İslamiyat

Hz. İbrahim’in Örnekliği

Tarih: 4 ay önce

Hz. İbrahim (as) Allah Tealanın gönderdiği peygamberlerin en büyüklerinden, kendisinden sonraki zamanlarda Kur’an’ın haber verdiği bütün Peygamberlerin babası ve atası, Allah Tealanın dostluğunu tercih ettiği, birçok yönleriyle övülen, “ulu’l azm” olarak vasıflananlardan büyük bir peygamberdir. 

Bilindiği gibi bütün peygamberler Allah katında biricik din olan İslam ile gelmişlerdir. Hazreti İbrahim de o dini anlatmıştır. Ancak Hz. İbrahim aleyhisselamın tebliğ ettiği din için Allah Teala “millete İbrahime hanîfen” gibi  özel bir tabir kullanır.

Kur'an-ı Kerim'de onun ahlakını ve tevhid mücadelesini bir çok örnekleri ile görürüz. Ayni zamanda Kabe’yi yapan, insanları ilk defa hacca davet eden, Allah yolunda çok zorluklara katlanmış, can, evlat, eş, mal, akraba, kavim ve vatan gibi insana çok sevgili gelen her konuda çok büyük imtihanlardan geçmiş, hayatı örnek olarak sunulan başarılarla dolu bir peygamberdir.

Kur’an’da üç yerde “üsvetün hasenetün” tabiri kullanılır.[1] Bu, sevgi ve saygıyı hak etme olduğu kadar, çok ciddi değer vermeyi de ifade eder herhalde. Bu yüzden bu üç ayeti de almak istiyoruz:

“Hakikaten, Allah’ın Resulünde sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örneklik vardır.”[2] 

Resul-i Ekrem’in (sav) gelmesinden murat, bu dünyada yaşayan, çalışan insanlara İslam’ı öğretmektir. İslam sadece iman ve ibadet değildir. Bilakis bu hayatta fert ve toplum için gerekli olan hayatın bütün kanunlarıdır. Peygamber Efendimizin (sav) vazifesi de bütün bu kanun ve kaideleri öğretmek, onlara bu kuralları kendi yaşayışıyla izah ve tarif etmektir. Gece ve gündüz Allah ile manevi irtibatını kesmeden ibadet içinde olması, onun cemiyetinden sorumlu bir devlet başkanı olmasına mani değildir. Aksine o devlet başkanlığında olmasa, ordu kurmasa, yaptırım gücü kazanmasa, hükümler koymasa, evlenmese, dâvaları hükme bağlamasa, düşmanları mağlup ettikten sonra onları affetmese, insanlara tam örnek olamazdı. Asıl bu gibi bütün beşeri faaliyetleri yapması, onların her birinde örnek tutumun ne olduğunu sözleriyle ve uygulamalarıyla göstermesi ile en mükemmel numune olmuştur.

Bunu anlamayan ve kin gibi, haset gibi, asabiyet gibi kimi olumsuz hislerine kapılan bazı kimseler, Hz. Peygamber (sav) in Mekke’de müşriklerin baskı ve takibatına maruz kaldığı zaman asil bir örnek olduğunu, fakat Medine’ye hicretten sonra savaşlar, birçok evlilik, ganimet, dünya hakimiyeti ile manevi tarafının azaldığını ileri sürerler.  Ne talihsiz ve bir değerlendirmedir?

Bu örneklikten daha geniş olarak kendi yerinde bahsedeceğiz inşallah. Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz nokta, Hz. İbrahim (as)  ın ve ashabının örnekliğidir. Zira Allah Teâlâ’nın onun hakkındaki bu tanıklığı çok önemlidir. Şimdi o örneklik konularına gelelim isterseniz.

Hz. İbrahim (as)  Ve Kavmi

“İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir." Şu kadar var ki, İbrahim babasına: "Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez" demişti. O müminler şöyle dediler: Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”[3]

Hz. İbrahim, iman etmemiş babasına, kendisi için istiğfar edeceğini söylemiş, imanı için mühlet vermişti, daha sonra da istiğfardan menedilmişti. Çünkü kâfirler için istiğfar caiz değildir.

