İslamiyat

Kemalizm Atatürkçülük

Tarih: 10 ay önce

 Konular

Kemalizm Nedir?

Sistemin Yeni Dini Kemalizm

Kemalizmin Doğuşu

Güya Demokrasiye Geçiş

Darbeler Dönemi

Mustafa Kemal Ve Din          

Kemalizmin İcraatları

 

Kemalizm Nedir?

Mehmet Yılmaz “Kemalizm Nedir?” diye soruyor. Bana sorsa ben de ona sorardım: “Kemalizm diye bir şey mi var?” bence yok. Tanzimattan bu yana Batıcıların Osmanlı devletini yıkıp yerine bir batı devleti kurma projesini gerçekleştirme imkan ve fırsatı bulmuş bir askerin, kendisinden önceki yazıp çizilenleri hayata geçirmesi vardır sadece. Yoksa M. Kemal (Kamal mı demeliydik?) için özel bir fikir yok ortada.

Her neyse, yazar soruya kendisi bir cevap vermiş: “Kemalizm bazen bir ideoloji, bazen isyankâr bir ruh hâli, bazen bir çağdaşlaşma projesi olarak çıkıyor karşımıza. Kimilerine göre Türk Solu kemalizmin devamı. “Hayır” diyor kimileri, Kemalizm evrensel solun Türkiye’deki şeklidir. Kemalizm bazen de bir din olarak kendini gösteriyor. İnsanlar bir dağa düşen gölgede, bulutlarda Atatürk’ü görüyorlar. Ona “yaratıcı” diyorlar. Hamd ve şükran duygularını ifade ediyorlar. “Bizi izlediğini biliyoruz Atam” diyerek onunla konuşuyorlar.

Kemalizm nedir? Bu soruya doyurucu bir yanıt verdi Derin Sular sitesi. Çok sayıda referans ile desteklenmiş, tarafsız bir dille kaleme alınmış bu yazıyı herkese tavsiye ederim. Tabi en başta kendisini “Kemalist” olarak tarif edenlere.”[1]

Biz de merak ettik haliyle ve bulduk o yazıyı ve okuduk.[2] Okuduk ve acı acı tebessüm ettik. İsterseniz konuya biraz daha ilmi yaklaşalım ve bir tarif sunalım:

“Türk milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin millet egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve bilimin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarılması amacıyla, temel esasları yine Atatürk tarafından belirtilen, devlet hayatına, fikir hayatına, ekonomik hayata, toplumun temel kurumlarına ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere ATATÜRKÇÜLÜK denir. Atatürkçülük, Türk milletinin ihtiyaçlarından ve tarihi gerçeklerinden çıkmış olup ilerleme ve yenileşme amacı taşımaktadır.”

Bu tarifi biraz cüm cümle analiz / tahlil edelim mi?

1. Türk milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması: Nedir bu? Türk milleti dün de bağımsızdı, her devlet gibi bağımsız yaşamak ister. Bunun bir ideoloji diye sunulması anlamsız değil midir?

2. devletin millet egemenliği esasına dayandırılması: Bunun için “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” denmiş, bunu gerçekleştirmek için TBMM kurulmuştur. Lafta böyle. Ya gerçekte? Atattürk ilke ve inkılaplarının neresinde halk vardır? Halka sorulmuş mudur? Halk istemediği zaman iradesi geçerli olmuş mudur? Yoksa cebir ve şiddetle susturulmuş mudur?

3. aklın ve bilimin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarılması amacıyla: Aklın ve bilimin rehberliği demek, göten inen İslam’ın “hurafe” ve “irtica” adıyla yaftalanarak hayattan kovulması, hidayet, yani yol gösterici olmaktan çıkarılması demektir. Yani inkarcı Batının kana pozitivizmi. “çağdaş uygarlık düzeyi” de Batı medeniyetinin seviyesi demektir. Demek ki Batılılaşma ile kalınmayacak, bir Batılıdan daha batıcı olarak onlardan üstün hale gelinecek. “Türk kültürü” de ne demek? Ortada Türk kültürü kalmamıştır. Türkün dini, dili, alfabesi, tarihi, sanatı, müziği, görgü kuralları, kılık ve kıyafeti, velhasıl bütün hayat tarzı kendi olmaktan zorla çıkarılarak, Batının kültür ve medeniyetine sokulmuştur. Artık Kur’an bile okutulmaz. İslam Tarihi okutulmaz. Atalarımız ile bağımız kesilmiştir. Türk kültürü katledilmiş, İslam medeniyeti taş taş yıkılmıştır.

4. temel esasları yine Atatürk tarafından belirtilen, devlet hayatına, fikir hayatına, ekonomik hayata, toplumun temel kurumlarına ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere: İşte çeliki, işte yalan. Hani halkın egemenliği idi? Demek ki değilmiş. Atatürk tarafından belirtilmiş. Bu da yalan. Çünkü Batılılaşma Tanzimattan bu yana devam eden bir fikir veya ideolojidir. Atatürk tarafından belirtilen denilen her şey daha önceden belirlenmişti. Hatta program olarak yayınlanmıştı. Burada Atatürk’e ait hiçbir şey yoktur. Batılılaşmanın resmen uygulanması vardır.

5. Atatürkçülük, Türk milletinin ihtiyaçlarından ve tarihi gerçeklerinden çıkmış olup: Ne alakası var? Bu milletin bu devrimlerden hangisine ihtiyacı vardı? Hilafetin kaldırılmasına mı? Şeriatın kaldırılmasına mı? İslam yazısının kaldırılmasına mı? Medrese ve tekkelerin kapatılmasına mı? Türk halk ve sanat müziğinin kovulmasına mı? Kendi kılık ve kıyafetinin yasaklanmasına mı? Adabı muaşeret, görgü kurallarının kaldırılmasına mı? Bunlardan doğan boşluğun Batı hukuk, yazı, alfabe, kılık kıyafet, görgü kuralları vs. ile doldurulmasına mı? Türk halkı istemiş de isyanlar niye olmuş? İstiklal mahkemeleri niye binlerce can almış idam sehpalarında? Millet niye devlete küsmüş? Bu iddiaların hepsi yalan, dolan, palavradır.

6. ilerleme ve yenileşme amacı taşımaktadır: Öyle ya, Avrupalılaşma, Batılılaşma bizi ilerlemeye götürdü. Zira yasaklanan İslam bizim terakki yolunda ayağımıza bent vuruyordu. İlerlemeye mani olan İslam ve Türklükten kurtulup Batılılar gibi olunca, görüyorsunuz Batılı ülkelerden çok ileri seviyelerde geliştik. İçki arttı, fuhuş arttı. Cinayetler arttı. Fakirlik arttı. Bütçe daraldı. Gelir dağılımndaki denge bozuldu. Darbelerle halk iradesini dizginleme arttı. Yönetimde vesayet arttı… Avrupa’nın birincisi olduk. Amerika ve Rusya’ya kafa tutar hale geldik. Osmanlıdaki gibi büyük devletler ne diyeceğiz diye ağzımızın içine bakıyor, tepkimizi ölçmeye çalışıyorlar. Geliştik, kalkındık, dünyaya nizam verir hale geldik Atatürkçülük sayesinde.

