Kur’an’ın sık sık dikkat çektiği ve insanı uyarmaya çalıştığı bir tehlike olan dünya sevgisi arasında sıkı bir bağ vardır. İslam’ın insanı kendisine karşı korumaya, uyanık tutmaya çalıştığı bu en büyük günah; bütün felaketlerin ve ahlaksızlıkların kaynağı olan bu en temel sapma, modern dünyada önce batıda ortaya çıkmış, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Hz. Musa’nın savaştığı Karun ve Fir’avun’un dünya görüşü olan bu anlayış, o gün nasıl acılara sebebiyet verdiyse,  bugün de çevre kirliliği, silahlanma, ırkçılık, tüketim çılgınlığı, açlık, savaş ve gelir dağılımında adaletsizlik gibi bir yığın felakete sebep olmaktadır. Bu durum, Ku’an’ın tasviri ile “Allah Teâla’yı unuttukları için,  Allah Teâla’nın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimselerin" halidir.(37) Kur’an, insanın haddi aşması ve azması ile dünya hayatını tercih etmesi arasında yakın bir bağ kurar: “Artık kim azarsa ve dünya hayatını tercih ederse, gideceği yer cehennemdir.(38)(39).

Gösteriş Duygusu

Büyük günahların bir kaynağı da sevilmek, sayılmak, övülmek, dolayısıyla şan ve şöhret kazanmak için başkasına gösteriş yapmaktır. Eskiler buna “Rü’yetü’l ğayr” derler. Bu duygu şirk, nifak (münafıklık), riya, süm’a, ucub, kibir, makam ve riyaset (baş olma) sevgisi gibi büyük günahların kaynağı sayılır.

Oysa ihlaslı müslümanlar, böyle düşüklüklere asla itibar etmezler. Âlim bir insan, “Allah biliyor ya” diyerek, başkası için iş yapmayı asla istemez, şöhreti bir fitne, bir afet, bir ateş bilerek kaçarlar. Ama Allah Teâla sevdiği kulunu aleme de sevdirirmiş, dolayısıyla meşhur edermiş o başkadır. Böyle olursa, belki bir nimettir. İstenmeden gelen bir nimet, reddedilmez.

Ne var ki, Bel’am’ı saptıran dünya sevgisidir. Zira dünyanın içindekiler insana süslü gösterilmiştir:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara cazip, çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatlarıdır. Halbuki varılacak güzel yer, Allah Teâla’nın katındadır.

De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler, ve (hepsinin üstünde) Allah Teâla’nın hoşnutluğu vardır. Allah Teâla’nın, kullarını çok iyi görür.”(40)

Süslü gösteren kim?

Allah Teâla!

Yasaklamış mıdır bunları?

Asla!

Bütün bu çekici nimetlerden meşru olarak yararlanma imkânı vardır. Şeriat, bunun içindir. Çirkin olan, bir hayvan gibi sadece içgüdüleri ile hareket ederek kanunsuz, ilkesiz, saygısız, ölçüsüz ve merhametsizce bu nimetlere saldırmaktır. “Bunları elde edecek ve zevkimi tatmin edeceğim” derken hak hukuk tanımamak, canları, malları, ırzları çiğnemek, böylece kendi izzet ve şerefini ayakaltına almaktır. Hangi insan kabul eder böyle bir davranışın kendisine karşı yapılmasını? Kimse kabul etmez. Öyleyse, Allah Teâlâ’nın koyduğu kanun ve kurallara uyarak yaratanın bu nimetlerini elde ederek zevklenmenin güzelliğine kimse karşı çıkamaz.

Bütün bunlar düşünüldüğü zaman, bir âlimin sırf mal, makam elde edeceğim, baş olup parmakla gösterileceğim, bir aile kurup çoluk çocuğumla mutlu yaşayacağım, evim arabam olacak, zevk ve sefa süreceğim diye, Allah Teâla’nın kanunlarından yüz çevirmesi, üstüne düşen vazifeleri yapmaması veya savsaklaması düşünülemez. Allah Teâla’nın yolunda cihad etmek, İslam'ı yaşayarak yaymak, zâlimler karşısında hakkı haykırmak, belki dünyevi bir kısım mahrumiyetleri beraberinde getirecek, hatta sıkıntı ve eziyetlere duçar edebilecektir. Ama bunu göze almak, ilmin âlimden istediği bir haktır, bir haysiyettir. Hakiki âlimler bundan kaçamazlar. Çünkü bu ilme liyakattır.

Ama maalesef şu sayılan günah kaynaklarına balıklamasına atlayan âlimler de olmuştur. Dünyasını yaşamaktan başka derdi olmayan tenperest, tembel gayretsizler de olmuştur. Zâlimlerin yanında izzet arayan zelil, zebun, rezil şerefsizler de olmuştur. Bütün bir hayatı gurur ve kibir içinde geçmiş, hırs ateşinde yanmış, başkalarına hased ederek yaşamış, içini dışını kin ve nefretin kavurduğu veya kuruttuğu zalim âlimler de ola gelmiştir. Belki bir kısım dünyalık da elde etmişlerdir. Ama mutlu olamamışlardır. Aslında kendilerini bile kandıramamış, kimseye yaranamamış, dünyadan, bildikleri akıbetlerine, kahrolarak gitmişlerdir. Ne kadar da yazık etmişlerdir kendilerine değil mi!