Ayetlerin devamı konuyla doğrudan bağlantılı olunca onları da yazmak gereğini duyduk:

“Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi, ancak sensin.

“Andolsun, onlar sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hamde lâyık olandır.

“ Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[4]

Şimdi Hz. İbrahim’in (as)  örnek alınacak tutum ve davranışlarından konumuzla alakalı olanları görelim inşallah.

Allah Teala bir kısmını yukarıda yazdığımız ve açıkladığımz bir çok ayet ile Müslümanlardan kâfir akrabalarla ilişkilerini kesilmelerini istemişti. Müminler de bunu uygulamışlardı. Fakat bunun onlara zor geldiğini Allah Teala elbette biliyordu. İşte bu yazdığımız ayet ile Müslümanlara güzel bir örnek sunuluyor ve müjde veriliyordu. Allah Teala, dürüst ve ihlaslı müminlerin akrabaları ile olan düşmanlıklarının sevgiye dönüşeceğini müjdeliyordu. Nitekim Sevgili Peygamberimizin (sav) hayatında çok geçmeden Mekkenin fethi ile bu müjde gerçekleşti.

Hazreti İbrahim aleyhisselama konumuz olan ırkçılık açısından baktığımızda Müslümanlar'a büyük örnek olacak bazı güzel davranışları vardır. Mesela putperest babasıyla Müslüman olmadığı için alakasını kesmiş, yine aynı sebeplerin kavmiyle alakasını kesmiştir. Arada iman bağı olmadıktan sonra kavimini hiçbir değer vermemiştir. İşte ayet bunu ifade ediyor: “Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı…”[5]

Oysa ırkçılık demek, doğuştan bir ırkın üstünlüğünü iddia etmek, bütün sevgi ve yergiye ölçü olarak kavmini almak, haklı haksız demeden onları sevmek ve desteklemek, zalim de olsa, mazlum da olsa soy ve sopuyla birlikte hareket etmek, onun çıkarları uğruna her değeri heder etmektir. Oysa Hazreti İbrahim kendi kavmi ile kendi akrabalarıyla iman etmedikleri için mücadele etmiş, hatta mücadele etmek şöyle dursun bu uğurda ölümü göze almış, başka bir çare bulamayınca da, vatanından hicret etmiştir. İşte bu iman ve amel, ırkçılığa ters düşer, ırkçılığı Müslüman nazarında bitirir. Bu bakımdan o ve beraberindeki ashabı kendilerinden sonra yaşayan Müslümanlara örnek olarak sunulmuştur.

Hz. İbrahim (as)  Ve Babası 

Kur’an-ı Kerîm’in başka bir yerinde başka bir ilginç sahne dahavarkonumuzla ilgili. Meryem Suresinde açılano sahnede yine O İbrahim (as)  ve babası var. Bütün sevgi, şefkat, merhamet ve esirgemesi ile o mübarek insan ve küfrün katılaştırdığı duyarsız kalbiyle karşısında babası var:

“Kitap’ta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.

Hani babasına şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”

“Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim.”

“Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur.”

“Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.”

Babası, “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” dedi.

İbrahim, şöyle dedi: “Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”

 “Sizi ve Allah’tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb’ime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum.”

İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince, ona İshak ile Yakub’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.

Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).[6]

Hz. İbrahim’in (as) örnek davranışının bir açıklaması da şöyle dile getirilir:

“Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır, ne de mü’minlere.

Hz. İbrahim’in (as) babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.”[7]

Hz. İbrahim (as)  Ve Evlatları

Kur’an-ı Kerîm’in başka bir sahneside Hz. İbrahim'in insanı tebessüm ettirir biçimde ırkçılığa reddiye olacak başka bir davranışını daha görüyoruz. O içli insan, kâmil imanın verdiği bir duyguyla o şefkat ve merhamet timsali Hz. İbrahim (as) Rabbine dua ediyor:

“Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.”[8]

Hz. İbrahim bu kelimeleri yani kendisine yöneltilen buyrukları eksiksiz yerine getirince Allah ona, "Ben seni insanlara önder yapacağım" buyurdu. Bir baba sevgi ve şefkati ile Hz. İbrahim hemen atıldı ve kendi soyundan gelenler içinden de önderler yetişmesi yönünde dilekte bulundu. Henüz bilmediği bir gerçekle uyarıldı: "Vaadim zalimleri kapsamaz."(Bakara 124.)