Atatürk ilkeleri deyince akla gelen 1935 yılında toplanan Cumhuriyet Halk partisi kurultayında kabul edilen 6 Atatürk ilkesidir. 5 Şubat 1937 yılında 1924 Anayasası’nın ikinci maddesinde değişiklik yapılarak Türk Devleti’nin temel nitelikleri olarak kabul edilmiştir. Türk inkılâbının dayandığı temel ilkelere Atatürk İlkeleri denir. Bu ilkeler; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılâpçılıktır.

Peki işin doğrusu nedir?

Mesela cumhuriyeti ele alalım. Atatürkü kaç defa kimler cumhurbaşkanı seçmiştir? Millet mi seçmiştir, meclis mi seçmiştir? Birinci ve ikinci meclisi kim seçmiştir? Türk Milliyetçiliği midir, Türk ırkçılığı mıdır? Değilse, başta Kürtler ve Kürtçe olmak üzere bütün ırklar neden inkar edilmiş, diller yasaklanmıştır? Halkçılık denince akla hangi halk gelmiştir? Türk halkının bu ilkelere katkısı nedir? Cebir ve şiddetle mi kabul etmiştir, düğün bayram yaparak mı mesela? Devletçilik nasıl bir vesayet ile halkın iradesine meydan okumadır? Laiklik din düşmanlığı olarak uygulanmamış mıdır? Oysa laiklik din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak herkesin din ve inancını özgürse seçip istediği kadar öğrenebilmesi, yaşayabilmesi, başkalarına anlatıp yayabilmesidir. Soralım, laik devlette İslam hangi okullarda okutulmuştur? Millet dinini nasıl öğrenmiştir? İbadet yapanlar nasıl fişlenmiş ve irtica diye üst düzey memurluklardana atılmıştuır? Kılık kıyafete nasıl müdahale edilmiştir? Hergün şeriata hakaret edilirken, onun Müslümanların dini olduğu bilinmemiş midir? Vs. vs. Ya İnkılâpçılık? Batılılaşma denilen “gavurlaşmanın” adı nasıl da inkılapçılık diye övülmüştür?

İşte Atatürkçülük ve işte Atatürk ilkeleri. İşin özetinden biraz daha detaya geçelim isterseniz.

 

Sistemin Yeni Dini Kemalizm

 

Mustafa Kemal dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde galip memleketini mağlup milletlere esir eden, din, devlet ve medeniyetini terk ederek düşman ülkelerin hakimiyetine sokan, milli kültür ve tarihi mahvetmeye varan icraatları “devrimler” diyerek halka zorla, cebir ve şiddetle yaptıran bir insandır. Bütün bunları yaptıktan sonra ölüp gittiği zaman, belki yaptığı tüm devrimleri henüz halka mal olmamıştı. Fakat kökü Batılılaşmaya dayanan bu devrimlerin arkasında hiç şüphesiz dünyanın etkin devletleri ve karanlık güçleri vardı. Onun arkasından gelen “ Millî Şef” İsmet İnönü ve tek parti olan CHP’nin yönetimi bir ara İnönü’yü öne sürerek Mustafa Kemal’i unutturma sevdasına düşmüşse de, sonunda bu devrimlere yürekten sahip çıkmak zorunda kalmıştı. Çünkü bu projede ortak çalışıyorlardı. Galip devletlerle yüz yüze Lozan’ı yaşayan kendisiydi. O bakımdan belki Mustafa Kemal zamanından daha şiddetli bir şekilde muhaliflerini ezerek İslam’ı ve yerli kültürü yok etme ve Müslümanları sindirme işinin üzerinde amansızca yürüdü. Bunun için insan haklarını ve hukuku acımasızca çiğnedi.

Öyle oldu ki, Mustafa Kemal'in düşünceleri sanki devletin dini gibiydi. Kemalizm artık bir nevi devletin “resmi dini” idi. Din demeyi halkın tepkisinden çekindikleri için “resmî ideolojisi” şekline soktular. Artık bütün okullarda bu yeni din öğretiliyor, buna ters düşen bütün dinler, mezhepler, ideolojiler tehlikeli sayılarak yok ediliyordu. Onlara göre laikliğin temel amacı din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak değil, ülkede yeni kabul edilen “Kemalizm dinini/ ideolojisini” bütün dinlere hakim ve üstün kılmaktı. Devletin en büyük görevi, kıyamete kadar asla değişmeyecek olan bu mükemmel din ve ideolojiyi ilelebet korumak ve kollamaktı. Bunun en büyük düşmanı ise, hakimiyetine son verdiği İslam idi. öyleyse en büyük mesele, bu ülkede İslam ile ilgili her şeyi yok etmek idi.

İslam için, "ilahi olduğu için değişmeyecek bir dogma" diyenler, “Kemalizm”i ebediyyen değişmeyecek bir “dogma” haline getiriyorlardı.[3] "Allahu ekber" yerine artık “Atatürk ekber" diyorlardı. Beytullah’ı ziyaret için hac ibadeti yasaklanıyor, Çankaya kutsanıyordu. Dinin bütün değerleri “hurafe” sayılarak yok ediliyordu. Hatta bütün alimlerin, velilerin, halifelerin türbeleri yasaklanıyor, ama M. Kemal’in türbesi açık kalıyor ve ziyareti teşvik ediliyordu. Maksat dogmaya veya hurafeye karşı çıkmaksa, bu iki uygulama arasındaki fark neydi? Bunu anlamayacak kadar kafasız, kapasitesiz ve kalitesiz değillerdi belki ama bu çifte standart acaba nedendi?[4]

 

Kemalizmin Doğuşu

 

Batılılar ve onların yerli işbirlikçileri Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarlarken ellerine büyük bir imkan geçirdiler. Bu imkan, zayıf düşmüş bir milletin egemenlik haklarını kullanan devletini ele geçirmeleriydi. Batılılaşma için çalışanlar yüzyıllardır sürdürdükleri faaliyetlerin neticesini cumhuriyeti kurmakla elde etmişlerdi. Artık yepyeni bir devlet doğuyordu Osmanlı'nın külleri üzerinde. Bu devletin en temel özelliği, kendilerine göre “sırtlarında bir kambur gibi taşıdığı İslam'dan” ve hiçbir faydası olmadığı halde yüzyıllardır hamallığını yaptığı “yeryüzü Müslümanlardan” kurtulmaktı. Onlar, “misak-ı millî” yerine “Türkiye” adıyla sınırları belirlenmiş küçük bir ülkeye razı oldular. Yönlerini batıya çevirdiler. İslam dünyasına da bir daha dönmemek üzere ebediyen veda ederek arkalarını döndüler.

Artık bu yeni ülke bir batılı ülkesiydi. Onların kültür ve medeniyet yapısı, yönetim biçimi ve hayat tarzı hakimdi. Elbette halk bunu kabul etmeyecekti. Peşinen bilinen bir gerçekti bu. Bu yüzden zaten vatandaşa hiçbir şey sorulmadı. Ondan mutlak itaat beklendi. İyi de, acaba halk bunu kabul edecek miydi?

