İslamiyat

Laiklik

Tarih: 1 yıl önce

Konular

Laikliğe Giriş

            Laikliğin Kapsamı

            Laikliğin Tarifleri

            Laikliğin Kısa Tarihi  

Türkiye’de Laiklik

Laikliğe Gerek Var mıydı?

Laikliği Halka Sordular mı?

İslam Laikliği Reddeder

Laiklik İnkardır

Sonuç

 

Laikliğe Giriş

 

Laiklik konusunda ilginç tartışmaların yapıldığı günümüzde de laiklik birbirinden oldukça farklı anlamlarda kullanılmakta ve buna bağlı olarak farklı tanımlar ve anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Bunları az sonra göreceğiz.

İslâm dininin akıl ve bilimle çatışma içinde gösterilmesi hem teorik hem de pratik açıdan yanlış bir yaklaşımdır. Bunun sebebi ise ya temelde İslâm dinini algılama yanlışlığından veya kasıtlı bir tavırdan kaynaklanmaktadır. İslâm dini hakkında peşin fikirden öte derli toplu bir bilgisi bulunmayan kişi ve gruplar hariç tutulacak olursa, din ile akıl ve bilim arasında çatışma tezi üzerine kurulan laiklik anlayışları artık tarihe karışmıştır. Bugün dünyada tartışılan husus siyasî iktidarın dinî iktidardan ayrılması biçiminde ifade edilen siyasal laikliğin anlam ve sınırlarının ne olduğudur.

Hukukçular nezdinde kabul gören genel anlayışa göre laik devlet, bütün vatandaşların dinî akîdelerine hürmet eden, fakat hiçbir dini diğer dinlere tercih etmeyen, her dine karşı aynı muameleyi yapan, din ve itikad sahasını fertlerin özel işi telakki ettiği için din işlerine müdahale etmeyen, hiçbir dini menetmediği gibi hiçbir dine herhangi bir yardım ve destek sağlamayan, dinlere karşı tarafsız kalan devlettir. Laikliğin devlete ait bir kavram olması, devletin laik olabileceği fakat fertlerin laik olamayacağı fikri de bu temele dayanır.

Ancak İslam’ın dünyayı, yani fert, devlet ve toplumu düzenleyen kendine has kanunları vardır. Üstelik Müslümanlardan kesinlikle buna uyulmasını, bunun dışındaki kanunların ret ve inkar edilmesini ister. Bu yüzden İslam ile laiklik asla bağdaşmaz. O yüzden Türkiye örneğinde olduğu gibi demokratik laik devletler İslam hukukunu yasaklar ve onu iktidara taşıyacak siyasi partilere izin vermez. Hatta Türkiye örneği laiklik açısından da utanç vericidir. Çünkü laiklik din ve vicdan özgürlüğünü temin için var iken, Türkiye örneğinde laiklik din düşmanlığı şeklinde bir anlayış üzerine kurulmuştur. Amacı, laiklik adı altında İslam dinini yok etmektir. Buna gücü yetmezse, fert ve toplum için onu yaşanmaz kılmaktır. Bu ülkede yaşadığımız acı tecrübelerden sonra şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Türkiye’de uygulanan laiklik ile Batıda anlatılanlar arasında çok büyük farklar vardır. Belki de hiç bir alakası yoktur. Bizde laiklik kaba bir “pozitivizm” veya “materyalizm” gibi dini aşağılayarak reddeden bir “din düşmanlığı” şeklinde anlaşılmış ve bu anlayış halk üstünde amansızca uygulanmıştır. Batıda laikliği doğuran zulmün bin beteri bizde “laiklik adına” işlenmiştir. “Laiklik Sorgulaması” kitabımızda bunun acı örneklerini bulabilirsiniz.

Ali Fuat Başgil'e göre laik devlet, dinî akîde, inanç ve esaslara, hükümlere, kanunlara dayanmayan devlettir. Bu sistemde devlet ve din ilişkilerinde bir denge ve paralellik vardır; din ve devlet özerk olup, biri diğerine bağlanamaz. Fakat laik sistemlerde din ve siyasetin özerk olmasının, dinin toplum hayatında hiçbir etkisinin bulunmadığı biçiminde anlaşılması doğru değildir. Aksine din, çeşitli şekillerde insanların davranışlarını etkilemeye devam ederken din anlayışları da siyasal sistemin yapısından etkilenmektedir. Yapılan araştırmalar dindarlıkla sosyopolitik davranışlar arasında doğrusal bir ilişkinin bulunduğunu göstermektedir.

Din ve siyaset ilişkisinin anayasalarda düzenleniş biçimi bu ülkede çok sorunludur. Batılı ülkeler arasında ise farklılık göstermektedir. Batı'da bazı ülkelerin anayasalarında bir din "devlet dini" haline getirilirken bazılarında devlet dinler karşısında tarafsız kalmıştır. Millî din veya devlet dini olgusu esas itibariyle laik sistemin ruhuna aykırıdır. Bu sebeple meselâ Fransa, Almanya, Belçika ve Hollanda millî dine sahip olmayan ülkelerdir. Fakat İsveç, Danimarka, Norveç, İngiltere, Portekiz ve İtalya gibi ülkelerde ise millî dinler bulunmaktadır. Ancak bir dini millî din olarak benimseyip ilân etmeleri, anılan ülkelerin teokratik olduğu veya teokrasi ile yönetildiği anlamına gelmemektedir.

 “Dinle devlet işlerinin ayrılığını esas alan siyasî-hukukî ilke” anlamında daha çok Batı uygarlığının kendine has fikrî ve siyasî gelişimi çerçevesinde ortaya çıkan laiklik, dünyada son bir buçuk asırlık felsefî tutumların kavranabilmesi açısından önemli bir yere sahiptir. Ayrıca günümüzün siyasal ve toplumsal hareketliliğinde kendini düne nazaran daha büyük çapta hissettiren dinî tavır alışlar düşünüldüğünde din ve devlet ilişkisini düzene koyan laiklik prensibinin felsefî temellerinin doğru bir şekilde anlaşılmasının gerekliliği ortaya çıkar.[1]

Bu ön bilgilerden sonra “laiklik nedir?” gibi bir soruya derli toplu bir tanımla cevap verilmesinin vakti gelmiştir. Bu sorunun cevabını önce ciddi kaynaklarda arayalım isterseniz. Bunun için bilimsel ölçülerde hazırlanmış sözlüklere bakalım öncelikle. Kavramı önce “Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi”nden, sonra da “Diyanet İslam Ansiklopedisi”nden alacağımız bir özet bilgilerle derli toplu tanıtmak istiyoruz.

“Laiklik, din ve dünya otoritelerinin, birbirlerinin faaliyet alanlarına karışmadan, kendilerine mahsus haklarını, görevlerini ve yetkilerini kullanabilmelerine imkan veren siyasal-yönetsel sistem ilkesidir. Laiklik, laik (laique-laicus) kelimesinden gelmekte olup "avam", "ahali", "ruhban sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan” düşün ve yaşam biçimini ifade etmek için kullanılan bir deyimdir. Bu kavram önüne bazı isimler getirilip sıfat olarak kullanılmakta ve laik toplum, laik devlet, laik sistem gibi tanımlamalar yapılmaktadır.

Eski Yunan toplumunda sıradan halk kesimini ifade eden laik kavramı, Hıristiyan Batı dünyasının toplum yapısında Kilise örgütünde (din) görevli olmayan, Kilise ile ilişkisi bulunmayan toplumsal grup için kullanılmıştır. Ortaçağ Avrupası'nda katolik toplumlar laikler (laicus) ve ruhbanlar (clericus)'dan oluşuyorlardı ve Laicus'un karşıtı olan Clericus, katolik dininin hiyerarşik bir yapı çerçevesinde Papa'ya kadar uzanan ve tam anlamıyla dinsel "emir-komuta" zinciri içinde yer alan Ruhbanları anlatıyordu.

