İslamiyat

Batılılaşma

Tarih: 1 yıl önce

Batıcılık Düşüncesi

 

“Batıcılık” düşüncesi, Osmanlı Devletini kurtarmak ve modernleştirmek amacıyla Tanzimat'tan sonra ortaya çıkan fikir akımlarından birisidir. Batıcılık fikrinin temelinde Tanzimat dönemindeki ve daha önceki ıslahat hareketleri yatar. I. Meşrutiyet, Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder. Cumhuriyet ise Batılılaşmanın uygulamasında bir zirvesidir.

“Batılılaşma”, Batı medeniyetini veya batılı milletleri taklit etme, onlara benzeme hareketidir. Avrupa’nın ve Amerika’nın başta teknolojisi olmak üzere siyasî, sosyal ve hatta kültürel sistemini aktarma ya da iktibas etmeye dayanan fikirler ve uygulamaların tamamı bu kavramın çerçevesine girer. Bu anlamda batılılaşma sadece Türkiye ile ilgili bir mesele değildir. Bütün İslâm dünyası ile birlikte, Rusya, Japonya, Hind, Çin ve giderek bütün Batı Avrupa ile Amerika Birleşik Dcvletleri-ABD dışında kalan dünyanın meselesi olmuştur. Bu durumda, batı, Avrupa ile ABD olmakta, bunlara nisbetle diğer ülkeler "doğu" itibar edilmektedir. Batılılaşma zaman içinde şu isimlerle de anılmıştır: Garplılaşma, avrupalılaşma, modernleşme, asrîleşme, çağdaşlaşma, modernizm.

Avrupa 15.yüzyıldan İtibaren büyük coğrafi keşiflerle ve yeni teknolojilerin uygulanmasıyla l8.yüzyıldan itibaren sanayileşme ile üstün bir konuma sahip oldu. Batı sömürgeciliğinin boyutları coğrafî keşiflerle olduğu kadar, sanayileşmenin gelişmesiyle de genişledi ve sonunda bütün dünyayı etkisi altına aldı. 18.yüzyıldan beri bütün dünya batının tesiri ya da tahakkümü altına girdi. Batı üstün teknolojisiyle kendi dışındaki ülkeleri sömürüye yöneldi. Çeşitli ölçülerde batı sömürüsünün etki alanında bulunan ülkeler, toplumlar batıya karşı mücadele etmek için de batıya benzemek, onun iktisadî, siyasî, sosyal sistemini benimsemek gerektiği fikrine sahip oldular. Bu benzeyiş gerçekleştikçe, batının sömürme usulleri değişerek, fakat daha etkili biçimde, bu ülkeler ve topluluklar üzerinde sürdü.[1]

Batıcılık, Osmanlı Devletini kurtarmak ve modernleştirmek amacıyla Tanzimat'tan sonra ortaya çıkan fikir akımlarından biridir.[2] Batıcılık fikrinin temelinde Tanzimat dönemindeki ve daha önceki ıslahat hareketleri yatar. I. Meşrutiyet, Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder.

 “Batılılaşma” bir hareket olarak sadece Avrupa'yı değil, aslında çok uzaklarda bulunan Amerika ve Japonya da dahil bütün medeni ülkeleri içerisine alan bir harekettir. Batıcılık hareketi III. Ahmet zamanında başlamış III. Selim ile ilk başarısını kazanmıştır. Ondan sonra Türkiye'nin sürekli yöneldiği taraf batıdır. Çünkü yenilmelerine sebep olarak Batının üstünlüğü görülmektedir.[3] Bu düşünce Osmanlı İmparatorluğunun Batı karşısında geri kalmış olduğunu vurgulayarak, devletin devamlılığı için her tür alanda Batı medeniyetinin örnek alınmasını ve Avrupa devletleri ile yakın ve iyi ilişkiler kurulmasını zorunlu kılar. Batıcılık özellikle Osmanlıcılık ile birçok alanda benzerlik taşır ve bu yüzden onunla birlikte aynı görüşün iki farklı görünümü olarak da adlandırılmıştır. Gerçekten de batıcı olarak adlandırılan birçok kişi, aynı zamanda Osmanlıcılığı da savunuyorlardı. Bu akımın Türkçülük üzerinde de önemli etkileri olmuştur.