O günün şartlarına baktığımızda şunu görürüz; halkın bunu reddedecek bir gücü yoktu. Halk onlarca yıl süren savaşlardan dolayı bitmiş, tükenmişti. Gençler asker olarak cepheden cepheye koşuyor, ya şehit oluyor, ya sakatlanıyor. Cephe arkasında kalan yaşlılar onlara ve evlatlarına bakmak zorunda kalıyordu. İçlerinde bir muhalefet vardı. Öfke vardı. Hatta yer yer isyan da etti. Fakat bütün bu çabalar sonuçsuz kalmaya mahkumdu. Kendisini temsil için meclise gönderdiği insanların da yapacak çok bir şeyi yoktu. Çünkü önce aldatılmışlardı. Sonra da işleri bitirilmişti. Mustafa Kemal kafasına koyduğu devrimleri gerçekleştirmek için teklifini sunduğunda, buna karşı çıkan insanlara açıkça şunu söylemiştir: "Bu kanunları behemahal çıkacak, ama muhtemel ki bazı kelleler gidecek". Bunun örnekleri de yaşanmıştı o günlerde. Faili meçhul cinayetlerden herkes korkuyordu. Yapılacak çok bir şey kalmamıştı.

Buna rağmen Mustafa Kemal, laikliğin altyapısı olan hilafetin ve şeriatın kaldırılmasında işi garantiye almak için Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisini feshetmiş, yerine millet adına meclisi Ankara'da oturduğu yerden seçmişti. İşte bu özel seçilen meclis sayesinde daha sonra istediği devrimleri tek tek gerçekleştiriyordu.

Mustafa Kemal'in bütün bunları yapabilmesi için büyük bir karizmasının olması gerekiyordu. Bölümün başında da anlattığımız gibi bazı tarihçiler bu karizmanın oluşması için Yunanlılarla yapılan savaşları “muvazaalı” bulmuşlar ve yaşanan olaylara " tiyatro" olarak bakmışlardır. Öyle ya da böyle düşmanı denize döken (!) Mustafa Kemal'in millet üzerinde bir karizması vardı. Fakat devrimler oldukça halk tarafından bu karizma çiziliyordu. Çiziliyordu ama elden bundan başka da bir şey gelmiyordu. Çünkü yeni devlet devrimleri gerçekleştirmek için başta istiklal mahkemeleri olmak üzere her türlü tedbiri almış olarak muhaliflerinin üzerine acımasızca gidiyordu.[5]

Mustafa Kemal vefat ettiği zaman yaptığı bu tür devrimleri henüz halka mal olmamıştı. Fakat arkasından gelen “ Millî Şef” İsmet İnönü ve tek parti olan CHP’nin yönetimi Mustafa Kemal’e karşı bir ara tereddüt geçirdi ise de, sonunda bu devrimlere yürekten sahip çıktı. Belki Mustafa Kemal zamanından daha şiddetli bir şekilde muhaliflerini ezerek İslam ve Müslümanlar üzerine amansızca yürüdü. Mustafa Kemal'in düşünceleri sanki devletin dini gibiydi. Kemalizm artık bir nevi devletin “resmi ideolojisi” idi. Bütün okullarda bu öğretiliyor, buna ters düşen bütün dinler, mezhepler, ideolojiler tehlikeli sayılarak yok ediliyordu. Onlara göre laikliğin temeli sayılan bu Kemalizm ideolojisi kıyamete kadar değişmeyecek mükemmel bir ideoloji idi. Halbuki bu uygulama laiklik ilkesine ters idi. Devlet din veya ideoloji dayatabilir miydi laik bir ülkede?

İslam için, "ilahi olduğu için değişmeyecek bir dogma" diyenler, “kemalizm”i ebediyen değişmeyecek bir “dogma” haline getiriyorlardı. "Allahu ekber" yerine " Atatürk ekber" diyorlardı artık. Maksat dogmaya karşı çıkmazsa fark neydi? Bunu anlamayacak kadar kafasız, kapasitesiz  değillerdi ama belki kalitesiz idiler.

 

Güya Demokrasiye Geçiş

 

Ancak değişen dünya bu insanları da değişime mahkum etti. Cumhuriyet, demokrasi ile beraber olursa yürüyebilecekti. Faşist devletler birer ikişer yıkılıyordu. Halkın iradesi yeni yönetimlere şekillendiriyordu batı dünyasında. Bizim örnek aldığımız dünyada yani.

Kendilerini taklide çalıştığımız bu dünyada olan değişime uzun süre kayıtsız kalmak mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti de bir değişim yaşamak zorundaydı. Hatta bu yüzden batı dünyasından baskı da görüyorlardı. Doğu dünyasından gelen tehditler de batı dünyasından gelen bu teklifleri kabul etmeye mecbur ediyordu onları. Derken ister istemez cumhuriyetten çok partili demokrasiye geçmek zorunda kaldılar. Göstermelik de olsa tek partiden çok partili döneme geçilmiş oldu.

Bu dönemin en bariz özelliği, halkın dini talepleri olmuştur. Halk kendisine verilen ilk fırsatta Türkçe okunan ezanın asli şekline döndürülmesini kazanmıştı. Kur'an-ı Kerim okuma serbestliği, okullarda din derslerinin verilmesi, İmam Hatip Okullarının açılması, hacca gidebilmek Müslümanlar'ın ilk talepleri idi. Bu yüzden diğer taleplerle beraber Kur'an kursları ve ikide bir kapansa bile İmam Hatip okulları da açılmıştı.

 

Darbeler Dönemi

 

Bu çok basit isteklerin karşılanması bile Kemalistleri kudurtmaya yetmişti. Onlara göre irtica hortlamıştı. Kemalist devrimler elden gidiyordu. Hatta devlet ve vatan elden gidiyordu. Öyle bir kıyamet kopardılar ki, arkasından her on yılda bir tekrarlanma istidadı taşıyan darbeler dönemi geldi.

Fakat bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman halk, kendisine darbe yapılsa bile, topyekun başka topraklara sürgün edilemiyordu. Onlar bu topraklarda yaşadığı sürece dinlerine bağlı kalacaklar ve ele geçirecekleri her fırsatta gasp edilen haklarını tekrar talep edeceklerdi. Nitekim öyle de oldu.

Yönetimler Mustafa Kemal'in karizması çizilmesin, “Kemalizm” zarar görmesin diye onu koruyan “adama mahsus özel kanun” çıkardılar. Yine “laiklik elden gitmesin” diye engizisyon mahkemelerine taş çıkartıp rahmet okutacak bir zulüm makinasına dönüşecek olan 163. Maddeyi yasalaştırdılar. Artık kimse ne onu, ne de “ilkelerini” eleştiremiyordu. Sadece bununla da kalınmadı. Artık “Kemalizm” de eleştirilemiyordu. Nitekim hala anayasanın ilk maddelerinde Atatürk milliyetçiliği ve laiklik değiştirilmesi dahi teklif edilemez olarak yerini almıştı. Daha önce de gördüğümüz gibi Anayasanın sonunda 174. maddede de “Kemalist inkılapların bu anayasaya aykırı sayılamayacağı” açık seçik yazılmıştı.

Bu ne demek?

Demesi şu: “Aslında Kemalist devrimler Anayasa hukuku kurallarına aykırıdırlar. Dolayısıyla derhal yürürlükten kaldırılması gerekir. Fakat biz ona sahip çıktığımız için, bunu görmezlikten geleceğiz. Kimsenin haklı gerekçelerle de olsa onları kaldırmasına izin vermeyeceğiz”.

Şimdi bunun adına demokrasi mi diyeceğiz? Halkın iradesinin hiçe sayıldığı bir yönetim biçimine nasıl demokrasi diyeceğiz? Bir yalanı daha ne kadar sürdüreceğiz?