“Laiklik (laicisme) terimi ilk defa İngiltere'de XVI. yüzyılda papaz olmayanların da kiliseleri yönetebilmelerini isteyen fikir akımını ifade için kullanılmıştır. Etimolojisi itibariyle "ruhban sınıfına mensup olmayan, halktan olan" anlamında Yunanca laikos kelimesinden türetilmiştir. Laikos Batı dillerine lafque şeklinde geçmiş ve kelime buradan Türkçe'ye girmiştir. Laik "ruhbanlığa, kilise teşkilâtına, hatta dinî alana ait olmayan" mânasındadır. Laiklik Fransa'da 1870 yıllarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Larousse'ta yer alışı 1873, Littre sözlüğüne yapılan zeyilde ortaya çıkışı ise 1877'dedir. Her iki kaynakta da kavram "laik olanın özelliği" şeklinde tanımlanmaktadır. Emile Littre laikliği siyasî bağlamda ele almakta ve bu kavramı din söz konusu olduğunda "devletin mutlak tarafsızlığı" anlamında irdelemektedir. Nitekim bu ilk anlamı daha sonra da değişmeyecek ve Batı idrakinin temel yaklaşımlarından biri olarak günümüzde de devletin siyasî varlığı üzerinde dinî inançların söz konusu olmaması, onun bütün din ve mezhepler karşısında tarafsız tavır alması, vicdan ve inanç özgürlüğüne saygı göstermesi şeklinde anlaşılacaktır. Laiklik kavramının bir de eğitime ilişkin temel bir tutuma işaret etmesi söz konusudur ki bu da öğretimin dinî bir temele göre ve teolojinin güdümünde yapılmaması prensibidir.”[2]

 

Laikliğin Kapsamı

 

Buraya kadar yazılanları bir hülâsa edelim: Hukuka bağlı bir devlette, din hürriyeti ferdin hükümet veya diğer fertler tarafından, kanun yoluyla veya başka bir vasıta ile baskıya uğramaksızın; korkutma, yıldırıp sindirme politikasına mâruz bırakılmaksızın,

1) Dilediği ve beğendiği bir dinin akidelerine inanması ve bunları serbestçe benimsemesi;

2) İnandığı dinin ibadet ve dualarını o dinde yerleşmiş usul, âdâb ve lisan üzere serbestçe icra edebilmesi;

3) İnandığı ve kabul ettiği din üzerindeki düşünce ve bilgilerini, sevgi ve hayranlıklarını, sözle veya yazıyla, serbestçe yayması ve başkalarına duyurması;

4) Kabul ettiği dinin ilahiyatını ve amel ahkâmını serbestçe tahsil edip öğrenmesi ve bunları başkalarına okutup öğretmesi;

5) Devlet kanunlarının, yapılmasını veya yapılmamasını umumî, objektif ve mücerred bir şekilde emredip mecburi kıldığı hususlar müstesna olmak ve bunlarla tenakuza girmemek şartıyla,[3] ferdî ve içtimaî hayat sahalarında, inandığı dinin emirlerini serbestçe yerine getirebilmesi demektir.

Ferdin din hürriyeti hududunu, her hak ve hürriyet gibi, evvelâ başkalarının aynı kıymet ve mahiyetteki hak ve hürriyetinde; saniyen de camianın emniyet ve asayişinde ve iyi muaşeret kaidelerinde bulur. Bu hududu aşmadıkça yâni başkalarının hürriyeti engellenmedikçe ve memleketin huzur ve sükûnunu bozar bir hareket şekli almadıkça ferdin din hürriyetine ve bundan doğan haklarına indî ve siyasî mülâhazalarla kayıtlar konamaz. Bu yolda konacak kayıtlar anayasanın ruhuna ve Hukukun insanlığa mahsus yüksek prensiplerine aykırıdır.”[4]

 

Laikliğin Tarifleri

 

Laiklik değişik alan veya açılardan da tarif edilmeye çalışılmıştır. Yeri gelmişken size çeşitli laiklik tariflerinden bazılarını sunalım. Süleyman Hayri Bolay "Felsefi Doktrinler Ve Terimleri Sözlüğü" isimli eserinde değişik açıklardan laikliği tarif etmeye çalışmıştır:

Felsefi manada laiklik, iman ile aklın sahalarının ayrılmasını, imanın, aklın sahasına asla müdahele ettirilmemesi gerektiğini müdafaa eden görüş. Çeşitli materyalist anlayışlar da imanın sahasına müdahale etmeleri veya iman sahası diye bir saha kabul etmemeleri bakımından layık anlayışı benimsemişlerdir.

Ahlak ve laik anlayış, ahlaki fiillerin ve ahlaki hayatın dini tesirlerden tamam azade kılınmasını, aklın prensiplerine ve ilmi gelişmelere bağlanmasını, metafizik temelden kurtulmasını müdafaa eder. Cemiyeti tanrı olarak kabul ettiği ve insan cemiyetlerinin bir eşya gibi gördüğü için kapalı bir materyalizmi benimsemiş olan Durkheim, ahlakın ve dolayısı ile eğitimin, okulların laikleştirilmesini, yani her türlü dinlerin tesirlerden kurtarılmasını müdafaa eder. Ona göre ahlakın laikleşmesi, aynı zamanda rasyonelleşmesidir. Dini, ikinci ve daha geri plana atan her düşünce ve yaşayış, laik bir düşünce ve yaşayıştır. Esasında bu manada laikçilik, dine karşı geliştirilen bir akımdır. Ama temelde, dinden bağımsız yaşamak değil, kilise teşkilatına mensup olmamak, (ruhban olmamak), dünyevi bir hayat sürmek, kilisenin öğretilerinden bağımsız düşünebilmek demektir.

Siyasi ve hukuki yönden laiklik, otoritenin ve hukukun kaynağı olarak ilahi bir kaynak ve otorite tanınmamak, devlet otoritesini ve hukuk prensiplerini dini unsurlardan ve tesirlerden uzak tutmaktır. Peyami Safa'ya göre, laiklik, batı medeniyetinin şartı ve yasası değildir. “Din ve dünya işlerinin ayrılması da laikliği kaba tarifidir. Din, yalnız ahiret nizamı değil, iki dünyaya ait hukuk bu ahlak nizamıdır. Devlet ve insan cemiyetlerinin ahlak temelini kuran din, hayata karşı lakayt kalamaz." (Doğu batı sentezi)

Materyalistler ve marksistler nazarında laiklik, dine saygı hudutlarını da aşarak, tam dinsizlik, ateistlik ve manevi değerlerin yıkılması demektir. Rönesansta Makyevel tarafından geliştirirler ve müdafaa edilen siyasi laik anlayışın çeşitli şekillerde tefsiri ve tatbiki materyalizmin gelişmesine ve yayılmasına temel hazırlamıştır.  Bu bakımından 18. asırda materyalistlerle, 19. asırda pozitivist, materyalist ve Marksistlerin gayretleri ile laik düşünceye büyük ilerleme kaydetmiştir.

Fakat, Avrupa'da rönesanstan sonra bilimde ve felsefede laiklik tam yerleşmemiştir. Newton gibi, bilginler koyu dindardır. Descartes, Malpranche, Leibniz, Berkley J. Locke, Hegel gibi birçok filozof Christian'ın vahyine sıkı sıkı bağlıdırlar.[5]

Ömer Demir Ve Mustafa Acar "Sosyal Bilimler Sözlüğü"ünde, laikliği iki açıdan ele alırlar.

1- Sekülarizmin siyasal çerçevesi. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin dinsel olan veya olduğu söylenen ilkelere göre düzenlenmediği sosyal örgütlenme biçimi. Siyasal otoritenin, emredici yaptırım gücünü dinden almaması, meşru olduğunu dine dayandırmaması.

2- Devletin çeşitli dinler arasında taraf olmaması ve ayrıcalık gözetmemesi, din işleri ile devlet işlerinin ayrı kabul edilmesi ilkesi. Her düşüncenin, kaynağı açısından devletin gözünde eşit ve farksız olması, farklı inançları taşıyan, farklı düşünceleri paylaşan insanların, kamu otoritesi önünde aynı muameleye tabi tutulması.”[6]

Bu kelimenin “sekülarizm”, “teokrasi”, “aydınlanma” ve “modernizm” ile yakın ilişkileri vardır. Aynı yazarlar teokrasi için şöyle söyler: "Siyasal örgütlenme, devletin yönetim organları, tüm siyasal ilişki ve iktidarı kullanım biçimlerinin dini kurallara göre düzenlenip yürütüldüğü yönetim biçimi."[7]

Oysa bu tarif yanlıştır. Çünkü biraz sonra göreceğimiz gibi teokrasi daha çok din adamlarının Allah adına devleti yönetme biçimidir. Bu açıdan bakıldığında İslam'da “din adamı” diye bir sınıf da yoktur, devleti yöneten özel bir sınıf da yoktur. Dolayısıyla onların yönettiği bir devlet de olmamıştır. Ancak bu ülkede yıllardır Müslüman halktan korkan yöneticiler, İslam şeriatını kastederek, “teokrasiye izin verilmeyeceğini” söyleyip durmuşlardır. Oysa İslam ile teokrasinin bir alakası yoktur ama bu, din düşmanlığı demek olan tatbikattan korkan “takiyyeci” bir “münafık” anlayışın, kelimeleri asıl anlamından saptırarak kavram kargaşası meydana getirip halkı yanlış düşüncelere götürme biçimidir.

Laik devlette iki temel unsur gerçekleşmiştir:

1- Devletin temel yapısı herhangi bir dinin inanç sistemi ve görüşlerine göre biçimlenmez.

2- Dinsel görüşler arasında ayrım yapılmaz ve kişisel inanç sistemleri devletin güvencesi altındadır.

Eğer Türkiye laik bir devlet olsaydı, İslam dini de tıpkı Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi saygı görecekti. Müslümanların din ve vicdan hürriyeti gereği dinlerini öğrenme, yaşama, öğretme, yayma hakları olacaktı. Hiçbir Müslüman bunlar yüzünden acı çekmeyecek, mağdur ve mazlum olmayacaktı.