Evet, din uğrunda ana babasını, hısım ve akrabasını, kavim ve vatanını terkederek hicret eden Hz. İbrahim (as)  bir kez daha öğrendi ki üstünlük biyolojik sebeplerle, kan bağıyla değil, din, ahlâk ve liyakat bağı iledir.

Hz. İbrahim'in bu dileğine, her babanın içinden geçen iyi duygulardan kaynaklanan fıtrî dileğine, son derece önemli bir kural öğretilerek şu cevap veriliyor: bir topluma, bir devlete imamlık, yani önderlik; imanı, bilinci, bilgisi, eğitim ve terbiyesi, pratik davranışları ile buna lâyık olanlarındır. Buna kısaca “emanet ve ehliyet” denilir. Yoksa imamlık, yani önderlik, soya, sopa ve nesebe dayanan bir miras değildir. Allah Teâlâ’nın ölçüsünde akrabalık et ve kan ilişkisi değil, din ve iman ilişkisidir. Kan, soy, nesep ve ırk birliği davası, İslâm düşüncesi ile taban tabana çatışan bir cahiliye davasından başka birşey değildir. Öyle olunca da gayet açıktır ki Allah Teala, “Zalimler bu taahhüdümün alanına asla giremezler” buyurdu...

Zulüm çeşit çeşit ise de en büyüğü Allah’a eş ve ortak koşmaktır, müşrik olmaktır. Zira Allah'a ortak koşmak insanın hem kendi kendine zulmetmesi, hem de başkalarının hakkını çiğnemek ile insanlara zulmetmesidir.

Zalimlere yasaklanan imamlık, önderlik; peygamberlik, halifelik ve namaz imamlığı da dahil olmak üzere imamlığın bütün anlamlarını, liderliğin her türlüsünü kapsamına alır. Zalimlerin, kafirlerin, müşriklerin ve tanrı tanımaz ateistlerin Müslümanları yönetme yetkisi yoktur. Buna göre bütün anlamları ile iman ve adalet, hangi biçimi ile olursa olsun imamlığın temel şartını oluşturur. Kim zulmederse, yaptığı zulmün türü ne olursa olsun, kendini imam olma yeterliliğinden uzaklaştırmış, bu hakkını kendi eli ile kaybetmiş olur.

Yüce Allah tarafından Hz. İbrahim'e verilen bu cevap, kaypaklığa ve belirsizliğe yer vermeyen bu ilâhi taahhüt, yahudilerin zalimlikleri, fasıklıkları, yüce Allah'ın emrinden saptıkları ve ataları Hz. İbrahim'in inancından ayrıldıkları için önderlikten ve öncülükten uzaklaştırıldıklarını kesinlikle kanıtlar. Onlar da bu korkuyşla iman etmemişlerdi ama gerçeği görmezlikten gelerek inkar etmek kimseye bir fayda getirmeyecekti.

Yüce Allah tarafından Hz. İbrahim'e verilen bu cevap aynı zamanda günümüzde kendilerine müslüman sıfatını yakıştıranların insanlık önderliği ve öncülüğünden uzaklaştırılmalarına da kesin bir cevap ve kânıt oluşturur. Bunun sebebi, bu sözde müslümanların, zalimlik etmeleri, fasıklıkları, Allah yolundan uzaklaşmaları, Allah'ın şeriatını arkalarına atmalarıdır. O'nun şeriatını ve önerdiği yaşama biçimini sosyal hayattan söküp attıkları halde halâ müslüman olduklarını iddia etmeleri, iddia sahiplerine bir fayda sağlamaz, onları Allah Teâlâ’nın katında Müslüman yapmaz. Bu iddia sahiplerini bile kandıramazken, dini bilmeyen cahil kesimleri kandırmış olması, biz Müslümanların yaşadığı en büyük zillettir. Bu yalancı iddia nerde, Allah Teâlâ’nın verdiği reddiye nerde? 