 

Mustafa Kemal Ve Din

 

Mustafa Kemal’in bir aydın olarak din hakkındaki fikirlerini bir hatıradan sonra aktarmak istiyorum.

"14 Ağustos akşamı Türk Ocağında verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Bakanlardan kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa bilim heyetinin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görülmeyen “Kur’an’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Şer’iyye vekili Konya Milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve bunun gibi sözüne inandığım bazı zatlar şu bilgiyi vermişlerdi:

“Gazi Kur'an-ı Kerim'i bazı İslamiyet aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur'an'ın Arapça okunmasını namazda bile yasaklayarak bu çeviriyi okutacak ve züppelerle işi alaya alarak güya Kur'an’ı da İslamiyet'i de kaldıracaktır. Çevresindekiler kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor."

Aynı akşam bu fikre ayak uyduran bazı kişileri görünce bu tehlikeli gidişatı önlemek için Mustafa Kemal Paşaya şöyle cevap verdim:

- Devlet Başkanı sıfatıyla din işlerini kurcalamanızın içeride ve dışarıdaki etkileri çok aleyhimize olur. Ve bize zarar verir. İşi ilgili makamlara bırakmalıyız. Fakat din konusu rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği göz önünde tutularak içlerinde Arapça'ya ve dini bilgilere hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan oluşan bir kurul toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak uygundur, ona göre bunları harekete geçirmelidir.

Mustafa Kemal Paşa bana şu cevabı verdi:

- Din adamlarına ne gerek var, dinlerin tarihi malumdur. Kur’an’ı doğrudan doğruya tercüme edivermeli.

Bu fikrini şöyle karşılık verdim:

- Sömürgeleri Müslümanlarla dolu olan büyük milletler Kur'an’ı kendi siyasi çıkarlarına göre dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapçayı hakkıyla vakıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir kurul tercümeyi mesela Fransızcasından yapabilir. Fakat bence burada eğitim programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek kuruldan vicdani bir mesele olan din bahsinden değil, pozitif bilim cephesinden yararlanma hayırlı olur. Kur'an’ın yapılmış tefsirleri var, gerekirse yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa enerjimizi milli kalkınmaya akıtmak daha hayırlı olur.

Mustafa Kemal Paşa bu beyanlarıma karşı şiddetle içindekini tamamen ortaya döktü ve şöyle dedi:

- Evet, Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur'an’ı Türkçe'ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.

Orada bulunan Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Ruşen Eşref Ünaydın Beyler işin bir bilim kurulu önünde berbat bir şekle dönüştüğünü görerek "Paşam çay hazır, herkes bizi sofrada bekliyor" diyerek müdahale edip bahsi kapatabildiler. Bizler de özel masadan kalkarak sofraya oturduk, yedik içtik.

Fakat bilim kurulunun bütün üyelerinin yüzlerinden düşen bin parçaydı. Çok üzülüyorlardı. Şüphe yok ki yakın günlere kadar Kur'an’ı ve peygamberi her yerde övüp göklere çıkaran, hatta camide hutbe okuyan bir insandan biraz önceki sözleri dinlemek herkese eza veriyordu.

Lakin iş bu kadarla kalmayacaktı. Cumhuriyetin kuruluşuna giden yolda Gazi ve çevresindeki değişim daha şaşırtıcı bir hale gelecek ve benim de bu akıma karşı verdiğim mücadele giderek şiddetlenecek, bu da ayrıntılarını daha sonra anlatacağım hadiselerin başıma gelmesiyle sona sonuçlanacaktı.”[6]

Ne olmuştu da Halife Hazretlerinin emriyle vatanı kurtarmaya, din ve devlete hizmete, hilafet ve şeriata sahip çıkmaya ve Müslümanlara hürriyet ve istiklal kazandırmaya gelenler, buna namus sözü verenler ve bunun için milletten destek isteyenler ve alanlar, evet, ne olmuştu ki, şimdi Hz. Resulullah (sas) Efendimiz için, Âlemlerin Efendisi, yoluna tatlı canlarımızın feda olduğu yüce insan için “Arabın oğlu”, aziz Kur’an-ı Kerîm için “yave”, yani “saçma sapan söz”, Müslüman olmak ve ölünceye dek öylece kalmak için de  “budalalık” diyebiliyorlardı?

Bu aşağılama, bu hakaret ne zamandan beri vardı? Baştan beri böyle düşünüyorlardı da ipler tamamıyla ele geçirinceye kadar takiyye mi yapmışlardı, yoksa bu düşüncelere yeni mi kanmışlardı?

Mustafa Kemal’in hayatında böyle zıt fikir ve davranışlar çoktur. O yüzden hakkında yazılan kitaplardan birisinin adı çok ilginçtir: “Ama Hangi Atatürk?” Öyle ya, incelerseniz ortada kim bilir kaç Mustafa Kemal vardır! İşte onun dinimiz ve genel dinler hakkında birkaç sözleri:[7]

"Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar."[8]

"Bazı yerlerde kadınlar, görüyorum ki başına bir bez veya bir peştamal veya buna mümasil bir şeyler atarak yüzünü, gözünü örter ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mânâ ve medlûlü nedir? Efendiler, medenî bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî vaziyete girer mi? Bu hâl milleti gülünç gösteren bir manzaradır. Derhâl tashîhi lâzımdı."[9]

“Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar” (30 Ekim 2006)[10]

"Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır."[11]

"Benim elime büyük yetki ve güç geçerse ben sosyal hayatımızda istenilen inkılabı bir anda bir cop ile yapacağımı zannederim. Zîrâ ben, bâzıları gibi halkı ve ulemayı yavaş yavaş benim görüşlerimin derecesinde görmeye ve düşündürmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Ben, bu kadar yıllık yükseköğrenim gördükten, sosyal ve uygar hayatı inceledikten sonra neden halk seviyesine ineyim? Onları kendi seviyeme çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar; şu da var ki bu konuda incelemeye değer bazı noktalar var; bunları iyice kararlaştırmadan işe başlarsak hata olur."[12]

"Biz bir inkılap yaptık. Buna devem ediyoruz… Memleketin birçok yerleri, bilerek veya bilmeyerek isyan etti. Âsîleri cezalandırdık. Şimdiye kadar yaptıklarımız ondan sonra yerleşebilmiştir. Biliyorsunuz ki, Fransa Büyük İnkılâbı hemen hemen yüzyıl devam etmiştir. Üç yılda esaslı bir inkılâbın bitebileceğini fark etmek hata olur. “Hocaların memnun edelim, İslâm âlimlerini memnun edelim, herkesi memnun edelim” dersek biz, maksadı sağlamış olamayız, idare-i maslahatçılar esaslı inkılâp yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde esasen kimseyi memnun etmeye imkân yoktur. Yurt imar edildiği gün, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur."[13]

"Biz, ilhamlarımızı gökten ve gâipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir fâcia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir."[14]

Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Bu devletin halife ile alaka ve münasebeti yoktur. Halkı kendi halinde terk edersek bir adım ileri atamayız. İnkılabın kanunu mevcut kanunların fevkindedir.”

“Bu esasları ihtiva eden cümlelere ayet, ayetlerden mürekkep parçalara da sure derler. İslam an’anesinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtası ile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur. Muhammed birdenbire Allah’ın Resulüyüm diye ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.