Batıcılık düşüncesini benimseyen insanlar kendi aralarında da tam bir uyum gösterememişlerdir. Çünkü batılılaşmayı isteyen iki grup vardır ve bu iki grup karşı fikirdedirler.

Birinci grup “her şeyi ile Batı” der. Bu grubun lideri Abdullah Cevdet’tir ve batının “bir gül olduğunu ve bu gülü dikenleriyle benimsememiz gerektiğini” savunur.

İkinci gurup ise, Batıdan alacağımız ilim ve tekniktir, din, ahlak, örf ve adet değildir. Her millet kendi kültür ve medeniyetini yaşamalıdır. İkinci grubun başında ise Celal Nuri ve arkadaşları vardır. Celal Nuri’nin Batı düşüncesi ise “batının sadece ilmini, teknolojisini almamızın yeterliliğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya, kültürel açıdan karşı çıkmamızın gerektiğini" savunur.

Batılılaşmayı demokratikleşmeyle, parlamentarizmle, kapitalistleşmeyle, laikleşmeyle eşdeğer sayan görüşler vardır. Batılılaşmanın cemaatçi yapıdan ferdiyetçi sosyal yapıya geçişle gerçekleşebileceği de bu tür tezler arasında zikredilebilir (Mesleki içtimaîciler, Prens Sabahaddin).[4]

Sonuçta Batıcılar, İslam din ve medeniyetinden, özellikle de onun idarî ve hukukî, eğitim ve askerî kurumlarından koparak, Batı'nın idarî, siyasî, ictimaî, hukukî, iktisadî, ilmî ve felsefi fikirlerine uygun bir devlet ve toplum oluşturulması gerektiği düşüncesindedir. Hatta bir kısım Batıcılara göre Batı'nın her yönüyle, yani kılık kıyafetten tutun da, içki, kumar, dans, balo, sosyal ilişkiler vs. benimsenmesi gerektiğini belirtirler. Hatta işi “Batıdan damızlık erkek ithal etme ve yeni bir Türk tipi oluşturma” edepsizliğine kadar vardıran oldu aralarında. Onlara göre bu bir yaşam biçimidir, bölünme ve parçalanma kabul etmez.

Batıcılara göre; Batılılaşmak, yani Avrupa devletlerine benzemek kaçınılmazdır. İslamiyet ve batıl inançlar, hurafeler, bunların öğretildiği medreseler, tekkeler ve zaviyeler kalkınmaya engel oluşturmaktadır. Onlardan tamamen kurtulmak gerekir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Gökten gelen din, vahiy ve şeriat insana ilim kazandırmaz. İlim aklın ve beş duyu organlarımızın bize öğrettiği bilgilerdir ve bu bize yeter. İlim ve fenn'in haricinde din gibi, peygamber gibi, müçtehit, şeyh gibi yol gösterici “mürşit” aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.

Bu yüzden dini, imanı, vahyi, Kur’an’ı, Peygamberi, medreseyi, tekkeyi, tasavvufu, tarikatı, fakihi, şeyhi, mollayı, mürşidi, müridi terketmedikçe, yani bize ayak bağı olan topyekun gerici, tutucu, yobaz, irticacı çağdışı hurafeleri terketmedikçe, hatta vatandan büsbütün kovmadıkça, ilerlemek, kalkınmak ve çağdaşlaşmak mümkün değildir. Bu vatan artık şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ve mollaların yurdu olamaz.