İşte Hz. İbrahim (as)  ve ashabında nazara verilen örneklik budur: İslâm Düşünce sistemi, inanç ve amel temeline dayalı olmayan insanlararası bütün bağları ve ilişkileri kesik ve geçersiz sayar; inanç bağı olmayan yakınlık ve akrabalık ilişkilerini tanımaz; inanç ve amel kulpuna bağlı olmayan bütün sosyal ilişkileri ve dayanışma geleneklerini kökünden yok sayar. Yine bu düşünce sistemi aralarında inanç çelişkisi bulunan aynı milletin iki kuşağını birbirinden ayırır. Hâtta aralarındaki inanç bağı kopan ana baba ile evlâdlarını ve karı-kocayı tümüyle birbirinden ayrı kabul eder.

Buna göre müşrik Arap ayrı birşeydir, müslüman Arap ayrı birşey. Bu ikisi arasında hiçbir ilişki, hiçbir akrabalık ve hiçbir ortak bağ sözkonusu değildir. Müslüman olan kitap éhli ayrı birşeydir, Hz. İbrahim'in, Hz. Musa'nın, Hz. İsa'nın dininden sapmış kitap ehli (yahudi ve hıristiyanlar) ayrı birşey. Bu ikisi arasında da hiçbir ilişki hiçbir akrabalık ve hiçbir ortak sosyal bağ sözkonusu değildir. İslam öncesi eski Türk hakanları, hanları, kağanları, şamanları ayrı bir şeydir, Müslüman Türkler ayrı bir şeydir.

Aile kurumu ana babadan, çocuklardan ve torunlardan oluşmuş rastgele bir birlik değildir. Bu saydıklarımızı eğer aynı inanç bağı birleştiriyorsa, bunlar o takdirde aile kurumunu oluştururlar.                      

Öteyandan millet demek, belirli bir ırkın ardarda gelen kuşaklarının oluşturduğu bir insan topluluğu değildir. İslam Ümmeti, bu manada kullanılan İslam Milleti, ırkları, yurtları ve derilerinin rengi ne olursa olsun, müminlerin oluşturduğu insan topluluğudur. İşte Kur'an-ı Kerim'de yaralan şu ilâhî açıklamadan fışkıran iman ölçülü düşünce tarzı budur.

Müfessirlrimiz buradan şu gerçeklere gönderme yaparlar; Bu açıklama diğer ırkçı Yahudiler gibi Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de kendilerini "Allah'ın seçilmiş halkı" saymalarına bir cevap teşkil etmektedir. Buna göre zalimler İbrahim'in soyundan da olsalar, Allah'ın vaad ettiği önderlik, liderlik, üstünlük gibi ayrıcalıklara, -lâyık olmadıkları sürece- sahip de olamazlar; Allah'ın bu husustaki şarta bağlı vaadi onları kapsamaz. Böylece âyet öncelikle Medine yahudilerine Hz. Peygamber ve müslümanlar karşısında üstünlük, seçkinlik taslamalarının boş bir kuruntudan ibaret olduğunu; zalimlerin, yani dinî ve ahlâkî konularda Allah'ın belirlemiş olduğu sınırları aşan; özellikle şirk, veya inkâra sapan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranan; kör bir inatçılıkla gerçeğe karşı direnip savaşan kişi veya toplumların önder olmaya hakları bulunmadığını hatırlatmakta, fakat ilke olarak bütün insanlara, yalnız inanç ve yaşayış olarak değerli ve üstün olmaya lâyık olanların bunu hak edeceklerini bildirmektedir.[9]

“İnsanı tebessüm ettiren noktaya” gelince, Allah Teâlâ’dan “Zalimler ahdime, nübüvvete nail olamazlar" buyruğunu alınca, onun etkisiyle bir kıyas yaptı ve yanlış bir düşünceye kapıldı. Allah Teâlâ ise onu düzeltti ve doğu ilkeyi bir ere daha hatırlattı:

“İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!” [10]

Yeme içme işini imamlık, yani önderlik için kıyas yapan Hz. İbrahim (as), bu konuda da ikaz yememek için, sütten ağzı yanan gibi yoğurdu üfleyerek yedi ve “Ey Rabbim, bu şehri güvenli bir yer kıl, halkından Allah’a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır" dedi. Allah Teâlâ yine Hz. İbrahim’i (as) uyararak, "Onlardan kâfir olanları da biz rızıklandırırız” buyurdu.