Vahiy insanda fikir olarak doğmaz ve bir insan hiç bir şekilde vahiy almaya karar veremez. Bir insanın kendisinde vahiy fikrinin doğması, ancak çevresine böyle bir telkinde bulunarak insanlar üzerinde etki sağlamaya çalışması fikrine kapılması şeklinde açıklanabilir. Burada da Muhammed’in aynı kavram içinde bulunduğu çok açık bir şekilde belirtilmektedir. Tenha yerlere çekilerek, yıllarca tefekkürden kastedilen Hira dağında geçirdiği zamandır.

Vahiy ilham fikri Muhammed’den evvel de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidai kavimler gibi, Araplar da, şairlerin akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler güya, kâhinlere gaipten haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır.

Araplar şairleri bir kâhin gibi telakki ederlerdi. Muhammed’in Musa, İsa, dinlerine dair öğrendikleri de, kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. Bu peygamberler de melekler vasıtası ile ilham aldıklarını söylemişlerdi.

Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi. Muhammed’i harekete getiren ilk amil bu samimi heyecanlar olmuştur."[15]

"Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kaste ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz."

"Din, lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır."

"Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

"Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizm’i bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir Dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalet hanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir Dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz."[16]

"Efendiler, tekke ve zâviyelerle türbelerin seddi ve alelumum tarîkatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük ve türbedarlık ve ilâh gibi birtakım unvanların men'i ve ilgâsı da Takrîr-i Sükûn Kanunu devinde yapılmıştır. Bu husustaki icraat ve tatbîkat, heyet-i içtimâîyemizin hurâfeperest iptidâî bir kavim olmadığını göstermek nokta-i nazarından ne kadar elzem idi; bu takdir olunur."[17]

"Natür (doğa) insanları türetti; onları kendine taptırdı da. Ancak, insanların Dünya'da yaşayabilmeleri için, onların doğaya egemenliğini de şart kıldı. Doğaya egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Doğa onları, kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten çekinmemiştir."[18]

"Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü…"

Fetvâ ile veyahut şu ve bu gibi telkînâtla milleti irticâya sevk etmek isteyenlerin yeri zindan olacaktır. Kat'îyetle ve bilâpervâ söylerim ki, hâkimiyet-i milliyemizin bir zerresini şu veya bu sûretle takyit etmek isteyenler en koyu mürtecîdir. Öylelere karşı milletin yapacağı şey, onları parçalamaktır."[19]

Konuyla ilgili Serdar Kaya[20] şu tespitlerde bulunuyor; “Gelenekle ve geleneği çağrıştıran öğelerle bağların koparılmasını esas alan Kemalist devrimcilik, bu prensibinden ötürü, söz konusu gelenekte birincil derecede belirleyici olan İslam diniyle sıklıkla karşı karşıya geldi. Zira yapılan yeniliklerin neredeyse tamamı, İslam diniyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgisi bulunan konulardaydı.

 

Kemalizmin İcraatları

 

Bunları uzun uzun anlatmaya maalesef vaktimiz yoktur.  Ancak kısaca şu icraatları sayabiliriz:

1- Hilafet Kaldırıldı: İslam’ın savunmasız, Müslümanların başsız ve güçsüz bırakılması, birlik ve bütünlüğünün parçalanması.(3 Mart 1924 431 nolu kanun)

2- Şeriat Kaldırıldı: Hem de hakaret ve alay edilerek, aşağılanarak. Oysa şeriat İslam’dır. Çünkü İslam, bölünmez bir bütündür. O iman, ibadet, hukuk ve ahlak bölümlerinden oluşur. Bunlardan birisini inkar, tamamını inkar gibidir. Bizim dinimiz, adaletimiz, huzurumuz, kalkınmamız, mutluluğumuz, gücümüz olan şeriatımız kaldırıldı. Yerine bizimle hiç alakası olmayan Avrupalı kafir ülkelerin bu iklime hiç uymayan faşist, yobaz, soğuk ve zorba kanunları alındı. Başına da yalandan bir “Türk” eklendi ve kafirlerin kanunları oluverdi Türk kanunları…

Şeriat kaldırılınca artık işe yaramayan şeriat mahkemeleri de kaldırıldı. (8 Nisan 1924 469 sayılı kanun.).

1928 anayasanın 2. Maddesi değiştirilerek “Türkiye devletinin dini, din-i İslamdır” ibaresi kaldırıldı, yerine M. Kemal’in hazırladığı CHP’nin altı oku kondu. (10 Nisan 1928. 1222 sayılı kanun.)

3- Laiklik Getirildi. Şeriat kaldırılınca, onun yerine Avrupadan tercüme edilen ecnebi kanunlar getirildi ve Türk kanunları diye yutturuldu. Gerisini kitap boyunca okuyorsunuz zaten, uzatmayalım.

4- Takrir-i Sükun Kanunu: Yapılan devrimlerin zorla halka dayatılması tepkilere sebep olacağı için bu kanun çıkarıldı(4 Mart 1924) İstiklal mahkemeleri ölüm makinesi gibi çalışıyordu devrimlere itiraz edenler için. Faili meçhul cinayetler işin cabası.

5- Yeminde Değişiklik: İslam’a düşmanlık o safhaya varmıştı ki, 1928 de anayasanın 16. Maddesinde değişiklik yapılarak, “vallahi” şeklindeki yemin, “namusum ve şerefim üzerine söz veririm” şekline getirilmiştir.

6- Medenî Kanun: İsviçreden aynen tercüme edilerek alınan ve adına “Türk Medeni ve Borçlar Kanunu” denilen ilk beşeri, laik kanun getirildi. (4 kasım 1926) zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, kürsüden şöyle haykırıyordu: “Bizi indiği çağa bağlayan dinden kurtulmamız gerekiyor.” Arkasından Faşist İtalya’dan “Türk Ceza Kanunu” alınacak ve bu iş böyle devam edip gidecektir.

7- Eğitimde Laiklik: Tevhid-i Tedrisat kanunu: Bu kanunla güya eğitimde birliğe gidiliyordu. Amaç eğitimi “din’i” olmaktan çıkarıp “millî” yapmak idi. (3 Mart 1924. 430 sayılı kanun.). Artık laiklik eğitime girmişti. Amaç tek tip insan yetiştirmekti. O da dinden uzak, kendi din, kültür ve medeniyetinden kopuk, batıcı bir tipti. Din eğitimi veren bütün medreseler ve Kur’an Kursları kapatıldı. Böylece 600 yıllık ilim ve irfan yuvaları karartıldı. Kur’an da dahil, din öğretmek yasaklandı. Millet cahil bırakıldı. Yasağa uymayanlar şiddetle cezalandı. Millet o hale geldi ki, cenazelerin nasıl yıkanıp kefenlenip, namazının kılınıp gömüleceğini bilen bile kalmadı… Köyden köye hoca aranır oldu kaçak göçek.

8- Azınlık Okulları: Onlar dahi laiklik bahanesiyle kapatıldı. Fırtınadan onlar da nasibini almışlardı.