Bir de şöyle ilginç bir durum var; eğer birinci maddeye göre, bir milletin hukuku onun inanç, ahlak, örf ve adet, değer yargılarından ve hayat tecrübelerinden yararlanılarak yapılır. Buna göre bizim bu topraklarda inancımız İslam’dır. Örf ve adetlerimiz, değer yargılarımız da Kur’an ve sünnetten kaynaklanır. Bir nevi onların hayata uygulanmasıdır örf ve adetlerimiz. Hayat tecrübelerimizin kaynağı da sonuçta işte bunlardır.

Bu ne demektir?

Eğerlaik devlet”,  “devletin temel yapısı herhangi bir dinin inanç sistemi ve görüşlerine göre biçimlenmeyen devlet” ise, bu ülkede asla ve kat’a bizim hukukumuz bizim inanç, ahlak, örf ve adet, değer yargılarımızdan ve hayat tecrübelerimizden yararlanılarak yapılamayacaktır. Çünkü “laik devlet” tarifine ters düşer.

Öyleyse biz, Afrika, Avrupa ve Amerika ülkelerinden, Rusya’dan, Çin’den hukuk alabileceğiz, ama kendi tarihimizden, kendi vatanımızdan, kendi milletimizden, kendi örf ve adetlerimiz den faydalanarak bir kanun yapamayacağız. Çünkü onlar İslam dininden kaynaklanmaktadır.

Böyle bir saçmalığı hangi akıl kabul eder?

Gelelim bize göre ikinci maddenin saçmalığına. Eğer “laik devlet”, “dinsel görüşler arasında ayrım yapılmayan ve kişisel inanç sistemleri devletin güvencesi altında olan” bir devlet ise, İşte tarih boyunca bunu İslam dininden daha güzel sağlayan hangi din ve devlet vardır? Kur’an “dinde zorlamak yoktur” demiş, gayr-i Müslimlere dinlerini öğrenme, öğretme, yaşama ve yaşatma hakkı vermiş, mabedlerini korumuş, hatta kendi hukukları ile yargılanma hakkını bile vermiştir. Dünya hala bu konuda Osmanlı uygulaması seviyesinde değildir. O yüzden Bernard Levi gibi tarihçiler “sizin laikliğe ihtiyacınız yoktur” demişlerdir. Öyleyse bu Müslüman halk ile laik devletin ne alakası olabilir?

Yoktu da zaten. Ama dinimizin düşmanları batılı ecnebilerin arzu ve isteklerine uyan bir avuç İslam’dan nefret eden batı hayranı din ve millet kaçkını, kendi medeniyetine düşman, şahsiyette yabancılaşmış kadrolar, ellerine geçen gücü iyi kullanarak, asla ve kat’a halka sormadan, referandum yapmadan halka zorla, baskıyla, cebir ve şiddetle bu laiklik belasını dayattılar. Hikayesini “Osmanlıdan Cumhuriyete Büyük Kırılma” ile “Sistem Ve Şeriat” kitaplarımızda anlatmıştık, tekrar etmeyelim şimdi.

Evet, bize öyle bir “laik devlet” adı altında dinsizliği tatbik ettiler ki, örneği asla batıda yoktur. Kraldan çok kralcılık yapanlar, işin hikmet boyutunu bir türlü anlayamaz, hep taklit ve taassupta kalır, hep sersemce davranırlar. Bizde de aynen öyle olmuştur maalesef.

 

Laikliğin Kısa Tarihi

 

Batıda laiklik hangi ihtiyaçtan nasıl çıkmıştır, kısaca görelim, konuyu anlamaya faydası olur kanaatindeyiz.

Laik yönetim sistemlerinin örgütlenmesi Fransız ihtilalim izleyen çağda Batı'da gerçekleşmiştir. Laik örgütlenme, uzun mücadelelerin ve siyasi-idari sistemdeki dönüşümlerin sonunda ortaya çıkmıştır. Laiklik, Avrupa'da uzun bir tarihi gelişimin, toplumsal ve siyasal şartların ortaya koyduğu bir kurumdur. Devletin varlığını koruyabilmesinin gerekli bir şartı olarak doğmuştur. Bir kavram olarak, doktrinel bir spekülasyonun konusunu teşkil etmeden önce siyasal ve toplumsal yönden çözüm isteyen bir mesele halinde varlığını hissettirmiştir. Bu mesele, çok daha sonraları bir gaye, "modern devlet"in ayrılmaz bir unsuru, devletin hukukî yapısıyla ilgili temel bir ilke olarak kabul ve müdafaa edilmeden önce kilisenin veya devletin birbirine üstünlüğü, başka bir deyişte; devletin var olması veya olmamasıyla ilgili bir mesele olarak görülmüştür.

Batıda Hıristiyanlıktan önceki siyasal doktrinlerde böyle bir kavram söz konusu değildir. Ancak Hıristiyanlığın doğuşuyla da, mesele birdenbire ortaya çıkmamıştır. “Hıristiyanlık, başta cismani iktidarla tamamen ilgisiz bir halde, yalnız ferde hitap ederek, konusuna yalnız bireyi seçerek, fertlerin ruhi alanları içinde gelişmekteydi” şeklinde bir sözü bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Zira bu İslam tarihini ve vahyi bilmemek olur. Ancak Hz. İsa'nın kısa hayatı ve verdiği mücadelede dünya saltanatıyla ilgili olmadığı söylendiğinde bunu kabul edebiliriz. 

Ne var ki Hıristiyanlık birkaç yüzyıl içinde etki alanını genişletti ve bütün Roma İmparatorluğunu kaplayacak hale geldi. Dünya saltanatının (devlet iktidarının) başında bulanan İmparatorun Hıristiyanlığı kabul etmesiyle devlet ve kilise iktidarının ayrılması fikri ileri sürülüyordu. Tam da bu sırada aslında Hıristiyanlık bir kısım papazların eliyle değişime uğruyor, açıkça tahrif edilerek asli hüviyetinden çıkarılıp bozuluyordu. Kilisenin din yerine geçmesi ve devlete müdahalesi de bu dönemde ortaya çıkıyordu.

Bu önemli bir konudur. Çünkü çağımızda aynı işlemi İslam için de isteyen laikler vardır. Çünkü aslî hüviyetiyle, yani Allah’tan vahyedildiği gibi orijinal olarak kaldığı sürece İlahî bir dinin, yani İslam’ın laik olamayacağını çok iyi bilmektedirler. Ama Batıcılık iliklerine öyle işlemiştir ki, İslam’dan çıkma ve kafir olma pahasına laiklikten taviz vermek istememektedirler.

Neyse, biz konumuza dönelim; Batıda “Papalığa bağlı” bir devletin insanları köle durumuna düşüreceği meselesi üzerinde önemle durulmuştur. Çünkü kilise, daima İmtiyazlı bir durumda bulunuyor, insanları sömürmede derebeylerinden farksız davranıyor, dini açıkça dünyevi saltanatına, iktidarına alet ederek istismar ediyordu. Reformcular, bu kilisenin elinde oyuncak olarak sömürülen insanı, dahası insan aklını, bilimi, kurtarmak için kiliseyi orta yerden çıkarmak istiyor, bunu başarabilmek için de devlete dayanmak zorunda kalıyorlar, bu yüzden de ister istemez devletin en yüksek otorite olduğunu savunuyorlardı.

Ne var ki, Reformcular insanı kilisenin otoritesinden kurtaralım derken, bu sefer de onu devletin otoritesi altına soktular. Oysa istedikleri şey, sadece kilisenin insanlar üzerindeki otoritesini yok etmekti. Fakat ferdin bütün haklarını silip süpürerek devlete mutlak bir otorite veren bu görüş, ilerde başka teorilerle çözümünü beklerken böylece kilisenin devlete üstünlük iddiaları kaldırılmış, devlet kiliseden müstakil, otoritesi kendinde mündemiç bir hale getirilmiş bulunuyordu. Artık kilise hiçbir biçimde devlete müdahale edemeyecek, buna karşılık devlet de din konusundaki işlerde kiliseye karışmayacaktı.

Böylece laiklik Avrupa'da kilisenin devlete yenilgisini ifade edecek şekilde, fakat bir "gaye" olarak değil de, sosyal ve siyasal yapının gerektirdiği "sonuç" olarak ortaya çıkmıştır. Artık devlet, dine bir "vicdan meselesi" gözüyle bakacak, böyle olduğu müddetçe de ona saygı gösterecek bir bünye kazanmış olacaktı.

Laik bir siyasi-idari sistemde her türlü hukuk düzenlemeleri, kamu bürokrasisinin örgütlenmesi ve işleyişi dinden bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Siyasi-idari sistem “çağdaş” denilen batı dünyasında hem laikleşmekte, hem de yasal bir otorite temeline doğru ilerlemektedir. Yönetimde görevli olanlar, dinin emir ve ölçülerine göre değil, dünyevi otoritelerin rasyonel, akılcı ve laik düzenlemelerine göre hareket etmekteler. Laik sistemde dinî hiçbir iş, bir kamu işi olarak kabul edilmemekte ve devlet dini işlere karışmamaktadır. Din kanusunda yönetim, kendini tamamen tepkisiz ve kayıtsız, hatta yetkisiz görmektedir. Din ve vicdan hürriyetine göre, herkes istediği şeye tapmakta ve yönetimin bundan dolayı insanlar arasında bir ayrım yapmaması gerekmektedir. 