Oysa kazın ayağı öyle değildi. Yarattığı her mahlukun rızkı da Allah Teâlâ’nın uhdesindeydi. İnanmayanlar dahi, bu dünyada ecelleri gelene kadar yiyip içerek yaşayacak, sonra vakti gelince, rızkı kesilecek ve gideceklerdi. Onları dahi yedirip içiren Allah’tır, zaten başka bir ilah yoktur.

Ya o rızık vermese ne olur?

İşte Hz. İbrahim’in (as)           paltayı taşa vurmamak için gösterdiği ihtiyat bizi tebessüm ettirmiştir.

Burda başka bir hakikat daha tecelli ediyordu ve acaba Hz. İbrahim (as)  bilmeden onu mu diliyordu? O da Allah Teâlâ’nın bu emin beldeye kafirlerin girişini şeriatinin son şeklinde yasaklamasıydı. Oraya kafirler ve müşrikler giremeyecekti. Haliyle orada rızıklanamayacaklardı!

Her ne ise, Allah Teala, tıpkı inananlar gibi bütün inkar edenleri de bu dünyada rızıklandırmakta, dünya nimetlerinden istifade etmelerine imkan vermektedir. Şu halde dünya nimetleri, dindarlığa bağlı değildir. Dünya nimetleri mümine de kafire de verilir. Bunlar birer imtihan vesilesidir; hayırlı olup olmadıkları neticeye bağlıdır. Servet ve iktidar, eğer kulluğa vesile olmuş ise o zaman bu, iki cihan saadetidir. Azgınlık ve sapıklığa sebep olmuş ise, ebedi hayatı mahvetmiş, saadet yerine felaket getirmiş olur.

Hz. İbrahim (a.s)'in işte bu örnek alınacak akide ve inancını alimlerimiz şöyle dile getirmişlerdir: "Nefy-u isbat her zaman yan yanadır ve akidemizin temelidir. “La ilahe illallah”.

Bediuzzaman Said Nursî (ks) nin dediği gibi “şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir.”

Buna göre düşmanlık olmaksızın dostluk olmaz. Yani Allah düşmanlarına düşmanlık gösterilmeden, Allah'a olan dostluk kanıtlanmış olamaz. Allah düşmanlarına karşı düşmanlık gösterilmeden, Allah dostluğundan sözedilmesinin doğru bir yanı yoktur. Kaldı ki Allah (c.c), Hanif dinine bağlı olanların imamından Rabbimiz haber verirken şöyle buyurmaktadır. Hz. İbrahim (a.s) kavmine diyordu ki:

"İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi benim dostumdur."[11]

Allah'ın halili ve dostu olan İbrahim (a.s) için bu sevgi ve dostluk ancak Allah düşmanlarına karşı gösterilen düşmanlıkla gerçekleşilebileceği kesinliği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Yani dostluk ve velâ sadece Allah için olmalıdır. Bu dostluğun olabilmesi de ancak Allah'tan başka her türlü mabuttan, yani tapınılan şeylerden uzak kalmakla mümkündür. Nitekim Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

"Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar dinine dönsünler."[12]

Yani bu dostluk sadece Allah için olmalı, Allah'tan başka mabud tanınan tüm şeylerden de uzak durulmalı, bunu da yine Allah için yapmalı. Öyle bir kelime için bu dostluğu ve düşmanlığı sürdürecektir ki, bunu peygamberler ve tabileri hep birbirlerinden miras yoluyla aldılar. İşte bu kelime "Lailahe illallah" kelimesidir. Bu öyle bir kelimedir ki, Haniflerin İmamı da bunu miras yoluyla almıştı, aynı zamanda kıyamete dek de miras yolu ile onun tabilerine geçecek ve böylece sürecektir.

