İslamiyat

Denetim

Tarih: 9 ay önce

İslam’ın istediği “kötülükle mücadele şekillerini” yazdık. El, dil ve kalple yapılan mücadele ve ehemmiyetini anlattık. Kamuoyu baskısının bu çağda değerini işledik. İslam’da İtaat etme veya etmeme meselesini de gördük. Şimdi burada benzer bir vazifeden bahsedeceğiz: Denetim. Murakabe.

Bazı kardeşlerimiz “günümüzde yönetime ve kurumlara karşı iyiliği emretme kötülükten sakındırma işi, gücü ve etkisi sınırlı olan bir bireyin altından kalkabileceği bir durum değildir. Fertlerin müdahale etmesi bunu karşılayamaz. Bu açıktır. Öyleyse bundan vaz geçmek gerekir. İnsanlık ancak kan dökmeksizin, partilere verilmiş siyasi gücün varlığından yararlanarak dikta rejimlerin işbaşına gelmesine, dolayısıyla zulmüne engel olabilir” diyorlar.

İyi de, Kur’an “zikra, tezkire, nasihat, tebliğ” gibi sözlü uyarıları Peygamber ve mü’minlere emrediyor ve “feinne’z zikra tenfau’l mü’minîn[1] diyor. Yani “hatırlatma, öğüt verme mü’minlere fayda verir” diyor. Kur’an diyorsa söz de iş de orada biter. Onun sözü üstüne laf olmaz. Üstelik bu hatırlatmalar o gelişin sağlanması için en etkin propaganda sayılır. Nasıl faydasız denebilir ki?

Bazıları da “zalimlere hatırlatmak neye yarar?” diyor.

Hayret bir şey! Hangi peygamber adil bir toplumda geldi ki? Vazifesi de hatırlatmak, tebliğ etmekten başka neydi ki!

Bunu cahiller söylese neyse. Bu sözleri bazen ilahiyatçıların, hocaların ağzından duymak bana çok acı geliyor. Maalesef kendi tembelliklerini, gevşekliklerini, korkaklıklarını örtmek için bunu söylüyorlar. Yoksa bunun dinden bir delili yok. Bu tamamen nefsin hevasına ittibadan başka bir şey değildir.

Evet, biz hepimiz, özellikle de âlimlerimiz, aydınlarımız adil veya zalim olsun, iktidarları ve yöneticileri denetlemek zorundayız. İyi iseler yardımcı olur dua ederiz. Kötü iseler usulüne uygun olarak ikaz eder, uyarırız. Bunu yapmazsak saygıyı hak edemeyiz. Bu sebeple Raşit halifeler, halkın kendilerini kontrol etmesini her zaman istemiş ve işlerini âlimlere danışarak yürütmüşlerdir. Hz. Ebu Bekir’in daha halife seçilir seçilmez ilk hutbesinde söyledikleri çok önemlidir:

“Ben iyilik yaparsam, bana yardım ediniz. Bir kötülük yaptığımda da beni doğrultunuz. Sizin aranızda Allah ve Resulüne itaat etiğim sürece bana uyunuz. Değilse, itaat gerekmez.”

Hz Ömer de: “Kim bende bir eğrilik görürse, onu düzeltsin.” diyordu. Bir gün:

-Ben haktan saparsam, ne yaparsınız? diye sormuştu. Bir bedevi kalktı ve:

-Kılıçlarımızla düzeltiriz, diye haykırdı.

Hz Ömer bu davranıştan mutlu oldu ve Allah’a hamdetti. Demokrasiler dize gelsin de dinlesin!

Hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra âlimlerin denetim ve gözetim işi, eskisi gibi kolay olmuyordu. Doğru söylemenin ölüm getirdiği meclisler, toplum içinde dilden dile dolaşıyordu. Ancak o günlerde, Allah’a sarsılmaz bir imanla bağlı olan nice âlimler, cihadın en güzelini, en faziletlisini yapıyor, zalim sultanların suratlarına gerçekleri haykırıyorlardı. Bu uğurda dayak yiyen, dili koparılan, zindanlarda çürüyen veya boynu vurulanlar az değildi. İslam tarihinin altın tabloları yanında, maalesef böyle kapkara utanç sayfaları da vardır. İşte bir örnek:

Bir gün Urve b. Ed’iye, Muaviye’nin Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad’a, “İslam’dan önce olan beş şey sizde de oldu” diyerek, ayetlerle desteklediği bazı kötü işleri saydı ve uyardı. Ubeydullah b. Ziyad O’nu yakalatarak önce el ve ayaklarını kestirdi. Sonra huzuruna alarak tekrar düşüncesini sordu. O da “Sen benim dünyamı harap ettin, ben de senin ahiretini yıktım” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad onu öldürttüğü gibi, adam gönderip evindeki masum kızını da öldürttü.”[2]

Konuyla ilgili birçok örneği, değişik kitaplardan takip edebilirsiniz. “İslam’da Devlet ve Siyaset” isimli kitabımızın “Düşünce Ve İfade özgürlüğünde Bozulmalar” kısmında bu konuya dair bir hayli örnek verilmiştir. Oraya da bakılabilir. Bu konuda çağımızdan da birkaç muhteşem örnek vermek istiyorum. İki örneğin kahramanını ümmet çok iyi bilmektedir.

İlk örneği, Bedîüzzaman Said Nursî’den görelim; Divan-ı harp kurulmuş, mahkeme penceresinden görünen manzara müthiştir: “Şeriat isteriz” dedikleri iddiasıyla on beş insan darağacında sallanmaktadır. Mahkeme reisi, manzaraya bir göz atarak, sesine daha da azamet vermek istemiştir. Pür hiddet sorar.

-Sen de şeriat istedin mi? İşte şeriat isteyenler böyle asılırlar!

Pencereden görülen dehşetli manzaraya bir kez daha göz atar kahraman Bediuzzaman Said Nursi ve konuşur:

-Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa fedaya hazırım! Zira şeriat, saadet sebebidir, sırf adalet ve fazilettir. Ahirete gitmeye kemal-i iştiyakla müheyyayım, hazırım… Acaib ve garaib güzelliklerin sergilendiği ahireti büyük bir istekle görmek istiyorum, beni oraya göndermek ceza değildir. Sizin elinizden gelirse beni vicdanen muazzeb ediniz. Degilse, başka suretle azap, azap değil, benim için bir şandır. Bu haydut hükümet, istibdat zamanında akla husumet ederdi. Şimdi de hayata düşmanlık ediyor. Eğer hükümet böyle olursa, yaşasın cünûn! Yaşasın ölüm! Zalimler için Yaşasın Cehennem!..”[3]

Kanaat-i acizaneme göre Bedîüzzaman Said Nursî’yi büyük yapan okyanus gibi ilmi ve ucu bucağı görülmeyen engin tefekkürü değil, o bilgi ve tefekkürün arkasında duran büyük maneviyatı, sarsılmaz şahsiyeti ve kahraman mücadelesidir. Biz de işte O’nun bu tarafına hayranız.

İkinci örneğimiz şehit Abdulkadir Udeh’ten. Çağdaş firavunlardan Cemal Abdunnasır, İhvan-ı Müslimin adına kendisiyle konuşan aziz şehide karşı içinde büyük bir kin besliyordu. Fethi Yeken’e göre, onun idam edilmesindeki en büyük sebebi şuydu:

“1954’de Udeh, Abdunnasır’a İhvan’ın kapatılmaması için nasihatta bulunarak, eğer kapatılırsa İhvan’a bağlı gençlerin, liderlerinden izinsiz herhangi bir harekette bulunabileceğinden korkulacağını söyler. Bunun üzerine Cemal Abdunnasır:

-İhvan-ı Müslimin’in sayısı ne kadardır? diye sordu.

-İki veya üç milyon.

-İhvan’ın sayısı yedi milyon olsa bile, ben halkın üçte birini gözden çıkarabilirim!

-Bir kişinin hayatına yedi milyon. Bu senin yanına kalmaz Cemal!..”

Her ne kadar resmi karar gerekçeleri başka başka olsa da, Abdulkadir Udeh’in gerek İhvan içindeki konumu, gerekse zalimler karşısındaki açık tavrı, idam edilmesinin gerçek sebeblerindendi.[4]


[1] Zariyat, 55.

[2] Komisyon, Büyük İslam Tarihi, 2/301-302.

[3] Said Nursi, Asar-ı Bediiye s. 302.

[4] Fethi Yeken, Çağdaş Davet Önderleri, s. 96.