Kâfirleri Veli Edinmeme

“Veli” kelimesi için birçok sözlük ve ansiklopediye baktım. Sanırım en geniş anlamları, konuyla ilgili bir kitap yazan Remzi Kaya bir araya getiriyor gördüm.[1]işte o manalar:

“Velayet kelimesi "veliye" kelimesinden türetilen bir mastar olup, dost, yardımcı, sahip, vâris, puta tapma, sultan, vali, birinin emrine veya idaresine girme, sevgili, sahip, ortak, komşu, anlamlarının yanında, Farsçada seven, sevilen ve yar anlamlarına gel­diği belirtilir. Kur'ân-ı Kerimde dost anlamında en fazla evliya lafzının ve muradiflerinin kullanıldığı dikkati çekmekle birlikte, "bitâneh"  "Hulletün"  "Ahdân", "Veliceh", Lihveh  kelimelerinin de benzer anlamlara geldiği görülür.

Yüce Allah, inananların dostu olduğunu bildirdiği âyetlerin sonla­rında nasır, safi', vâk, gibi sıfatlara yer vererek dostun sevilen için, yardımcı, kurtarıcı, koruyucu, yüceltici ve iyiliğe yöneltici özellikleri ta­şıdığı anlaşılmaktadır. Kur'ân'da geniş kapsamlı dostluk için kardeş anlamına gelen "İhvetün" kelimesi kullanılırken, daha özel anlamlar­da "bîtaneh" ''ahdân' ve veliceh" gibi kelimelerin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Diğer taraftan söz konusu 'kelimenin ahiretteki azabı ifade etmek

[2]

ve peygamberin müminlere kendi nefislerinden daha önem­li olduğunu bildirmek için, "hak" anlamında da kullanıldığı görülür.

[3]

Evliyanın yukarıya alınan manalarıyla birlikte çocuk, sâhip; yakının dostluğu, Rab, koruyucu, din kardeşliği gibi anlamları da bulunur.

İslâmî kaynaklarda velayet kelimesinin birçok tanımı yapılmaktadır. İsmi fail olarak ele alındığında velî; isyan ve günah işlemeden Allah'a ibadet eden kişidir kî, Allah'ı seven O'nu dost kabul eden demektir. Söz konusu kelimenin ismi meful sığasıyla tanımı yapılırsa, Allah tarafın­dan sevilen, himaye edilen ve korunan kul şekliyle açıklanabilir.

Velayet umûmi ve hususi olmak üzere ikiye ayrılır. Umumi anlam­da her Müslüman, Allah dostu ve bir velîdir. Hususi anlamda ise, Al­lah'ın sevdiği ve dost kabul ettiği kimselere velî ismi verilir.

Velayet: Yardım etmek, sevgi, zafer, ikram açık ve gizli sevdiği ki­şilerle beraber olmak demektir. Birinin dostu olan, dostunun devam­lı iyiliğini ve mutluluğunu ister. Bunun için dostunun karşılaşacağı teh­likeler daha önceden ikaz edilmelidir. Dosta yakışan, dostunu tehlike­lerden korumasıdır. Kur'ân ve sünnetin ışığı altında dost ve dostluğun tanımı yapılacak olursa; Dost: "'Dostunun zararını gidermeye kadir olan ve devamlı fayda sağlayandır". Bu durumda asıl dost. Yüce Yaratıcı olmakta, ikinci de­rece inanç ve fikir bazında uyuşabilen insanların dostluğu gündeme gelmektedir.

[4]

Bizim balığımızda da “veli edinmekten” maksat, kelimede bulunan hem sevgi –veli, evliya- ve dostluk, hem de “öğrenci velisi” ve “vali” kelimesinde olduğu gibi idareci anlamını beraberce kullanmaktır. Söz buraya gelince kafirleri sevmeme, dost ve sırdaş edinmeme, devlet işlerimizde yönetici yapmama, devlet başkanı seçmeme, din, inanç, ibadet, hukuk ve günlük yaşantımızda benimseyip taklit etmeme, kılık ve kıyafetlerine ve yaşama biçimlerine muhalefet etme konularından da bahsetmemiz gerekecektir. Evet, bütün bu saydıklarımız haramdır ve bir Müslümanın bunlardan şiddetle kaçınması gerekir.