Batıcılar o dönem için onlara göre radikal, bize göre çılgın diyebileceğimiz bir kısım fikirleri savunmaktadırlar. Bunların arasında padişahın tek eşli olması, fes'in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut alfabenin atılarak Latin harflerinin kabul edilmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı örnek fikirlerdir.

Batıcılık düşüncesini savunanlar o günün siyasî partilerinden doğrudan destek görmediler. Ancak, fikirlerinin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in ilanından sonra uygulama alanı buldu. Bu fikirlerin içinde İslam devletinin laik devlete dönüştürülmesi, şeriatın devlet ve yönetimden, kamu kurumlarından atılması, hatta özel hayatta bile eğitim ve uygulanmasına izin verilmemesi, saltanat hadi neyse ama maalesef hilafetin bile kaldırılması eklenerek “Atatürk inkılapları” adı altında gerçekleştirilmiştir. Batıcılığın cumhuriyet döneminde millete rağmen hayata geçirilip tamamlanması maalesef acımasız bir cebir, şiddet, eziyet, işkence ve tehdit yoluyla olmuştur.

Batıcılara göre Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi Batılı olmamaktan kaynaklanmaktadır. Osmanlı Devleti'nin en önemli sorunu doğulu bir Müslüman devlet olmasıdır. Müslümanlık, bütünüyle Batılı olmanın önünde bir engeldir. Bu yüzden sorun İslam dininden kaynaklanmaktadır. Tek kurtuluş yolu, eskiyi unutup, yeni yolu tutmaktır. O da çağın fikir ve ihtiyaçlarına uygun medeni bir devlet ve millet haline gelmek, yani Batılılaşmaktır. Çünkü İslam, refah ve kalkınmaya manidir. Ona dönmek irticadır. Orda orta çağın karanlığı vardır.[5] Oysa ışık batıdan gelmektedir. Dolayısıyla tek kurtuluş yolu vardır, o da bu yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına cevap verecek medenî bir devlet ve millet halini almaktır. Yani o zamanki tabiriyle Evrupaîliliktir, Garplılaşmaktır, zira "nur” oradadır. Ona gitmek mecburidir. Çünkü ona karşı çıkacak ikinci bir medeniyet yoktur. Şimdi aklın, bilimin, felsefenin, hukukun, fennin, tekniğin, sanayinin, kalkınma ve refahın kaynağı Batı'dır, biz de bunları elde etmek istiyorsak ona gitmek şarttır.[6] Tek kurtuluş yolu çağın fikir ve ihtiyaçlarına uygun uygar bir devlet ve millet haline gelmek, yani Batılılaşmaktır. Şimdikilerin “modernleşme”, “çağdaşlaşma, “aydınlanma”, “laikleşme”, “sekülerleşme” dedikleri şey yani. Bir kısım Batıcılara göre Batı'nın her yönüyle, yani kılık kıyafetten tutun da, içki, kumar, dans, balo, sosyal ilişkiler vs. benimsenmesi gerektiğini belirtirler. Bu bir yaşama biçimidir. Sonuçta Batıcılar, İslam’ın imanından, ibadetinden, hukukundan, ahlakından, yönetim ve yaşama biçiminden, devlet ve hilafet anlayışından, kılık kıyafetinden, harf ve yazısından, mektep, medrese, tekke ve zaviyesinden, tasavvuf ve tarikatlarından, velhasıl toptan İslam medeniyetinden koparak, Batı'nın içtimaî, siyasî, hukukî, iktisadî ve felsefi fikirlerine uygun bir devlet oluşturulması gerektiği düşüncesindedir. Batıcılara göre; Batılılaşmak, yani Avrupa devletlerine benzemek kaçınılmazdır. İslamiyet batıl ve hurafe inançlarıyla (hâşâ) kalkınmaya engel oluşturmaktadır. Hatta cins tosunlarla ineklerin ıslah edildiği gibi, bu yüzden halkı medenileştirmek için Avrupa’dan damızlık erkek bile getirilmeli, Türk ırkı ıslah edilmelidir. Abdullah Cevdet gibi bu fikirleri halka ilk getirenlerden kimisi çok pişman olmuşlardır ama atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir. Çünkü Cumhuriyet kurulurken iş başındakiler başta İngilizler olmak üzere bu işler için Batılı galip devletlerle çoktan anlaşmışlardır.

