İslamiyat

İman

Tarih: 1 yıl önce

İman; sözlükte inanmak, tasdik etmek demektir.


Dinde iman, Hz. Muhammed(as.)in Allah katından bildirdiği dinî esas ve hükümlerin hak ve doğru olduğuna kesin olarak inanmak ve gönülden benimseyip bağlanmaktır. 


Buna “icmâlî îman” diyoruz. Yani “toptan iman” veya “toplu îman”.


Tafsilî îman ise, başta îmanın altı şartı olmak üzere, sevgili Peygamberimiz (sav.)in Allah Teala katından bildirdiği, Kur’an ve mütevatir sünnet ile sabit olan ve din açısından inanılması zorunlu bulunan bütün haber, esas ve hükümlerin her birine ayrı ayrı, Allah ve Peygamberinin isteğine uygun bir şekilde, kesin olarak inanmaktır.


İnanma, kalbin işidir. Bu yüzden kişi kalbiyle inansa ama bunu diliyle ifade ve ikrar etmese veya imana delalet edecek amelleri açıkça işlemese, Allah katında Müslüman sayılır. Ancak, durumu Müslümanlarca bilinemeyeceği için, kendisine Müslüman uygulaması yapılmaz. Haliyle hakkında kâfire yapılacak hükümler uygulanır.


Bir insan, inanılması gerekli olan bu esaslara ya inanır, ya inanmaz. İkisi arasında kalan şek, şüphe, tereddüt yok hükmündedir. 


İman esaslarını biz belirlemedik. Allah Teala ve ondan aldığı bilgi ile Resulullah (sav)  Efendimiz belirledi. Onun için bunlara ekleme veya çıkarma yapmağa yetkimiz yoktur. 


Buradan şu iki kesin yargıya varırız: Hem İman esasları sayı itibariyle artmaz ve eksilmez, hem de hiç kimseye, bu esasların bir kısmına inanma, bir kısmına  inanmama serbestisi, seçeneği verilemez,  verilmemiştir.


Ancak, kuvvetlilik ve zayıflık bakımından, sevap ve fazilet yönünden insanların imanı arasında fark olabilir. Her halde hiç kimse, kuvvet bakımından kendi imanıyla mesela Hz. Ebu Bekir’in imanını bir tutmasa gerektir.


İmanı kabul veya ret edecek makam, Allah’tır. Onun için, Müslümanlığını  bildiğimiz bir kişiyi tekfir için acele etmemeliyiz. Bu önemli bir konudur. O yüzden biraz açalım:


Tekfir,  Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan söz veya eylemleri sebebiyle kâfir saymaktır. Öneminden ötürü hemen ifade edelim ki tekfir, hem birçok haklarını kaybetmesi ve yakalanırsa büyük bir cezaya çarptırılması açısından o kişi için önemlidir. Hem de birlik ve beraberliği bozulan, dinî inançlarına karşı açıktan saygısızlık ve saldırganlık ile huzuru bozulan toplum için oldukça ağır bir durumdur. 


Dolayısıyla tekfir hususunda çok dikkatli ve titiz olmak, yersiz ve temelsiz iddialar ile kişiyi tekfir ederek dışlayıp cezalandırmaktan kaçınmak gerekir. 


Bu ihtiyattan ötürü “ehl-i kıple’nin tekfir edilmemesi”,  ehl-i sünnet inancının temel bir özelliğidir. Gönülde samimi iman varsa, kastını aşan veya nereye varıp dayanacağı bilinmeyen cahilane bir söz veya iş yüzünden kimse tekfir edilmemeli, belki yanlışı, uygun bir üslup ve metotla düzeltilmelidir.


Ancak, göz ardı edilemeyecek bir de “irtidat” gerçeği vardır. İrtidat, kişinin kendi özgür irade ve ifadesiyle dinden çıkmasıdır. Müslüman olduktan sonra dinden çıkılmaz diye bir kural yoktur. Bu dine girildiği gibi, çıkılabilir de. Aklı varsa çıkmaz, çünkü sonuçları korkunçtur, ama Allah insana bunu seçme imkânı vermiştir.  


Peki, hangi durumlarda bu gerçekleşir? 


Akaid kitaplarımız İmanın sağlıklı ve geçerli olasının şartlarını genellikle üç maddede özetlerler:

1. İman, hayattan ümit kesildiği ölüm anında olmamalı.

2. Hiç bir iman esası inkâr edilmemeli, yalanlanmamalıdır. İman bir bütündür, bölünme ve parçalanma kabul etmez. Birini inkâr, tümünü inkâr gibidir.


3. Dini hükümlerin, kanunların, emir ve yasakların, iman esasları gibi güzel ve faydalı olduğuna, fert ve toplumun dünya ve ahiret saadetini temin ettiğine kesin inanmalı, bunları yaşamada inat ve kibirlilik göstermemeli, bunları zamansız, yararsız, çirkin, çağdışı, gericilik ve yobazlık olarak  görmemeli, ne bunlarla, ne de bunlara inanıp yaşadığı için Müslümanlarla alay etmemeli, küçük görmemeli, hafife almamalı ve gıcık kapmamalıdır.


Aksi takdirde, kendini mü’min saysa veya sansa da O, Allah ve Müslümanlar katında mü’min değildir. Bu, Allah adına ahkâm kesmek değil, Allah’ın bildirdiği ölçülerini ortaya koymaktır.


Bu açıdan bakıldığında materyalizmin, pozitivizmin, liberalizmin, sekülerizmin ve laikliğin bayraklarının yükseltildiği bu çağın en büyük meselesi, iman meselesidir. Yani imanı koruma ve kurtarma meselesi. Her Müslüman gerek kendisi, gerek evladı ve ümmeti adına bu konuda uyanık ve dikkatli olmalıdır. 


Çünkü yürürlükteki sistemin İslam olmadığı ve dinimizin okullarda hakkıyla öğretilmediği bu Batıcı laik sistemde birçok insanın cehaletine kurban  gittiği açıktır. Küfür ateşinin çağdaş kültür ve kavramlarla âlemi cayır cayır yaktığı bir zamanda inananların bir itfaiyeci gibi İslam ile insanları kurtarmaya çabalaması, bir nevi Peygamber görevini yüklenmesi demektir. Ayet ve hadislerden anladığımız kadarı ile ücretleri de, ahirette onlarla beraber olmaları hasebiyle –Allah bilir ya- onlara çok yakın olacaktır.


Amel, imandan bir cüz, bir parça değildir. Bunun için farzları yapmamak veya haramlardan kaçmamak suretiyle  büyük günahları işleyenler, yaptıklarını helal sayıp güzel görmedikçe, dinden çıkmış olmazlar. Ne var ki İslam’ı ihlasla yaşamamak, imanı zayıflatır. Böyle bir imanın bir gün yok olmasından korkulur. 


Bu gibi insanlara düşen, ertelemeden, hemen tövbe ederek Allah Teala'ya dönmektir. Şüphesiz içi yanarak O’na dönenler, karşılarında memnun olan ve kulunu bağışlamayı seven bir Rab ile karşılaşacaklardır.


İman bakımından insanların mü’min, kâfir ve münafık olarak üç kısma ayrıldığını daha önce görmüştük, hatırlatarak konuyu bitirelim.