Bozulmuş bir dinde bu işler sorun olmazken, dünyaya da bir nizam vermeye, düzen getirmeye, ilke ve ölçü koymaya, kanun ve hukuk sunmaya gelen İslam için elbette varlık yokluk mesabesinde büyük sorunlar çıkacaktır. Bizim yaşadığımız acıların, işkenceleri ve zulümlerin altında yatan da bunu bilerek veya bilmeyerek kabullenmemektir. İslam’a da bozuk bir din muamelesi yapmaktadır. Onu istediği gibi kesip biçerek, ekleyerek çıkararak bir kuşa çecirmeye kendinde hak görmektedir. Bu, olmayan bir hakkı kendinde görmektir. Bu, din ve vicadn hürriyetini yok saymak, gasbetmektir. İlerideki sayfalar bunun açıklamaları ve acı örnekleri ile doludur.

Bugün Batıda laik sistemlerde yönetim ve din ilişkilerinde görülen bu iki kurumun birbirine karşı özerk oluşları, dinin toplum hayatında hiçbir etkisinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Din, çeşitli şekillerde insanların davranışlarını etkilemeye ve siyasi ve idari sistemin örgütlenmesinden de etkilenmeye devam etmektedir.

Laiklik ilkesi ile yönetim-din ilişkileri laik devletlerin anayasalarında farklı şekillerde düzenlenmiştir. Batı'da bazı ülkelerde din, "devlet dini" olarak anayasalarda yer almış, bazı ülkelerde ise devlet dinler karşısında tarafsız kalmıştır.

Laik Batı ülkelerinde doğmuş olan "dinci partiler", siyasi hayatta dinin etkisini örgütlü olarak sürdürmektedirler. "Tutucu-Gelenekçi" çizgide yer alan bu partiler, kilise tarafından desteklenmekte ve dine karşı yönelen eleştirileri yumuşatmaktadır.

Batı ülkelerinin bazılarında dinci partiler yoksa da, dinin siyasi ve sosyal davranışlar üzerindeki etkisi devam etmektedir, din, sosyal sınıf ve siyasi davranışlar üzerinde yapılan araştırmalar, dindarlıkla sosyo-politik davranışlar arasında doğrusal bir ilişkinin varlığım ortaya koymuştur.

 

Türkiye’de Laiklik

 

Türkiye Cumhuriyeti laikliği her ne kadar resmen 1937 yılında benimsemiş ise de bu gelişmeye yol açan süreç Cumhuriyet öncesine uzanır ve esas itibariyle Tanzimat'ın ilanıyla başlar. Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu'nun ilanıyla birlikte hem adlî yapıda hem uygulanan kanunlarda önemli değişiklikler yapılmaya başlanmış, bu dönemde ticaret, ceza, hukuk ve ceza yargılaması. Cumhuriyet döneminde de medenî hukuk alanı Batılı ve laik bir karaktere bürünmüştür. Şer'iyye mahkemelerinin kalkması, hilâfetin ilgası, Tevhîd-ı Tedrisat Kanunu'nun kabulü, tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve nihayet 1937'de laikliğin açık biçimde anayasal bir prensip olarak Esas Teşkilât Kanunu'nda yerini alması bu dönemde laiklik istikametinde atılmış önemli adımları oluşturmaktadır. Aynı ilke 1961 ve 1982 anayasalarında da yerini ve Önemini korumuştur. 1982 anayasası laikliği Cumhuriyet'in temel niteliklerinden sayarak değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeler arasına almıştır.

Laikliğin en önemli argümanı din ve vicdan hürriyeti sağlaması ve bütün dinlere eşit mesafede bulunmasıdır. 1982 anayasası bir taraftan herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olduğunu, 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenlerin serbest bulunduğunu, din ve ahlâk eğitim ve Öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağını, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağını belirtir. Dğer taraftan kimsenin devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasî ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemeyeceğini ve kötüye kullanamayacağını hükme bağlamıştır. 24. maddenin göndermede bulunduğu 14. madde ise temel hak ve hürriyetlerin demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılmasını yasaklamaktadır. Temel hak ve hürriyetlerin durdurulmasını düzenleyen 15. madde ise savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağan üstü hallerde dahi durdurulamayacak olan temel hakları düzenlerken kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağına da yer vermektedir.

Laiklikle ilgili anayasada yer alan önemli bir düzenleme Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili olanıdır. 136. madde. "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir" hükmünü getirmektedir. Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığı zaman zaman eleştiri konusu olmuşsa da din hizmetlerinin cemaatlere bırakılmasının da kendine özgü problemler doğurabileceği, gruplaşmalara yol açacağı ve millî birlik ve bütünlüğü bozabileceği ileri sürülmüştür. Anayasa Mahkemesi'ne göre de Hıristiyanlığın aksine toplumsal-kamusal hayatı da düzenleyen İslâm dininin kötüye kullanılması devletin ve laiklik ilkesinin yok edilmesi sonucunu doğurur. Bu sebeple Diyanet İşleri Başkanlığı'nın anayasal bir kurum yapılması tarihten ve ülke şartlarından süzülen bir zorunluluktur ve Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı bir din hizmetlileri sınıfının varlığı da anayasaya aykırı değildir. İşte bunlar devletin resmi görüşleridir. Bize göre kabul edilebilir doğrular değildir.

İslâm dini dört ana bölümden meydana gelmektedir: İlki, akaid, yani inanç esasları, tevhid ilkeleri; ikincisi ibadetler, üçüncüsü şeriat, yani dinin fertle ve toplumla ilgili bütün sosyal, ekonomik, hukukî umdeleri, esaslar; dördüncüsü de ahlâkî hükümleridir.

Bu yüzden İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür, bölünme ve parçalanma kabul etmez. İnanç esaslarını ahlâkla ilgili kurallardan, ibâdetle ilgili hükümlerini fert ve aile hayatını düzenleyen hukukî kurallardan ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen kuralları ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında fark yoktur. Mü'minlere Allah için kulluk yapmayı emreden İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah'ın ölçüleriyle hareket etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din, ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı; helâl yollardan para kazanmayı da emretmektedir.

Laiklik devlet hayatında uygulanan bir sistemdir. Tamamen dinsiz, tanrıtanımaz ateist insanları hariç tutarsak, birey bazında laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına gelir ki, dünyada dinle tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır. Zaman zaman Allah'ı düşünen, O'nun huzurunda sorumluluğa inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele ile çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra Kur'an okuyan veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine Kur'an okutan, hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa din ile ilgili iş yapan, yani dini tam yaşamasa da çok azını yaşasa dahi 'ben müslümanım' diyen kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda din, şu veya bu ölçüde vardır. Öyle ise o kimse laik değildir. Çünkü dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır.[8]

"Ben hem müslümanım, hem de laikim" diyen kimse, kendi özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu, tutarlı bir söz değildir, tamamen saçmalamaktır. Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da olsa dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama bilinçli olarak insan ille de "ben laikim!" diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün olmaz; yani insan hem laik hem müslüman olamayacağı için, ya müslümandır, ya da laiktir. Laik, yani dinlere karşı tarafsız, ya çok dinli, veya dini kendine karıştırmayandır.

Özellikle İslam’a göre toplumu Allah'ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile ilahî yasalar, kanunlar, yani şeriat indirmiştir. Allah'ın indirdiği hükümleri/yasaları uygumayanlar nankör bir kâfir, zâlim ve yoldan çıkmış fâsık olurlar.[9]

Netice itibariyle İslâm tarihi boyunca 'şeriat' kelimesi, 'din'in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Kur'an, dinden kaynaklanan bir şeriat'tan söz etmektedir.

"Allah, dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Din'den Nûh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya da vasiyet ettiğimizi sizin için de teşrî' etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir."[10]   

İslam’ın laikliği reddeden delillerini özellikle “yasama” bölümünde ayrıntılı olarak gördük. Aynı konu “yürütme” ve “yargı” başlığı altında da genişçe işlendi. Tekrardan korunmak adına o maddelere bakılmasını salık veririz. Az sonra yazacağımız gibi bu konu iman ile, yani Müslüman kalma ile doğrudan ilgilidir. Önemi de buradan kaynaklanmaktadır.     

  

Laikliğe Gerek Var mıydı?

 

Yukarıdan beri okumalarımızda gördük ki ortaçağ Avrupası'nda katolik toplumlar laikler (laicus) ve ruhbanlar (clericus)'dan oluşuyorlardı. Laicus'un karşıtı olan Clericus, katolik dininin hiyerarşik bir yapı çerçevesinde Papa'ya kadar uzanan ve tam anlamıyla dinsel "emir-komuta" zinciri içinde yer alan Ruhbanları anlatıyordu. Laik "ruhbanlığa, kilise teşkilâtına, hatta dinî alana ait olmayan" mânasındadır. Laiklik de kiliseye bağlı ruhban sınıfını devlet yönetiminden ayırmaktır.