İmam Taberî de şöyle diyor: "Ey Muhammed ümmeti! Hz. İbrahim (s.a)'in yaptığında ve onunla beraber hareket edenlerde sizin için pek güzel bir örnek vardır. Evet Hz. İbrahim ve onunla beraber olanların kâfirlere karşı olmaları, örneğinde, kâfirlere düşmanlık, sürdürmeleri hareketinde ve onlarla asla dostluk kurmamaları örneğinde de sizler için pek güzel bir örnek vardır. O halde siz de Allah düşmanlarından uzak durun, ta ki onlar bir tek Allah'a iman edinceye kadar, onları dost edinmeyin Allah'dan başka tüm tapınılan şeylerden uzak kalın­caya kadar dost edinmeyin onları. Onlara karşı tüm düşmanlığı ve buğzu açıklayıp ortaya koyun.”[13]

İşte bu karşılıklı düşmanlığın ve güçlü bera'nm yani onlardan uzak kalışın neticesi, tüm azgınların ve taşkınların Hz. İbrahim (a.s)'in öldürülmesi üzerinde ittifak etmiş olmalarıdır. Zaten tarihin de gösterdiği gibi çağlar boyu, bütün azgın ve haddi aşıp isyan edenlerin durumu bu idi. Onlar daima Allah yoluna davet edenlerin karşısına dikilmişlerdir. Bu karşı koyuş başka bir şey için değildi. Davetçilerin insanları sadece, bir tek Allah'a kul olmaya ve O'na ibadete çağırmaları ve bir tek O'nun önünde eğilinmesini istemeleri yüzündendi.[14]  Nitekim Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

"Onlar bu müslümanlara ancak Aziz ve llamid olan Allah'a iman etmeleri sebebiyle azab ettiler."[15]

Artık Hz. İbrahim (a.s)'in yakılması için büyük bir ateş hazırladılar. Ancak Allah'ın gözetmesi ve koruması, Halili ve sadık dostu Hz. İbrahim (a.s)'in yanında idi. Yardımı Hz. İbrahim'le idi. Bunun için o ateş onu yakmamış onun için serinlik ve esenlik olmuştu. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler. Böy­lece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıl­dık."[16]

Biz kutsal kitabımızın öğrettiği bu dostluk anlayışının aynısıyla Ümmet-i Muhammet içinde nasıl yaşatıldığını görmeye çalışalım inşallah. Ta ki bütün ırkçılar bu dinden el çeksinler, bütün Müslümanlar da ırkçılık ve ırkçılardan el çeksinler. Ama önce Sevgili Peygamberimizin sünnetinde ve sözlerinde ırkçılığın nasıl yasaklanarak reddedildiğini görmeye çalışalım. Daha sonra da vereceğimiz örnkleri hem Kur’an hem de sünnetten örnekler olarak birleştirerek sunmaya çalışalım. Böylece yersiz tekrarlardan da kurtulmuş oluruz inşallah.

[1] Bkz. Muhammed Fuat Abdulbakî, el-Mu’cemu’l Müfehres Li Elfazi’l Kur’an, s. 34. Üç ayet için bkz. Ahzab 21; Mümtahine 4, 6.

[2] Ahzab 21.

[3] Mümtahine 4.

[4] Mümtahine 5-7.

[5] Tevbe 114.

[6] Meryem 41-50.

[7] Tevbe 113-114. Hz.İbrahim’in babasına verdiği söz ile ilgili olarak bakınız: Meryem sûresi, âyet, 47; Şu’arâ sûresi, âyet, 69-86; Mümtehine sûresi, âyet, 4.

[8] Bakara 124

[9] Bkz. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I. 123-126.

[10] Bakara 126.

[11] Şuara, 26/75-77.

[12] Zuhruf, 43/26-28.

[13] Taberî Tefsiri, XXVIII, 62.

[14] Bkz. Said El Kahtani, İslam’a Göre Dost ve Düşman, Çeviren: Harun Ünal, Kayıhan Yayınları, İst.

[15] Bürûc 85/8.

[16] Saffât, 37/97-98.