9- Tekkeler Zaviyeler Türbeler Ve Camiler Kapatıldı: O tekkeler ve zaviyeler ki sivil eğitim verir, iyi vatandaşlar yetişmesi için çalışır, halkı gece gündüz eğitir, açlara, çıplaklara, evsiz barksızlara şefkat kanatlarını açar, savaş zamanlarında askerlere yardım eder, bizzat cihada katılır, barış zamanlarında huzurun, sanatın, estetiğin, ince ruh ve gönül terbiyesinin merkezi olurdu. İşte o mübarek mekanları hiç acımadan kapattılar ve mallarını, mülklerini yağmaladılar. (30 K asım 1925. 677 sayılı kanun.) Bunu yapmakla halkın damarlarındaki kanı boşalttılar. Bahanesi “bunlar bozulmuş, tembelhane olmuş”. Halbuki bazı bozulmalar olmuş ve “Meclis-i meşihat”  ıslahat için “Talimatname” çıkarmıştı. İşler yavaş yavaş düzeliyordu. Bozulma her yerde olabilirdi. Var diye kapatmak mı lazım, ıslah etmek mi? Ama amaç bellidir.

Güya telafi için “Halk Evleri” açtılar. Ama orası kaba bir CHP parti binası oldu ve sürekli devrimler işlenerek milletin dinine imanına, irfanına küfredildi.

Ve türbeler kapatılıyor. İnanabiliyor musunuz, Osman Gazi, Fatih, Yavuz, Kanunî ve sair padişahların türbeleri kapatılıyor. Bakımsızlıktan dökülüyor. Kırılan camlardan giren kuşların pisliği metreyi bulacak sandukalar üstünde. Bütün dünyadan gelen turistler o cihan padişahlarının mezarını görmek istiyorlar, ama yasak var, göremiyorlar. Soruyorlar, “niçin?” nasıl izah edeceksin? Kendisi için başkentteYunan mimarisini taklit ile Anıtkabir yapılıp, - neûzü billah -  Kabe gibi tavaf yapılan M. Kemal istemediği için. Peki, ama o niye istemez? Bu kitaplar da bunu açıklamak için yazılıyor ya zaten.

Ya camiler? Bu kadarı çok” diye satılanlar, Ayasofya misali başka dairelere verilip cami olduğu unutturulanlar, bakımsızlıktan yıkılan, taşları inşaatlarda kullanılanlar, ahır yapılanlar, kültür ve sanat evi olarak kullanılanlar, yıkılıp yerine inşaat yapılanlar. Şimdi “kaybolan camiler” diye istatistikler yapılıyor. Biz bir gün oturduk, Kahramanmaraş gibi o zamanlar küçük bir şehirde ondört cami tesbit ettik.  Daha bunlar bizim bir çırpıda saydıklarımız. Çoğunun üstünde banka, karakol vs. binalar vardı. Hatta bunların bazıları Belediyenin bulup yayınladığı şehrin eski tarihi fotoğraflarında gözüküyordu.

10- Harf Devrimi: Milletin din ve mazi ile bağını koparmak, zihnini dinden boşaltmak, ibadet ettiği dili değiştirmek, daha kolay yabancılaşmasını, yani Batılılaşmasını sağlamak ve yepyeni bir nesil oluşturmak için, harf devrimi yaptılar. (1 Kasım 1928, 1353 sayılı kanun.) Bin yıldan fazla kullandığımız ve bir sanat harikasına çevirdiğimiz inci gibi İslam yazısını kaldırdılar, yerine yurdumuzu işgal ederek yakıp yıkan kafir Avrupalıların kullandığı lafin harflerini getirerek yazıyı değiştirdiler. Artık mevcut matbaalara işe yaramaz hale geldi. Çünkü onlarla bir şeyler basmak yasaktı. Ya hurda olacaklardı, ya da çevre ülkelere yok pahasına satılacaklatdı. Lübnan bizden aldığı bu matbaalar ile Arapçe eser basmakta dünyada birinci oldu ve paraları ülkesine topladı. Bizde ise matbaacılar işsiz kaldı. Zira herkese ithal izni vermiyorlardı. Zira bundan sonra matbaada din eğitim ve öğretimine dair yazı istenmiyordu. Memlekete özgürlük gelmişti ya…

11- Türkçe Katliamı: O güzel dilimizde ihanet üstüne ihanet yaparak bir kuşa benzeterek yabancı dile çevirdiler.

Güneş Dil Teorisi ile öyle saçma ve komik bir işe giriştiler ki aklı olan bunu nasıl yapar diye şaşar kalırsınız. Güya bütün diller Türkçeden doğmuş. Bunu ispat için eserler yazdılar falan filan. Ama baktılar ki yutulmuyor, vaz geçtiler.

Bu sefer geçmiş ilim, kültür ve sanatımız anlaşılmasın, atıl kalsın, kütüphanelerde çürüsün diye “öztürkçe” adıyla bir cinayete giriştiler, “dilde sadeleştirme” denilen “uydurukça”ya yöneldiler. Bu işlere bakan Türk Dil Kurumunun başına A. Dilaçar diye birisini getirdiler. Biz de bu A. acaba Abdullah mı, Abdurrahman mı diye düşünürken iş işten geçtikten sonra anladık ki o A. meğer “Agop”un A.sı imiş. Meğer o güzelim Türkçenin anası ağlatanların başında bir Ermeni vatandaş varmış. Bugün onların yaptıkları cinayetler sayesinde M. Kemal’in “Nutuk” isimli kitabı bile anlaşılmıyor da “Söylev” adıyla sadeleştirme üstüne sadeleştirme yapılıyor. Oh olsun mu? Olmasın. Zira ne Fuzulî kaldı, ne Bakî. Bırakın Mecelle’yi, dün yaşayan Mehmet Akif veya Yahya Kemal’i bile anlamaz olduk. Çöpe mi gidecek ecdadımızın yazdığı milyonlarca anlaşılmayan eserler?

12- Tarih Düşmanlığı: Müslüman atalarımızı unutturmak için Osmanlıyı kötülediler, Selçukluyu, Karahanlıyı vs. unutturdular. Ta sözlü devirlerin efsanelerine, Orta Asya dönemindeki eski kafir Türklere yöneldiler. Onların hatırasını, isimlerini, örf ve adetlerini, kılık ve eğlencelerini, bayramlarını yeni nesillere örnek olarak sundular. Hele İslam tarihi tamamen yok sayıldı okullarda. Peygamberimizi (sav) “İslam’ı ve Kur’an’ı uyduran, sonra da “bu Allah’tan geldi” diyen akıllı ve reformist bir Arap” olarak tanıttılar tarih kitaplarında.

13- Yerli Olana Düşmanlık: Artık Avrupa sanki bir tanrıydı ve ona tapıyor, ne emrederse yapıyorlardı. Onların karşısında kendilerini küçük görüyor, onların muasır seviyesine çıkmak için her taklidi yapıyorlardı. Yerli, milli, dinî olan her şey yok ediliyordu.

Bundan müzik de nasibini aldı. Artık radyo ve resmi kurumlarda türkü, şarkı gibi yerli müzik öğrenmek ve icra etmek yasaklandı. Opera ve bale teşvik edildi. Senfoni orkestrası hala başlar tacıdır ve devlet beslemesiyle yaşar.