Bizim bilgilerimize göre bu düşünce ve davranış İslam açısından, küfürdür ve irtidattır, yani dinden dönme, İslam’dan çıkma ve kafir olmadır. Sahibi bunu bilsin bilmesin önemli değildir. Zira Kur’an’dan bir ayeti inkâr eden, onun emir ve yasaklarını beğenmeyerek çirkin gören, onu atarak yerine başkasını alanlar, farkında olsunlar veya olmasınlar, kasıtlarının akıbetini bilsinler veya bilmesinler, kesinlikle dinden çıkarak kâfir olurlar. Böyle bir şey elbette İslam tarafından asla tasvip edilemez.[7] Zaten Tanzimat döneminden sonra bu durumu gören o zamanki Müslümanlar yapılan işin adını açıkça koymuşlardır: “Batılılaşmak gâvurlaşmaktır”.

Bu yüzden Batılılaşma milletimizin intiharı demektir. Biz başımıza gelen bu felakete “sosyal deprem” diyoruz. Bu tarihimizde yaşadığımız en korkunç kırılmadır. Bu depremi, bu manevi fay hattının kırılmasını çok acı bir şekilde yaşadık. Üstelik o günden bu zamana henüz bitmemiş artçı depremlerle bir acı serüveni yaşamaya devam etmekteyiz.

 

Tanzimat’tan Cumhuriyete

 

Tanzimat bizde iman, şuur, medeniyet ve yaşam tarzının büyük bir değişim geçirerek yabancılaşmasının ifadesidir. Bütün buhranlarımız, bunalımlarımız, sıkıntılarımız ve çözülümüz bundan sonra başlamaktadır. Bir anlamda batıya teslim oluşun tarihidir Tanzimat.  

Osmanlı batı karşısında yenilginin utancını ayıbını yaşamaktadır. Batı da ona “hasta adam” muamelesi yapmaktadır. Can çekişen devletin ölmesini bekleyen leş kargaları ya da akbabalar gibi başında beklemektedirler hasta adamın Batılılar. Tanzimat can çekişen hastanın ölümünü çabuklaştırmak ve kolaylaştırmak için içirilen bir zehirdir. Batıya teslim olmuş, batı karşısında maddi manevi ezilmiş, büyük bir kibirden birdenbire aşağılık duygusuna düşmüş, bir sürü komplekslerin içinde çırpınan Osmanlı, nasıl oldu da öz benliğini bir çırpıda terk ediverdi? Nasıl oldu da kendi medeniyetinden çıkıp bir başka medeniyete girmeye razı oldu? Aslında bir İslam milleti için ölümden beterdi bu. Acaba Osmanlı aklı bunu nasıl kabullendi?

Belki o günün şartlarını tam olarak bilemiyoruz ama bugün baktığımızda gördüğümüz şudur hiçbir akıl, iz'an ve izzet bunu kabul edemez. Bir insanın can düşmanı doktor kılığına girmiş, kendisine öldürücü reçete yazıyor. Hasta da bile bile bu ilacı içip ölüyor. Akıl ve izzet bunu kabul edemez. Hayatı boyunca batıya sefer etmiş, batıdaki Hıristiyan topraklarını İslam yurdu yapmış, yüzyıllardır üzerine gelen haçlı ordularını kendi ülkelerinde mağlup etmiş büyük bir İslam devleti, şimdi haçlıların yazıp sunduğu reçetelerde şifa arıyor! Acaba şu sorular hiç aklına gelmiyor mu? “Bu şifayı batılılar Osmanlı'ya neden versinler? Canlanıp yeniden karşılarına çıksın, onlarla tekrar savaşsın, onları yeniden kendi ülkelerimizde yensin, vursun diye mi?”