Şimdi size meseleyi kökten aydınlatacak olan püf noktasını bir soru ile soralım: Türkiye'de ruhban sınıfı var mıdır? Yaşadığı dünyadan kopuk, mabetlerine çekilmiş, halktan ayrı bir hayat tarzı olan, emir komuta zinciri içinde yaşayan bir ruhban sınıfı, bir din görevlileri sınıfı var mıdır?

Yoktur!

Yoksa bu laikliğin bizimle alakası nedir?

İşte meselenin bam teli burasıdır. Zaten bir alakası olmadığı için, bizim toplumumuz, bu kavramı benimseyemedi. Kültürümüzde yeri de yoktu, gereği de yoktu. Bir ihtiyacı da karşılamıyordu. Müşterisiz mal elbette zayi olacaktır. Bu ülkede cebir ve şiddet olmasa laiklik halkın umurunda değildi.

Neden mi?

Açıklayalım. Ortaçağda Batıda din ve vicdan hürriyeti yoktu. İnsanlar din ve inançları yüzünden baskı görüyorlardı. Laiklik Batıda bunun için, yani din ve vicdan hürriyetini sağlamak ve güven altına almak için çıkmıştır. Sonuçta bu bir ihtiyaçtı, karşılandı.  İyidir, hoştur, güzeldir.

Şimdi tekrar soralım: Müslüman toplumda hem kendileri hem de aralarında yaşayan gayri müslimler için din ve vicdan hürriyeti var mıydı?

Cevabı bellidir: Yoktu! Bizim tarihimizde kimsenin inancına karışılmamış ve kimse zorla Müslüman yapılmamıştır. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur”[11] demiştir.  Müslüman mezhepler arasında da mezhep savaşı olmamıştır.[12]

Peki o zaman Batıdan bu laikliği almaya ne ihtiyaç vardı?

Hiçbir ihtiyaç yoktu.

Peki öyleyse kardeşim biz bu laikliği niçin aldık? Yok yere yabancıların sorununu kendi ülkemize niye taşıdık? Bu kadar acıyı niçin yaşadık?

Cevabı açıktır, Batılılaşma yabancılaşmasının getirdiği Mankurt’luktan. Yani kendi kafasıyla düşünüp karar verememekten.

Bu nasıl oldu?

Batı bizim birlik ve güç kaynağımızın İslam dini olduğunu anlamıştı. İşte bu sebepten ötürü o gücü yok etmek istiyordu. “İslam kalkınmaya manidir, bizi din geri bıraktı, Batı dinden kurtulunca ilerledi, kalkındı” fikri ile laiklik yan yana işleniyordu. Laiklik, pozitivizm ve materyalizmin etkisinde kalan Batı düşüncesinin yerleşmesi için bir araçtı. Bu yüzden sözde aydınlarımız, bütün umumi hayat alanlarının dinden azade kılınmasını istiyor,  Batılılaşmak için laik olmayı olmazsa olmaz bir şart olarak görüyordu. Tanzimattan cumhuriyete Batılılaşma maceramızın asıl amacı İslam’dan çıkıp Batı düşüncesine iman etmektir. Sonunda Batının desteği ile Osmanlı Devletini yıktılar. Yerine tamamen Batılı bir devlet olarak cumhuriyeti kurdular. Orada İslam’ devlet ve toplumdan silip attılar. Tekrar geri gelmesin diye laikliği bir silah olarak kullandılar. Artık İslam’ın adı “irtica” olmuştu. Onunla mücadelenin adı da laikliktir. O hale getirdiler ki, İslam, kısmen de olsa devlet yönetiminde olamaz, laiklik ise anayasada en temel yasa olup değiştirilmesi için teklif dahi verilemez.[13]

 

Laikliği Halka Sordular mı?

 

“Demokrasi” diye yırtınıyorlar. “Milletin iradesinin hakimiyet ve üstünlüğü” diye haykırıyorlar. “Halkın özgür iradesi ile seçime saygı” diyorlar. İyidir, bize uyar. Çünkü inkar etseler de onun bir çok ilkelerini asrı saadetten almışlar. Kaynağını gösterme erdemleri olmasa da zararı yok, memnun oluyoruz. Çünkü biz Müslümanlar da zaten krallık, padişahlık, saltanat istemiyoruz. Tarihimizdeki en büyük, en kötü ve en zararlı kırılma, maalesef hilafetten saltanata düşüş ile olmuştur kanaatindeyim. Allah bir daha göstermesin “ısırıcı krallığı”,  her türlü diktadan korusun insanlığı. Bizim asıl konumuz veya sorunumuz, halkın seçimini ve iradesini esas alan demokrasi değil, laikliktir.

 “Halkın iradesi” diyenleri “aferin” diyerek alkışlıyoruz. Evet, asıl olan halkın iradesidir. O kadar ki, “halk isterse Allah Teâlâ’nın iradesi olan “şeriatı” bile getirebilmelidir”. Halk çoğunluk olarak istemiyorsa, zaten azınlık istese de gelmez. Biz hiç kimseyi cebir, şiddet ve zor kullanarak şeriatçı yapmayacağız. Bunun ne anlama geldiğini biliyoruz. Ana yeri gelmişken bir latife yapalım: Bir kafirin zorla “Müslüman, yani şeriatçı” olması, Müslüman bir memurun zorla “Kemalist” olmasına benzer. Evet, 12 Eylülde bütün memurlara “Atatürkçü” olduklarına dair bir kağıt imzalatmışlardı. Ne işe yaradıysa! Komiklik işte!

O sözde demokrat, sözde halkçı, sözde laik düzenbazlara soralım: Var mısınız “şeriat mı laiklik mi?” diye halka sormak için bir referandum yapmaya?

“Yokuz” diyecekleri kesindir. Çünkü daha başta getirirken sormadılar ki. Beyler siz bu laikliği kim için istiyorsunuz? Halk için değil mi? Evet ise halka sordunuz mu bunu? Bu konuda halk ne diyor, ne istiyor, bunu biliyor musunuz?

 Nereye gittiniz beyler? Ne oldu halkın iradesine saygı? Bakın aslı olur veya olmaz, İngiltere “varız, halk isterse şeriat uygulanır” diyor.[14] İsveç de öyle. Siz onlardan daha mı demokratsınız? Siz “amma”sız, “ancak”sız yapamazsınız değil mi?

Biz bilinen gerçeği bir daha ifade edelim: Laiklik halka sorulmadı. Halk da bu laikliği istemedi, hala da istemiyor. Onun laikliğe ihtiyacı da yok. Çünkü o zaten kimseye zorla din iman kabullendirmenin çirkin ve yasak olduğunu biliyor. Bu yüzden ataları da bu konuda asla cebir ve şiddete başvurmamışlar. Eğer din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak laiklik ise, yeryüzünde bu laikliği en iyi Osmanlı devleti uygulamıştır. Dünya bugün bile onun seviyesinde değil maalesef. Aklı başında her tarihçi bu tespiti yapıyor.

Evet, Müslümanların laikliğe ihtiyacı yoktur. Olmaz da. Çünkü onu gerektirecek bir sorun yaşamazlar. Din ve onun tarih içindeki uygulamaları buna şahittir. İstisnalar herkes için kaideyi bozmaz. Peki, öyleyse bu laiklik niye geldi bu ülkeye?

Hemen söyleyelim, İslam Dininden nefret eden batıcı bir kadronun cebir ve şiddetle İslam’ı yok etmesi için. Çünkü İslam onların düşünce ve davranışlarına izin vermiyordu. Hatırlarsanız bu kanunlar geçerken M. Kemal’in söyledikleri çok meşhurdur: “Bu kanunlar bu Meclisten behemehal geçecek, ama ihtimal ki bazı kelleler kesilecek.”

Laiklik işte böyle geldi beyler. Böyle de devam ediyor. Halkın başında “balyoz” bunlar. Aksini düşünenler için “ezmek var, tepelemek var.”

 

İslam Laikliği Reddeder

 

Bilindiği gibi İslam, devlet ve toplumu idare edip yönlendirecek ve düzenleyecek kendine özel kanunları olan bir dindir. Laiklik ise devlet yönetiminde ve toplumun düzenlenmesinde dini reddeden, dışlayan, dinsiz bir yönetim isteyen yönetim biçimidir.