14- Diyaneti Kurdular: 3 Mart 1924 de 431 sayılı kanun Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Diyaneti kurmalarının amacı dine hizmet değil, dini ve din adamlarını kontrol altında tutmak, din eğitimini engellemekti. Zira bu kuruluşun amacı şeriatsız bir İslam’ı halka kabullendirmekti. Diyanet dinden sadece iman, ibadet, ahlaktan bahsedecek, asla muamele, helal haram, fıkıh ve hukuk kısmından söz etmeyecekti. Bu konularda bilgi vermesi yasaktı. Ahkam ayetleri bile camilerde vaaz konusu olmayacaktı. İmamların hutbeleri merkez kontrolünden sonra okutulabilecekti. Diyanet konum olarak düne kadar Başbakanlığa bağlı bir devlet bakanının emrindeydi. Ahmet Davudoğlu’nun kurduğu ikl hükümette doğrudan başbakanlığa bağlanarak azıcık itibar verildi.

Hey Ya Rabbi! “Laiklik din devlete, devlet de dine karışmaması” diyorlar, sonra da dini devlete bağlıyorlar. Mektebini devlet açıyor ve dilediğini okutuyor, memurunu, yani din görevlisini devlet atıyor maaşını o veriyor. Sicilini, tayin ve terfisini devlet yapıyor. Devlet haccı yasaklıyor veya yasağı kaldırıp kendisi hacca götürüyor, zekat ve fitre topluyor, kurban kestiriyor vs. vs. sonra da bu devlet laik oluyor?

Siz milletle dalga geçip alay etmeyi ne zaman bırakacaksınız ey devletliler?..

15- Şapka Kanunu ve Kılık Kıyafet Devrimi: Milletin öz kıyafetini yasakladılar ve yerine Avrupalı kafirlerin kılık ve kıyafetini getirdiler. Artık şapka giyilecektir. (2 Eylül 1925. 2413 sayılı kanun.) tarif açıktır; ayakta iskarpin, bacakta pantolon, bedende gömlek, kravat ve ceket, başta şapka. Bayanlar yüzlerini ve başlarını açacaklardır kamuda çalışıyorlarsa. Allah’ım aklımızı kolla! Bunun için halk arasında terör estirip adam astılar…

16- Soyadı Kanunu: 21 Haziran 1934de 2525 sayılı kanun ile her aileye bir soyadı vermek kanunlaştırıldı. Soyadı Türkçe olacaktı. Bu yüzden kökü Arapça olan isim ve soyisimler dert oldu. Mustafa serbest, Musap yasaktı. Neden “Musap” yasak? Çünkü Arapça! Ya “Mustafa? O niye serbest? O da Arapça?” “Ben anlamam, yasak işte”…

İslam’ı hatırlatan Hacı, Hafız, Molla, Efendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi… gibi kelimelerin isim olarak verilmesi de yasaktı. Bu arada toplumda belli olan din salikleri de belirsiz oldu. Yahudi, Rum, Ermeni vatandaşlar Türkçe isim almaya zorlandılar. Birçokları da bunu fırsat bilerek kendisini ve ailesini gizledi. Bu işler üzerinde çalışan bir hocamız şöyle demişti: “Kim kendisine Öztürk, Tamtürk, Asiltürk, Yamantürk, Yalçıntürk, Ersoy, Asilsoy, erkan, asilkan, temiztürk…” gibi isimler alıyorsa onlardan şüphelenin, bilin ki bir sakladıkları vard.” Bu bilgi insanlarla tanışmalarım halimde epeyce tebessüm etmememe sebep olmuştur.

17- Takvim Saat Rakam Ölçü ve Tartıda Devrim: Müslümanlar hicri ve miladi takvimi kullanırlardı. İslamî ibadetler de hicrî takvime göre düzenlenirdi. Yine Müslümanlar kendi dünyalarında saat rakam ölçü ve tartıda kendi ölçü birimlerini kullanırlardı. Devrimler Müslümanları zorla, baskıyla, cebir ve şiddetle İslam Medeniyetini bırakıp Avrupa medeniyetine soktular. (26 Aralık 1925de takvim, 1931de de 1782 sayılı kanunla ölçü birimleri değiştirildi.) Böylece adı geçen huşularda yerli ve dinî olan terk edildi, ecnebi batılılarınki alındı. Maksat İslam dini ve medeniyeti ile alakayı kesmek, bağı koparmaktır.

18- Hafta Sonu Tatil: Müslümanlar tatillerini Cuma günü yapardı. Yahudiler cumartesi, Hıristiyanlar da Pazar günü yaparlardı. İslam ile ve Müslüman dünya ile bağları koparmak için 1935de bir kanun ile Batılılaşma adına Pazar günü tatil edildi. Sonra buna yarım ve derken tam günle cumartesi de eklendi. Şimdi çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede tatil günleri Yahudi ve Hıristiyanların tatil günleridir. İbret…

19- Şeriat Bakanlığı Kaldırılır: evet, İslam karşıtı bütün bu devrimlerin yapılabilmesi için ilk önce “Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti”, bugünkü tabirle “Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı” kapatıldı. ( 3 Mart 1924. 429 sayılı kanun.)

Aslında “vakıflar” deyince şöyle bir durmak gerek. Çünkü bu bakanlığın üstünde kayıtlı o kadar emlak var ki, sonucu duymak bile insan aklını yerinden oynatır. O kadar arazi, tarla, arsa, bina, han, hamam, medrese, müştemilatı, tekkeler ve zaviyeler, onlara ek binalar, onlara gelir getiren sair iratlar vs. Peki, ne oldu bunlara, bakanlığı kapatılınca?

Kapanın elinde kaldı tabiri caizse. Yağmalandı gitti. Üstelik “vakıf malları almak haram. Çivisini koparan iflah olmaz” gibi dini anlayışla Müslümanlar yanaşmadılar satın almaya, çoğu da gayr-i Müslimlere gitti. Ecdad Allah için vakfetti, ihanet edenei lanetledi, ama ihanet ve lanetten korkmayan kimseler vakıfları yedi bitirdi. Şimdi ayakta kalanlara güç yetmiyor. Ya hepsi kalsaydı, ümmet için ne servet olurdu.

Daha da acısı, satın alınan camiler ve tekkeler, yer yer meyhane, hatta pavyon ve umumhane bile yapıldılar. Artık şahsi mülk olunca kim karışabilirdi.

 

“Mezarda kan terliyor babamın iskeleti

Ne yaptık? Ne yaptınız mukaddes emaneti?”

 

20- Dinde Reform Çalışmaları: Batıda Hıristiyanlığın başına gelen felaketin, yani insan eliyle değiştirilip aslî şeklinden uzaklaştırma, daha doğrusu laikleştirme çabasının aynısını burda da denediler. Din ve vicdan hürriyetine zerre kadar saygı yoktu. Laiklik, din ve vicda özgürlüğünün teminatı değil, biçen tırpanı olmuştu.

Ezanı Türkçe okutmak kolaydı, yaptılar. Nihayet zavallı müezzine emredersin, mecburen okur. Asıl arkadan namazlarda “Türkçe Kur’an okuma” saçmalığı geliyordu. Bugün bile İslam Alimi geçinen kelli felli hoca/koca cahillerin olduğu o günde Elmalılı Hamdi Yazır Efendi, o muhteşem tefsiri “Hak Dini Kur’an Dili” eserinin mukaddimesinde, “Türkçe Kur’an mı olur behey sersem?” demesine rağmen, işte namazı “Türkçe Kur’an” ile okutma çabaları oldu. Mehmet Akif işte bu dedikodular yüzünden mealini yaktırmıştır.