İlahî kader icraatını sürdürüyor. Devletleri ve milletleri yücelten ve yıkan değerler vardır. Kim bunlara dikkat ederek yaşarsa, Allah Teâlâ’nın değişmez kanunu, “sünnetullah” ile karşılığını alır. Bir millet iyi veya kötü, özündeki değerleri değiştirmeden Allah onları değiştirmez. Bu açıdan baktığımızda Osmanlı günden güne zayıflamaktadır.

Tanzimat da bu sünnetullahın icra edildiği bir sahnedir. Mesela Abdülmecit, devleti idare eden genç bir padişahtır. Ama ülkeyi asıl yönetenler başka. Başta Mustafa Reşid Paşa olmak üzere üç adam. Ali ve Fuat paşalar. Ortak özellikleri üçünün de mason oluşudur. Batının içimizdeki ajanları yani.

Mustafa Reşit Paşa, İngiliz elçisi 33 derece Mason Lord Roging'e bağlı, ona bir köle kadar sadık. Londra sefaretinde yetiştirilmiş. İskoç Mason locasına bağlı Galata mahfilinin yöneticisidir. Fuat Paşa ile Mustafa Reşit’in yetiştirmesi Ali Paşa ise Fransızların Beyoğlu locasına bağlıdır. Aralarındaki bütün fikir ayrılıkları, farklı mahfillere bağlılıklarındandır. Yani İngiltere, Fransa gibi ülkelerin rekabeti...

Bizdeki bütün batılılaşma hareketleri gibi Tanzimat da tepeden inmedir. Halk yoktur yani işin içinde. Ona hiç sorulmamıştır. Bundan sonra da bu tür Batılılaşma hareketleri hep böyle olacaktır. Hatta bununla övüneceklerdir bile. Yer yer tehdit unsuru olarak da kullanacaklardır. Mesela “laikliği size sormadık, sormayacağız da!” gibi.

Tanzimat, mevcut İslami nizamın reddidir. İslamî yönetimin aldığı ilk darbedir Osmanlıda. İslam medeniyetinden batı medeniyetine dönüşümün ilk adımıdır. Kendimizi inkâra bir başlangıçtır. Yabancılaşma için atılan ilk resmi temeldir. Onlar başladı, Mustafa Kemal bitirdi.

İşi anlamayanlar Tanzimat’ı sıradan bir düzenleme sanırlar. Fakat asıl işi hazırlayan batılılar ve onların piyonları iyi bilirler ki Tanzimat İslam şeriatından ayrılıp batı kanunlarını almanın açılan ilk kapısıdır. Kur'an'a dayalı bir nizamdan çıkıp, dini inkâr ederek, insan akıl ve iradesine dayalı laik bir düzene geçişin başlangıç çizgisidir Tanzimat. Bu yüzden kutsanır batılılarca ve batıcılarca.

Bundan önce de bir kısım batılılaşma alametleri, emareleri vardı elbette. Mesela II. Mahmut Batılılaşma, yani yabancılaşma tohumlarını atan ilk padişah olarak kabul edilir. Ama onda daha çok askeri açıdan ıslahat ve teşkilatlanmada bazı adımlar atılmıştı. Fakat temel düşünce ve yapılanmada bu kadar açık bir inkâr yoktu. İslam nizamı varlığını sürdürüyordu. Oysa Tanzimat’ın hedefinde İslam devletini yıkıp yerine batılı bir devlet inşa etmek vardı. Nitekim onlar bu hedefi içimizdeki karanlık aydınlar sayesinde adım adım götürdüler ve nihayet Mustafa Kemal'in Cumhuriyeti ile nihaî amacına ulaştırdılar. Biz Müslümanlar için ne kadar büyük bir acı, ne kadar zor bir mağlubiyet, ne kadar maddî ve manevî alanda kayıp ve kap kara bir zillet ise, Batılılar ve Batıcı kâfirler açısından da o kadar büyük ve sevindirici bir galibiyettir.