Yukarıda gördük, laiklik Batıda “din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak, din, inanç ve mezheplerin birbiri ile çatışmasını önlemek, insanların bu konularda seçimlerini serbestçe yapabilmelerini sağlamak, çoğunluğun azınlığa baskısını önlemek” için bulunmuş bir yöntemi ifade eder. Batı buna muhtaçtı ve bu açıdan laiklik ona fayda sağladı. Çünkü Batıdaki din ve mezheplerde zaten bir şeriat, yani dünyayı yönetecek kanunlar, yasalar yoktu. Kilise ve adamları güya tanrı adına devlet ve insanları keyfince idare ediyorlardı. Laiklik onların elinden bu yetkiyi, dolayısıyla sağladıkları gücü aldı ve kendi sınırlarına çekti. Devlet, belli bir din ve mezhebin dışında kaldığından, onların arasında olabilecek kavgaları da tarafsız durarak önledi. Bu haliyle laiklik Batı için bir fayda sağladı ise de, siyasetin, dolayısıyla devletin büsbütün dinden ve kiliseden uzak kalmasını başaramadı. Bugün hala din ve kilise Batıda her cihetten olduğu gibi siyaset ve seçimlerde en etkin güçlerdendir.

Laiklik devlet yönetiminden İslam Şeriatını kaldırmak, dini dünya işlerine karıştırmamak, dünya işlerinde dini yok saymaktır.  Bu açıdan bakıldığında laikliği uygulamak, İslam fıkıh ve hukukunu, meşhur adıyla İslam Şeriatını devletten söküp atmak, dışlayıp yok saymak, geri dönmemesi için tedbir almaktır.  Hal böyle olunca laiklik ve İslam’dan her biri diğerini yok etmeye çalışan iki amansız düşmandır. İşte bu gerçek vaziyetten ötürü laiklik İslam açısından çok tehlikeli bir dinsizliktir. İslam’ın bunu reddetmesinden daha tabii ne olabilir? 

Çünkü İslam, imanıyla, ibadetiyle, hukukuyla ve ahlakıyla bir bütündür, bölünüp parçalanmayı, bir kısmının uygulanıp bir kısmının uygulanmamasını bile asla kabul etmez. Kaldı ki İslam asla Müslümanlara, kendi ilahi kanunlarını alıp almama, uygulayıp uygulamama muhayyerliği vermez. Böyle bir seçeneği asla kabul etmez. İnsan ya İslam Şeriatını inanarak hayatında ve devletinde uygular ve böylece Müslüman olur veya istemez, uygulamaz, atar, kafir olur. Bu yüzden muharref Hıristiyanlık gibi dünyaya dönük kanunlar içermeyen dinlerde laiklik uygulanması belki olur, ama İslam gibi hem dünya, hem de ahiret işlerini beraberce düzenleyen dinde laiklik olamaz, uygulanamaz. Eğer uygulanmaya kalkışılırsa, bu İslam ile savaşmaktır.[15]

Bu tanımlardan ortaya çıkan gerçek, din ile şeriatın ayni şeyler olduğu hakikatidir. Burada öncelikle kastedilen 'teşrî'' meselesi şüphesiz ki Din'in ahkâm bölümüdür. Kişi ve toplum hayatını düzenleyen kurallardır. Bu bakımdan şeriat, daha doğrusu İslâm şeriatı denildiği zaman akla, İslâm'ın miras, medenî ve idare hukuku; idari ve toplumsal kuralları, cezaları, emirleri, yasakları, ibâdet ve ahlâk hükümlerini içine alan bölümü akla gelmektedir. Bu yüzden İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür, bölünme ve parçalanma kabul etmez. İnanç esaslarını ahlâk ile ilgili kurallardan, ibâdet ile ilgili hükümlerini fert ve aile hayatını düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında fark yoktur. Mü'minlere Allah için kulluk yapmayı emreden İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah'ın ölçüleriyle hareket etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din, ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı da, helâl yollardan para kazanmayı da emretmektedir.

Buna göre bir gerçek de şudur; tamamen dinsiz, tanrıtanımaz ateist insanları hariç tutarsak, birey bazında laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına gelir ki, dünyada din ile tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır. Zaman zaman Allah'ı düşünen, O'nun huzurunda sorumluluğa inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele ile çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra Kur'an okuyan veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine Kur'an okutan, hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa din ile ilgili iş yapan, yani dini tam yaşamasa da çok azını yaşasa dahi 'ben müslümanım' diyen kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda din, şu veya bu ölçüde vardır. Öyle ise o kimse laik değildir. Çünkü dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır.[16]

"Ben hem müslümanım, hem de laikim" diyen kimse, kendi özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu tutarlı bir söz değildir, tamamen saçmalamaktır. Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da olsa dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama bilinçli olarak insan ille de "ben laikim!" diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün olmaz; yani insan hem laik hem de müslüman olamayacağı için, ya müslümandır, ya da laik, yani dinlere karşı tarafsız, çok dinli, dini kendine karıştırmayandır.

Özellikle İslam’a göre toplumu Allah'ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile ilahî yasalar, kanunlar, yani şeriat indirmiştir. Allah'ın indirdiği hükümleri/yasaları uygulamayanlar nankör bir kâfir, kendine ve topluma zulüm eden bir zâlim ve bu haliyle yoldan çıkmış bir fâsık olurlar.[17]

Netice itibariyle ileride genişçe görüleceği gibi İslâm tarihi boyunca 'şeriat' kelimesi, 'Din'in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Kur'an, dinden kaynaklanan bir şeriat'tan söz etmektedir.

"Allah, dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Din'den Nûh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya da vasiyet ettiğimizi sizin için de teşrî' etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir."[18]

Allah inananlara din gönderip emir ve yasaklar koyarken, ferdî ve ictimaî alanları düzenleyen yasalarını koyarken inanan Müslümanlara bu kanunları alıp almamakta muhayyerlik tanımaz onlara, seçenek sunmaz. Ortada üç durum vardır:

Ya Allah’ın kanunları içtenlikle kabul edilir ve asla içte bir sıkıntı duyulmadan, aleyhte bile olsa uygulanır,

Ya da inanılır, ama menfaat ve keyfine ters düştüğü için utanılarak da olsa uygulanmaz, günahkar olunur.

Ya da son durum, eğer inanılmadan, yani reddedilerek uygulanılmaz ise dinden çıkılır, kafir olunur.[19]

Bunda akide açısından hiç bir şüphe yoktur. Çünkü İslam inancına göre Allah’ın kanunlarından başkasının kanunlarını almak, adına “tağut” denilen o “kanunları alınan” insan veya kurumu “tanrı kabul etmek”tir. Bu ise Allah Teâlâ’ya ortak koşmaktır, yani şirktir. Oysa İslam’ın temeli “tevhit”tir. “Tevhit Kelimesi” dediğimiz “La ilahe illallah” bunun en kesin ifadesidir. Burada konu ile ilgili ayet ve hadisleri çok bilindiği için yazmayacağız. Merak edenler “Yasama” ve “Yargı” maddelerine bakabilirler.

İşte bu yüzden müslümanlar hangi yönetim biçiminde olursa olsun hiç farketmez, kanunlarını iradeleri nasıl isterlerse öyle yapamazlar. Burada onların iradesini Allah’ın iradesi olan dini yasalar bağlar. Dolayısıyla bizde demokrasi olsa olsa yöneticileri seçmektir, temel yasaları değil. Temel yasalara gelince, Müslümanlar nazarında Kur’an ve sahih sünnet “anayasa” hükmündedir. İslam devlet ve toplumunda bir anayasa yapılacaksa bile temel çerçevesini bu iki kaynak belirler. Bunlara aykırı ne bir anayasa, ne de yasa düzenlenebilir. Teferruat olan tali yasalara gelince, onu da zaman ve zemine göre ihtiyaçlar neyi gerektiriyorsa, bu anayasa çerçevesine bağlı kalarak fıkıh usulü kaidelerince onu da yasama yetkisi olan uzmanlar, çıkarırlar. Devlet başkanı onayladığında da yürürlüğe girerler. Buna göre her Müslüman Allah ve Resulünün emirlerini pazarlıksız ve seçeneksiz olarak almak ve itaat etmek mecburiyetindedir.

 

Laiklik İnkardır

 

İslam kendi kanunlarını Müslümanlara fert ve cemiyet olarak, devlet ve kurumlar olarak uygulanmasını zorunlu kılıyorsa, bunun aksine inanmak ve davranmak, İslam’dan çıkmaktır. Bir Müslümanın dinden çıkarak küfre girmesine irtidat denir.[20] Bu ise din açısından çok büyük bir sorundur.

Birçok kitaplarımızda yazdık, çağımızda Batılılaşma ile başlayan büyük ve korkunç bir irtidat / dinden dönme yaşanmaktadır ve bunun önüne geçilmek için hastalık iyi teşhis edilmeli ve acilen tedavisi yapılmalıdır. Bizim son bir iki asırda en büyük derdimiz maalesef budur. ”Ben Müslümanım” diyen, bunda samimi olan, ama bilmesi gereken dininin akaid ve fıkhını bilemediğinden dolayı cahil kalmış birçok insan, söylediği bir söz, yaptığı bir iş yüzünden, belki istemeden, belki haberi bile olmadan dinden çıkmış gitmiştir, geçmiş bütün ibadetlerini sildirip atmıştır. İnsanın severek kabul ettiği dinden haberi bile olmadan çıkıp gitmesi acı değil midir?[21]

Maalesef din ve akaid konusunda öyle cehalet yaşanmaktadır ki, nice acı tecrübelerimizden biliyoruz, bu konuda haber verenlere maalesef teşekkür edecek yerde kızılmakta, onları aşırılıkla itham edilmektedir. Bu can alıcı bir yaramızdır. Yarayı yok saymak, sağlığa zararlıdır. Öyleyse ele alıp tedavi etmekten başka çare yoktur.