Hatta bu Türkçe ayetler ve ilahiler, aynen kiliselerde olduğu gibi camilere sahne yapıp orada müzik eşliğinde okunacaktı. Tabi namaz da cemaat tarafından günde bir sabah bir de akşam olmak üzere iki kere sıralara, koltuklara, sandalyelere oturulup öyle kılınacak, toplam rekat sekizi geçmeyecekti. İşçilere, memurlara, öğrencilere, askerlere ve sair çalışanlara oruç tutmak yasaklanacaktı. Bunu kabul etmeyen veya eleştirenler iki kere uyarılacak, üçüncüsünde Türkiye sınırları dışına çıkarılacaklardır.

Yapamadılar. Çünkü namaz kılmayı mecbur edemediler, zira kendileri de kılmıyordu. Halk da o maskaralığı zaten yapmaz, kılan da evinde kılardı. O ihanet akim kaldı. Orucu kontrol etmek de bir hayli sıkıntılı veya zordu.

Kur’an-ı Kerîm’i bir kuşa çevirme planları da vardı. Önce “bu çok uzun, kısaltalım” dediler. Güya akla mantığa, bilime, laikliğe ters düşen ayetler atılacak, “İsrailiyyat” denilerek Hz. Musa, İsa, Yusuf ve sair peygamberlerin kıssaları çıkarılacak, o günün tarihte kalmış Arap olaylarından ayırılacak, tekrarlar temizlenecek, insan haklarına ve Türk kanunlarına ters düşen ayetler atılacaktır. Onların yerine Atatürk’ün “Nutuk” kitabından “vatan, millet, ahlak, devlet ve medeniyetle ilgili parçalar bulunup konulacaktır.

Hatta dahası var, Kur’an’dan başka Kur’an uydurdular. İçine kendilerince önemli konulardan yeni sureler yazıp koydular. İşte o surelerden bazıları: “Temizlik Suresi”, “Vatan Sevgisi Suresi”, “İstiklal Ülküsü Suresi”, “Askerlik ve Kahramanlık Suresi”, “İşbirliği ve Yardımlaşma Suresi”, “Yasalar Saygı Suresi”, “İnsan Hakları Suresi”, “Vergi Suresi” vs. vs. gibi. Hatta “cennet demek, adalet, huzur ve mutluluk demektir. Cehennem demek, vicdan azabı ve huzursuzluk, stres demektir” diye yorumlanacaktı.[21]

Bütün bunlar “Kemalizm” veya “Atatürkçülük” denilen devrimlerin eksik kalmış yanlarıdır. Bu düşünceye bugün bile sahip çıkanlar vardır ve şöyle demektedirler: “Kemalist devrim çok partili devirde ihanete uğramıştır. İleride bir gün mutlaka eksik kalanlarıyla birlikte tamamlanacaktır.”

Şimdi siz söyleyin, bu mudur din ve vicdan hürriyeti? Bu mudur laiklik?

Eğer buysa, laiklik bize ne verdi? Kan ve gözyaşından başka, ne faydası oldu bize laikliğin? Defolsun gitsin vatanımızdan, cehenneme kadar yolu var!

Allah Teâlâ’nın lütuf ve keremine şükür ki biz bu felaketler için binden fazla makale yazdık. Bir başörtüsü zulmü için yazdıklarımızı toplasanız üç beş kitap eder. Hala bana bunu mu övüyorlar?

Şimdi birisi kalkıp şöyle diyebilir: “Bunlar artık eskide kaldı. Şimdi laik cephe de az çok akıllandı. Hak ihlalini gördü. Öyleyse laiklik artık güzel günler gösterecek.”

Hayır! CHP hala dine ve dindarlara zulmedilmesini “bunlar yalan” diye inkar ediyorlar. Adamın yüzüne beraber, “yahu işkenceyi ben gördüm” diyorlar, o hala “yalan” diyor. Redd-i miras etmiyor. Yaptığı zalimliklerden pişman değil. Fırsat bulsalar aynısını yaparlar. Aman aman, uzak olsunlar. Gölge etmesinler, başka ihsan istemez. Din ve vicdan hakkı ise maksat, İslam onu hem de herkese fazlasıyla veriyor. Bizim laikliğe ihtiyacımız yoktur. Alsın, müzelerinde iftiharla mı, yoksa utanarak mı, kendileri bilir, saklasınlar.


[3] Serdar Kaya adı geçen yazısında şöyle der: “Her ne kadar Kemalizmin doktrinleştirilmesi yönündeki bir teklife Atatürk’ün karşı çıkarak, ‘O zaman donar kalırız’ şeklinde yanıt verdiği rivayet edilse de, aksi yönde onca delil varken sırf bu cümleden hareketle Kemalizmin dogmalaşma eğilimine sahip olmamış olduğunu iddia etmek mümkün değil.”

[4] İşte, ilgi için sorma ihtiyacı duyduk. Yoksa M. Kemal hangi söz ve işinde çelişkili değildir ki? O prakmatist bir adamdı. Zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa onu söyler ve yapardı. Bu onun hayatını okuyanlar için garip değildir. Yeri gelir padişahı över, yeri gelir hain diye söver. Yeri gelir hilafeti över, yeri gelir kaldırır. Halk ve sanat müziğini sever, radyoda ve derneklerde eğitim ve okunmasını yasaklar. Binlerce örnek sayılabilir.

[5] Bu macerayı “Osmanlıdan Cumhuriyete Büyük Kırılma” kitabımızda anlattık, bakılabilir.

[6] Kazım Karabekir,  Kızıl Pençe, s. 101- 103.

[7] http://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk/Din#cite_note-31

[8] Karal (Ord. Prof.), Enver Ziya (1924-10). Atatürk'ten Düşünceler (Kitap) (Türkçe dilinde), 96, ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2011-11-24. “Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (II)”

[9] KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (1925-08). Fatih ÖZDEMİR Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 78, Ankara: ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2012-07-11. “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II)

[11] Karal (Ord. Prof.), Enver Ziya (1918-07). Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 62, ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2013-05-27. “Türk Tarih Kurumu Konferansları, 1969”

[12] Atatürk'ün özdeyişleri". “İzmir İktisat Kongresi'ni açış söylevi”.

[13] Karal (Ord. Prof.), Enver Ziya (1923-01). Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 62, ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2013-05-27. “Atatürk'ün İzmit Basın Toplantısı, s. 55”

[14] Karal (Ord. Prof.), Enver Ziya (1927-10-20). Fatih ÖZDEMİR Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 192, Ankara: ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2012-05-26. “Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (I)”

[15] “Atatürk’ün dini görüşleri".

[16] http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Nutuk&IcerikNo=334

[17] KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (1927-10). Fatih ÖZDEMİR Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 95, Ankara: ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2011-11-24. “Nutuk”

[18] KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (1935-05). Fatih ÖZDEMİR Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 90, Ankara: ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2011-11-24. “Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (II)”

[19] 30.      KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (1923). Fatih ÖZDEMİR Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe dilinde), 203, Ankara: ODTÜ Yayıncılık. ISBN ISBN 975-7064-12-2. URL erişim tarihi 2011-11-27. “Medenî bilgiler, Âfet İnan”

[20]           Alaturka Laiklik, www.derindusunce.org Fikir Platformu

[21]           Bu yazılanlar için bkz. Hasan Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri, 2/175-195. Bu kitabın son cildi bizzat yaşayanların dilinden anlatılan zulüm hikayelerine ayrılmıştır.