 

Cumhuriyet Yeni Değildir

 

Hemen şunu söyleyelim ki Mustafa Kemal’in “Atatürkçülük” olarak bildiğimiz devrimlerinin hemen hepsi, temelleri Tanzimat’ta atılan düşünce ve uygulamalardır. Onların hiç birisi özel ve orijinal olarak M. Kemal’e ait değildir. Keşke zamanımız olsa da bunu gösteren ifadeleri buraya kaydedebilseydik.[8] Okuyucularımıza sadece Ali Süavi denilen medrese kaçkını, ittihat ve Terakki’nin içindeki ilk mason adamın kendi zamanına göre çok uçuk, küfürde çok ileri, düşmanlıkta çok derin, zarar vermede çok etkin fikirleri sunmak bile meramımızı ifadede sanırım yeterli olacaktır. İşte o fikirlerin bir kısmı. Şeriatın kaldırılarak laikliğin alınması. Arap harflerinin kaldırılarak Latin alfabesinin alınması. Ümmetçilik ve Osmanlıcılıktan Türkçülüğe geçilmesi. Namaz gibi ibadetlerin Arapça ile değil Türkçe ile yapılması. Hilafet ve saltanatın kaldırılarak yerine cumhuriyetin kurulması. Faizin helal sayılması. Hadis-i şerifler uydurulmuş olduğu için delil olarak alınmaması. Her çağın Peygamber vakti olmaması sebebiyle artık İslam’ın çağını doldurduğu ve zamanının bittiği düşüncesi. İlimler çağında olduğumuz için dinin hurafe sayılarak atılıp pozitivizmi almanın gereği vs.

Aslında bu düşünceler Batılıların düşünceleridir. Bu fikirler Batıcı sözde aydınların kulaklarına üfleniyordu. Onlar da efendilerinden aldıkları bu fikirleri belki bilerek, belki de anlamadan, Batıdan geldiğine göre parlak fikirlerdir diyerek tekrar ediyorlardı. Gözümüzde büyüttüğümüz bu insanların bütün ihtişamı tarihi kişilik oluşlarındandı. Yoksa ne ilim ve fikirde, ne ahlak ve karakterde, ne dava adamlığında, ne de iffet ve izzetlerinde saygın insanlar değillerdi. Mesela bu Ali Suavi’nin evli olduğu karısı İngiliz Bayan Madam Marie Stewart Lugh’un bir fahişe olduğunu kaynaklar yazar. Şeriata düşman olan bu bir zamanların fakih ve mollası neden bu durumdan rahatsız olsun ki! Belki de Abdullah Cevdet gibi düşünerek şeref duymuştur, kim bilir? Ne teklif ettiğini hatırladınız mı bu Abdullah Cevdet budalasının?

Bu Abdullah Cevdet iyi bilinmelidir. Aslen Kürt olduğu halde Türkçülükte yine bir Kürt olan Ziya Gökalp’in hocasıdır. Gökalp intihar etmek için alnına kurşunu sıktığında güya tedavi için onun alnına haç resmi çizen odur. İslam’dan nefret ederek her zaman ona çatan, bu konuda içi iftiralarla dolu Dozy’nin “İslam Tarihi” kitabını Osmanlıcaya çeviren, ilk pozitivist, materyalist batı taklitçisi ve Kürt olduğu halde Türkçülük yapan bu adam ne teklif ediyor biliyor musunuz?