Bu gün medeniyet değiştirmekten ve çağdaş uygarlık düzeyini yakalamaya çalışmaktan, dini atıp laikliği almaktan dolayı iftihar eden bir ülkede yaşıyoruz. Öyle değil mi?

Evet öyle! Ama acaba bunun üzerinde hiç düşündük mü? Mesela hangi medeniyetten niçin çıktık da hangi medeniyete niçin girdik? Yakalamaya çalıştığımız çağdaş uygarlık düzeyi nedir? Bu soruların cevabı bile meselenin ehemmiyetini izaha kafidir.

Evet, İslam medeniyetinden çıktık, batı medeniyetine girdik. “Çağdaş uygarlık düzeyi” toplum ve devlet olarak idealize edildi. Ne demek bu?  Hangi düzey, hangi seviyedir çıkılmak istenen?

Açıkça görelim: İslam dinini bireysel ve toplumsal hayatından atmış, tamamen dinden ve Allah’tan kopuk bir seviye. Dinden ve Allah’tan bağımsız yaşayan, bunu da “insanın Allah’a kul olmakla kaybettiği özgürlük ve bağımsızlığını tekrar kazanması” sayan, dinsiz, imansız, materyalist, pozitivist, laik, seküler bir zemindir.

Peki, İslam medeniyetinden çıkıp batı medeniyetine girmekle iyi mi ettik? Allah’a karşı savaş vererek kulluktan kurtulup özgürlüğümüzü kazanmakla iyi mi ettik? İslam’a savaş açmakla, şeriatı kaldırmakla, İslamî kılık ve kıyafetleri yasaklayarak Hıristiyanların kılık ve kıyafetlerini, kanunlarını, yaşama biçimlerini almakla iyi mi ettik? Medreseleri kapatarak, tekkeleri kapatarak, cem evlerini kapatarak iyi mi ettik? Okullarda dini öğretmeyerek iyi mi ettik? Çarşı pazarda İslamî olan her şeyi yasaklamakla, ona ait görüntüleri “irticaî faaliyet” sayarak ezmekle iyi mi ettik? Sırf dinlerini öğrenmeye, yaşamaya, yaşatmaya çalışıyorlar diye insanlara eziyet ve işkence etmekle, okullardan, resmi kurumlardan, devlet memuriyetinden atmakla, devlet yönetiminden dışlamakla, hatta zindanlara atmak ve idam etmekle iyi mi ettik?

Önce bunları iyi düşünerek bir cevap vermemiz gerekiyor.

Eğer iyi ettik ise, bilerek veya bilmeyerek dinden çıkıp kafir olmalara bir şey demememiz gerekiyor. Hatta “iyi olmuş” diye sevinmemiz gerekiyor. Ancak bu iki soruya böyle diyene bir sorumuz daha var. Ama “galiba iyi etmedik” diyene de can alıcı bir sorumuz var. Her iki kesim de bu soruyu kendi vicdanında iyi düşünerek, bütün önyargı ve şartlanmış olmaktan bağımsız, dürüst ve samimi bir şekilde cevaplamak zorundadır.

“Nedir bu soru?” diyenlere “Neden?” diyoruz. Daha önce de sormuştuk, ama üstün körü geçilsin istemiyoruz. Ciddi bir düşünce ile cevap bekliyoruz. Evet, neden İslam medeniyetinden çıktık, batı medeniyetine girdik? Neden Müslümanlar olarak İslam medeniyetini bırakıp da Yunan ve Roma Putperestliği, bozulmuş Hıristiyanlık ve dinsiz materyalizmin karışımı olan Batı medeniyetini “çağdaş uygarlık düzeyi” diyerek aldık. Hangi sebep ve ihtiyaçtan ötürü kendi hak dinimizi bireysel ve toplumsal hayatımızdan çıkarıp atmayı kabul ettik? Neden tamamen dinden ve Allah’tan kopuk, dinden ve Allah’tan bağımsız yaşayan, buna da “insanın Allah’a kullukla kaybettiği bağımsızlığını tekrar kazanması” anlamında “özgürlük” diyen, dinsiz, imansız, materyalist, pozitivist, laik, seküler bir zemin ve seviyeyi “çağdaşlık” diye benimsedik?

Evet, niçin? Hangi zaruretten? Hangi ihtiyaçtan, hangi gereklilikten? Kendi medeniyetimize ne olmuştu?

Bizi işgal eden Batılı kafirlere karşı zafer kazandıktan sonra, o “tek dişi kalmış canavara” neden teslim olduk? Ve bunu yapanlar, bütün varlıklarını bu savaşa adamış aziz milletimize ve şehitlerin arkada bıraktıklarına acaba sordular mı? Fikrini aldılar mı? Seçim veya referandum yaptılar mı?

Hayır!

Neden yapmadılar?

Müslüman milletin bu küfrü kabul etmeyeceğini bildikleri için! Bırakın Müslümanları, azıcık aklı olan kimsenin bunu yapması mümkün değildir çünkü! İnsan kendi din ve yaşama biçimini varken, kendi öz medeniyeti varken, dostunun din ve yaşama biçimini, medeniyetini bile almaz, bırakın düşmanını. Peki, ülkemizi işgal eden kafirlerin medeniyet ve hayat tarzlarını biz neden aldık? Niye aldık? Hangi sebepten, hangi gereklilikten aldık?

Mesela Almanlara deseniz ki, “Kendi medeniyetinizi, örf ve adetlerinizi atın, Fransız medeniyetini alın”, döner ve size en azından şöyle söyler: “Siz manyak mısınız?”

Oysa ikisi de aynı kök ve kaynaktandır, yani batı medeniyetindendir ve örf ve adetleri, yaşam biçimleri birbirine büyük ölçüde benzer. Buna rağmen kabullenmezler. Öyleyse yeri geldi, soralım: “Biz manyak mıyız? Biz neden aldık?”

Bir zamanlar bir kafası karışık demişti ki: “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, batı medeniyetindenim.”

Ey Türk, mademki İslam ümmetinden bir Müslümansın, Batıda işin ne? Ne olmuş ki senin medeniyetine? Neden onu bırakıp da Batı Medeniyetini aldın? O zaman Türklüğünü besleyen damarlar kuruyunca, hala Türk kalabilecek misin? Mümkün mü bu?

İslam ile laikliğin bağdaşmayacağını bilen laiklik yanlıları, bunu temin için “İslam’da Reform” isterler. Yani Hıristiyanlığa yaptıklarını ona da yapmak isterler. Çünkü o insan eliyle reforme edilmiş, ilahî olma özelliği giderilmiştir. Yani artık devlet yönetecek hukuku yoktur. Laiklik ile de zaten devlet dışına atılmıştır. Ama İslam’a gelince, hala Allah Teâla’dan geldiği gibi duruyor. İnsan eliyle değiştirilememiş, reforme edilememiştir. Bunu istemişler ama başaramamışlardır. Çünkü Kur’an-ı Kerîm Allah Teâlâ’nın koruması altındadır. O Kur’an-ı Kerîm’in ilk kaynak kabul edildiği İslam dininde iman, ibadet ve ahlak esasları olduğu kadar aynı zamanda devlet yönetimine, yasamaya, yargıya, ekonomiye, eğitime, sosyal hayata dair kanunlar vardır. O yüzden ya onu da reforme edecek ve kanunlarını kesip atacaklar, ya da devlet hayatından dışlayacak, yasak getirecekler. Bu konuda ister istemez gerçek demokrasi ve laiklikten taviz vereceklerdir. Bu da Batılıların ve Batıcıların ilkesiz yüzleridir. Velhasıl bu ülkede hakiki bir demokrasi ve laiklik yoktur. Zaten hiç olmadı da. Sadece laikçilik var.

 

Sonuç

İşte Teori:

Laiklik dîn ve vicdan hürriyetinin bir gereğidir. Bu hürriyet ise şu maddeleri içerir: İnanma Hakkı

Dinin dilinde ibadet ve dua hakkı

İnananların örgütlenme hakkı

Tâlim ve tedris, neşir ve telkin hakkı. Buna göre;

Dini okutup öğretmek bir haktır

Neşir hakkı din hürriyetinin en hayatî cephesidir

Din neşriyat ile himaye ve müdafaa edilir

Dini tâlim ve tedris faaliyetinin ehemmiyeti

Dinin emirlerini yerine getirme hakkı

Dinin istediği kılık ve kıyafet serbestliği…

 

İşte Pratik

 

Ama pratikte, yani uygulamada hiç de ifade edildiği gibi değildir. Azıcığını görelim bari.