Dünya sevgisi, mal, makam, riyaset sevdasının ne denli insanı alçaltacağı, bunların mezmum taraflarını ayet, hadis, eser, kelam-ı kibar, kıssa ve hikmetlerle anlatan başta Gazalî’nin eseri “İhya” olmak üzere ne kadar çok ahlak kitabımız var, hamd olsun. Konuyla ilgili ayetlerin yorumunu yapan tefsirlerimiz, ilgili hadislerin şerhini yapan eserlerimiz var. Amacımız onlar hakkında bilgi vermek değil, âlim ile olan ilgisini göstermektir. Sanırım, geçmiş konularda anlatılanlar, bu konuda da bir fikir vermeğe yeterli olmaktadır.

Bu düşüncelerle gerek bunlar, gerekse gurur, kibir, ucub, fahr, riya, sum’a, hırs, hased, heves, tama’, tul-i emel, tembellik, tenseverlik, gayretsizlik, hamiyetsizlik hakkında daha fazla yazarak kitabın hacmini büyütmek istemiyorum. Zira hem bu konularda yazılmış ahlak kitaplarımız, bizi bu kitapta bunları yazmaktan müstağni kılmaktadır. Hem de, “İslam’da İnsan İlişkileri Din Muameledir”, “İslam’ın Özeti, Gönül Azığı, Arş Gölgesi, Tasavvuf” gibi kitaplarımızda bunları az çok yazmıştık. İslam toplumunun en temel özelliği olan bu erdemlerin bir zamanlar müslümanları nasıl yücelttiği ve yükselttiği, şimdilerde kaybedilmesiyle de nasıl zayıflattığı ve zillete düşürdüğü sebep ve sonuçlarıyla, çare ve çözümleriyle ilgili müstakil bir çalışmamıza başlamış bulunmaktayız.[ii] İnşallah sonuçlandırma nimetine mazhar oluruz. Allah Teâla rahatlarını terk ederek insanlık için eser veren herkesten razı olsun ve bizi onlardan faydalandırsın. Amin!



(1) Fatır 28.

(2) Alak 1.

 

(3)  Safahat, s.307. Keşke sonuna kadar okunsa…

(4) Nisa 116. Bu, Allah Teâla’nın’ın sözüdür. İnsanı en iyi tanıyan da, onu yaratan Allah Teâla’nın’tır. Bunu aksini söyleyen, ancak yalan söylemiştir. Bizce bir kıymeti yok.

(5) Al-i İmran, 19.

(6) Elmalılı Hamdi Yazır 3/84-85.

(7) Bakara 102.

(8) Elmalılı 1/372.

(9) Elmalılı 1/371.

(10) Bkz. Cemal Nar, “İslamlaşma Bilinci”nin  “Ahlak Bilinci” bölümüne s.81.

[i] Fatır 28.

(11) Furkan 43, Casiye 23.

(12) Sad 26. Ayrıca  bkz. Bakara 87,120,145 Maide 70.

(13) En’am 56, Ra’d 37.

(14) Bakara 120, Ra’d 37.

(15) Meryem 59.

(16) Yusuf 53, Kaf 16.

(17) Ankebut 6,69, Naziat 40-41.

(18) Al-i İmran 39.

(19) Maide 105, En’am 48, A’raf 35, Şems 9.

(20) Ali el-Muttaki a.g.e. 1/217(1084).

(21) Yunus 24, Kehf 45, Hadid 20.

(22) Bakara 212, Al-i İmran 14, Hadid 20.

(23) Al-i İmran 185, Ra’d 26, Lokman 33, Hadid 20.

(24) Al-i İmran 14-15, Nahl 30.

(25) Nisa 77, Nahl 96, Fatır 5, Şura 36, Kasas 60, Ankebut 64.

(26) Kehf 46, Meryem 76.

(27) Bakara 201, Nisa 145, Kasas 77, Cum’a 10.

(28) Bakara 200, Al-i İmran 145, Nisa 134, Hud 15-16, İsra 18, Meryem 75, Şura 20, Naziat 37-38,A’la 16-17.

(29) Al-i İmran 10,196,Maide 36, Yunus 54, En’am 32, Şuara 88, Zümer 47 vd.

(30) Şura 20.

(31) A’raf 32,Nahl 30.

(32) Necm 25,Leyl 16.

(33) İbrahim 3, Kehf 32-36, Rum 7, Kıyame 20-21, İnsan 27, A’la 16.

(34) Kehf 32-44, Sebe 34-36, Tekasür 1-7.

(35) Tevbe 24.

(36) Kasas 76-84.

(37) Haşr 19.

(38) Naziat 37-39.

(39) Doç Dr. Ömer Özsoy, Doç. Dr. İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an s.464.

(40) Al-i İmran 14-15.

[ii] Elimizde Uygulamalı İslam Terbiyesi kitabımız bir hayli yazıldı. Planımızda Ansiklopedik İslam Ahlakı kitabımız var. Rabbim tamamlamayı nasip ve müyesser kılsın. Amin!