Bir daha hatırlatalım. Yeni bir devlet kurulmuştur. Cumhuriyetin üstünden iki yıl geçmiştir. Ona göre bu yeni ülkeye yeni vatandaşlar gerekir. Bu Müslüman Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. Müslüman halktan hayır gelmez. Onun için diyor ki: “Türk ırkını ıslah etmek için Avrupa’dan damızlık erkek getirelim.”[9]

Türk kadınına Avrupa’dan damızlık erkek getirmek! Fesübhanellah, bir insan bu kadar korkunç bir rezalet ve kepazeliği nasıl düşünebilir? Hadi düşündü diyelim, bu Müslüman millete bunu nasıl teklif edebilir? İnsandan iman giderse haya da gidermiş. İşte aydınlanma denilen karanlık zihniyetin düşünce önderleri “aydın” diye yutturulan bu adamlardır! Bunun içindir ki biz bu “Batılılaşma Cinnetinde Aydınların Karanlığı” kitabını ve benzerlerini yazma gereğini duyduk.

İşte bu düşüncenin beslediği insanlara kurdurulan Tanzimat sayesinde devlette İslam’ın önceliği veya belirleyiciliği büyük darbe almıştır. O kadar ki gayrimüslimler her alanda Müslümanlarla eşit haklara sahip olmuşlar, üstüne üstlük, batılı devletlerin desteklemesi ile toplumda refah ve etkinlik hususunda üstünlük sağlamışlardı. Çünkü Tanzimat ile amaçları doğrultusunda büyük bir mesafe alan batılılar, artık bundan sonra işi tavsiyelerle götürüyorlardı. Zamanla bu tavsiyeler tamamen dikteye dönecektir. Cumhuriyet ile artık bu ülke İslam medeniyetinden tamamen çıkarak Batı medeniyetine zorla sokulmuştur ve tam bir Batılı devlet halini almıştır.

Batılılaşma problemine İslâm açısından bakarak bazı değerlendirmeleri değerlendirelim isterseniz. Çünkü üç asırdan beri ülkemiz'de gerçekleştirilmeye çalışılan değişmeler, yenileşmeler, çağdaşlaşmalar, hep batılılaşmayı ifade ediyor. Aslına bakarsanız aralarında benzerlik olmasına rağmen modernizm, çağdaşlaşma, aydınlanma, küreselleşme gibi kavramlar Batılılaşmadan başka bir şey değildir. Her zaman birbirinin yerine de kullanılmıştır. Peki, kavramlar arasındaki fark nedir?

Batılılaşma, aynı batı dünyası gibi yani Avrupa gibi olma, Avrupalılar gibi olma, Avrupalılar gibi yaşama ve onlar gibi düşünüp hareket etme demektir. Bunu “muasır medeniyet seviyesine çıkma” olarak formülleştirdiler. Bunu biraz açalım.

 

[1] Bkz. D.Mehmet Doğan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları, “Batılılaşma” md. 

[2] Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük, Kürtçülük isimli bu akımları önümüzdeki bölümde işledik, bakılabilir.

[3] Bkz. Hilmi Ziya Ülken, a.g.e. s. 313vd.

[4] Bkz. D.Mehmet Doğan, a.y.

[5] İnsanlar “yahu bu irtica ne demektir? Kanunlarda da yok ki tanım ve kapsamını bilelim” deyip durmuşlardır. Oysa burada açıkça görüldüğü gibi irtica onlara göre İslam’dır. İrticaî faaliyetler de İslamî faaliyetlerin ta kendisidir.

[6] Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Bat%C4%B1c%C4%B1l%C4%B1k

[7] Biz bu konuları enine boyuna bazı kitaplarımızda işledik. Mesela “İnançta Arınma”, “Sistem ve Şeriat”, “Laiklik Sorgulaması”, “Batılılaşmayla Hesaplaşma”, “Osmanlıdan Cumhuriyete Büyük Kırılma” bu konuda önemli kitaplarımızdır, bakılabilir.

[8] Bütün bunları “Batılılaşmayla Hesaplaşma” kitabımızda yazdık, bakılabilir.

[9] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, s. 404; Kemal Solak, İslam’a Göre Millet Milliyetçilik Irkçılık, s.118.