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu.

Bu kanunla Türkiye’de din eğitimi veren bütün okullar kapatılmış, Kur’an kurslarında veya mahalle aralarında Kur’an okutulup öğretilmesi bile yasaklanmıştır. Artık insanlar dinlerini bilmeden yaşayacaklar, hakkıyla ne imanı, ne ibadeti, ne muamelatı, ne de ahlakı öğrenemeyecekler, Peygamberlerini ve kendi tarih ve medeniyetlerini unutacaklardı. Hedef halkı Hıristiyan yapmaktı. Ancak böyle olursa, yapılan devrimler kalıcı olurdu.

2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun ile 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

 Artık Müslümanlar kafirlerin giydiği şapka başta olmak üzere bir Batılı giyineceklerdi. Fes, takke, kalpak, sarık, şalvar, cüppe çıkarılacaktı. Kadınlar çarşaftan kurtulacaklar, erkeklerin arasında yüzleri ve başları açık olarak hayata katılacaklardı.

3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun.

Artık Müslümanlar bir araya gelerek diledikleri gibi ibadet edemeyecekler, en azından zikir çekemeyecekler, ahlak eğitimi ve manevi yolculuk olan seyr-i süluk yapamayacaklardı. Giderek camilere gitmek dahi insanı tehlikeye sokacaktı. Zira ibadet edenler fişleniyor, mimleniyor ve önemli işlere alınmıyorlardı.

4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü.

Artık şeriat kaldırılmış, din devletten ve sosyal hayattan atılmıştı. Din nikaha bile karışamayacaktı.

5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun.

İslam medeniyetinden çıkıp Batı medeniyeti dünyasına dahil olunca, o eski medeniyetin bütün araçları reddediliyordu.

6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun.

Bu kanunla din eğitimi bir darbe daha yiyordu. Artık İslam harfleriyle yazmak ve yayın yapmak yasaktı. Evlerde eski yazıyla yazılmış kitap bulundurmak bile cezalandırılmak için yetiyordu. Kur’an dahi toplanıp yakılıyordu. İnsanlar bu yüzden evlerindeki kitapları ya camilere, ya türbelere atarak kurtuluyorlardı. Kimisi müftülüğe bırakıyor, kimisi de bir sandık yapıp toprağa gömüyordu.

7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun.

Maksat mazide kalan İslamî hayat ve medeniyeti unutturmak idi. Bir de saygın birisinin etrafında birleşip teşkilatlanarak toplumda güçlenmenin yollarını kesmekti. Kısmen başardılar da.

Evet, cumhuriyet ile laiklik gelmiş, kendi vatanında İslam dinine ve Müslümanlara savaş açmıştı. Şimdi dikkat edilsin, maksadımız iyi anlaşılsın, yoksa yok yere itiraz edilecek çok acı bir söz söyleyeceğim. Gaybı Allah bilir, ancak tahminim odur ki, eğer bu ülkenin idaresi işgalci Batılı kafirler tarafından devam ettirilseydi, kuvvetli ihtimaldir ki halk, “kurtarıcı” denilenlerin yaptıkları kadar zarar görmeyecek, acılar çekmeyecekti. Zira yukarıda hak olarak sayılan dini eğitimin yasaklanması, İbadet dilinin Türkçe olması, şeriatın kaldırılması, şapka ve kılık kıyafete müdahale edilmesi, İslam harflerinin kaldırılıp kitapların yasaklanması ve müsadere edilmesi, İslamî eğitimin yasaklanması, medrese ve tekkelerin kapatılması olmayacaktı. O işgalci kafirler de, benzeri ülkelerde olduğu gibi, bir gün geldikleri gibi gideceklerdi. Ama o emperyalist kafirler çok sinsice ve zekice bir iş yaptılar. Bunları kendileri yapsa ahali isyan ederdi. Öyle yapmadılar. Memleketi anlaştıkları kendi kafalarından olanlara teslim ederek geri çekildiler ve ne yapacaklarsa onlara yaptırdılar. Biz de “bizim adamlar” yaptı sandık. Ama asıl yapan arka plandaki emperyalist kafirlerdi. Çektiğimiz Müslüman eliyle gavur eziyetiydi. Ne yaparsın, acı da olsa bu oyunu takdir etmemek elde değil maalesef.

 



[1]- Bkz. Kenan Gürsoy, DİA, Laiklik md. XXVII, 60 vd.

[2] Bkz. DİA, Laiklik md.

[3] Biz buna düştüğümüz itiraz kaydımızı hatırlatalım. C.N.

[4] Ali Fuat Başgil, “Din Hürriyeti: Türk Anayasasının 75. Maddesi üzerinde Etüd”, Medeni Hukuk Profesörü A. Samim Gönensoy’a Armağan, İstanbul 1955, ss. 228-262.

[5] Ömer Demir, Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, s.245.

[6] A.g.e. s. 144.

[7] A.g.e. s.220.

[8] Bkz. Süleyman Ateş, Kur'an Ans., 19/326).

[9] Mâide, 45-47.

[10]  Şûrâ, 13.

[11] Bakara, 256. Ayetin tamamı şöyledir: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

[12] Bu topraklarda Hanefiler ve şafiiler ağırlıklı yaşarlar. Aralarında daha bir kavga duyulmamıştır. Kim, “zamanında Alevilere baskı yapılmış, savaş açılmış” derse, yalandır. Yavuz Selim zamanında yaşanan sorun ise bir mezhep sorunu değil, açıkça bir devlet ve siyaset sorunudur. Çünkü baskı gören Aleviler, kendi devleti olan Osmanlıyı bırakarak İran’daki Şah İsmail’i desteklemişlerdi. Cezaları siyasi idi. Böyle bir duruma hangi devlet sessiz kalabilir ki?

[13] Anayasasında “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” yasa olun bir ülkede hangi fikir ve ifade özgürlüğünden, hangi millet iradesinden, hangi çağdaş değerlerden ve insan haklarından bahsedilebilir?  İşte, “halka rağmen halk için yapılan” komiklikler, bir de çağdaşlık, modernizm, aydınlanma, haklar ve özgürlükler, küreselleşme adına yapılırsa, halk bu oyunlara itibar ve iltifat etmez. Fırsat bulduğu an da hayatından koparır atar. Laikliğin akıbeti de budur. Konuyla ilgili “Laiklik Sorgulaması”, “Osmanlıdan Cumhuriyete Büyük Kırılma”, “Batılılaşmayla Hesaplaşma”, “Sistem Ve Şeriat” kitaplarımıza bakılabilir.

[14]             Bkz. Cemal Nar, Sistem Ve Şeriat, s. 46 vd. Haberin kaynağı da orada yazılı. İsterseniz siz de Google’ye “İngilterede şeriat” diye yazınız, bakalım kaç haber çıkacak? Ben yazıp tıkladım, “Yaklaşık 61.100 sonuç bulundu (0,60 saniye)” dedi. İşte onlardan biri: ““İngiltere'de şeriat mahkemelerine rağbet artıyor

                Son güncelleme: 19 OCAK 2012 - TSİ 17:34

                İngiltere'deki Müslümanlar nezdinde şeriat mahkemelerine rağbet giderek artıyor. Londra'daki "İslami Şeriat Konseyi"ne getirilen davaların son beş yıl içinde üç kat arttığı belirtiliyor.”(http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2012/01/120119_dg_sharia.shtml)

[15] Daha fazla bilgi için bkz. Cemal Nar, Laiklik Sorgulaması, Sistem Ve Şeriat.

[16] Bkz. Süleyman Ateş, Kur'an Ans., 19/326).

[17] Mâide, 45-47.

[18] Şûrâ, 13.

[19] Bir de laikliği yasalarla dayatan bir ülkede iktidara gelen, devleti beşerî, laik kanunlarla idare etmek zorunda kalan Müslümanlar vardır. Eğer onlar İslam’a bir bütün olarak iman etmişler ve bu iktidarı toplumu İslamlaştırmak ve insanlara hayırlı hizmet etmek için iyi niyetle kullanıyorlarsa, zarurete binaen dinden çıkmazlar kanaatindeyim. Çünkü her ne kadar devleti yönetiyorlarsa da bütün bir sistemi kökten değiştirecek güçleri henüz yoktur. Olmadığı sürece de mazur sayılırlar. Bu konuda tam tersi düşünenler de vardır. Bize göre ya hep ya hiç mantığı doğru değildir. “Bir şeyin tamamına erişilemiyorsa, tamamen terk etmek de gerekmez” kaidesini ve tedriç usulünü unutmamak gerekir. Hz. Yusuf örneği de bunu gösterir.

[20] İleride irtidat ve cezası hakkında daha geniş bilgi vardır, bakılabilir. 

[21] Burada “haberi olmadan”, “bilmeden” kelimeleri önemlidir. İrtidatta kasıt ve irade aranır elbette. Ama bazı şeylerin cehaleti mazeret olamaz. Bu durumların açıklandığı “Tekfir” maddesine bakalım lütfen.