Bunlar neden haramdır ve niçin şiddetle kaçınılması gerekir?

Evet, kalplerin yatışması ve amaçlanan faydanın gerçekleşmesi için bunun iyi bilinmesi gereklidir. Allah Teâlâ da bunu açıkça bildirmiştir zaten. Nitekim ileride ayetleri göreceğiz, Kur'ân-i Kerîm, müslümanların, İslâm’a halel getirecekleri ve müslümanları doğru yoldan saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde kafir, müşrik, münafık, putperest, ateist, hatta ehl-i kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlar gibi Gayr-i İslâmî unsurlarla samîmî dost ve ahbap olmalarını uygun görmemiştir. Sevgi, dostluk ve itaatı haram kılan ayetler aynı amaca işaret ederler. Şimdi biz bu ayetlerden bir kısmını yazalım.

Hatırlarsınız, “Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesini” yasaklayan bazı ayetleri yukarıda “Kafirlerden Uzaklaşma” başlığı altında görmüştük, tekrar etmeyelim. Bir de Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgi özel başlık geleceğinden, burada konı-umuzu anlatan onlarla ilgi bir ayet ile yetineceğiz:

 “Ey iman edenler! Eğer Ehl-i Kitaptan bir kısmına uyacak olursanız, iyi bilin ki onlar sizi imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler.”

[5]

“Ey iman edenler! Şayet siz kâfirlere itaat ederseniz, onlar sizi, dininizden gerisin geri döndürürler.  Siz de ziyana uğrayanlardan olursunuz. Bilakis sizin Mevlanız Allahtır, ve o yardım edenlerin en hayırlısıdır. “

[6]

Bu ayetler Medine’de bir kargaşa esnasında inen ayetlerdir ve her şeyi açığa çıkararak mü’minlerin kalplerini yatıştırmakta, olayların sebep ve neticelerini onlara göstermekte ve yeniden zafere şartlamaktadır. Seyyit Kutub’un penceresinden olaya bakarsak şunları görürüz:

“Medine'deki kafirler, münafıklar ve yahudiler, müslümanların dirençlerini kırmak, Muhammed'le (salât ve selâm üzerine olsun) birlikte hareket etmenin sonucundan onları korkutmak, savaşın ürkütücü yanlarını, Kureyş müşrikleri ve müttefikleriyle takışmanın sonuçlarını tasvir etmek için müminlerin başlarına gelen yenilgi, ölüm ve yaralanmaları dillerine dolamışlardı. Küfür kalplerin karıştırılması, safların dağılması, güvensizliğin oluşması ve güçlülerle savaşmaya devam etmenin gereğinden kuşkulanmanın yayılmasını istiyordu. Çünkü savaştan el çekmenin hoş gösterilmesi ve zaferi kazanmak üzere olanların barışmaya yanaştırılması için en uygun hava, yenilgi havasıdır. Ayrıca bu atmosfer, kişisel acıların ve bireysel felaketlerin yaygınlaşıp toplumun ve akidenin bünyesini yıkmaya dönüşmesine ve böylece galip güçlere teslim olmaya uygun bir atmosferdir.         Bu yüzden yüce Allah, iman edenleri kafirlere uymaktan sakındırmaktadır. Çünkü kafirlere uymanın sonu kesin zarardır; hiçbir kâr ve yarar söz konusu değildir. Onlara uymak, topukların üzerinde küfre gerisin geriye dönmektir. Mümin, ya küfür ve kafirlerle savaşmak, batıl ve batıla uyanları defetmek suretiyle yoluna devam edecek ya da Allah korusun topukları üzerinde küfre dönecektir. Müminin konumunu ve dinini koruyarak ikisinin arasına pasif bir pozisyonda bulunması imkansızdır. İnsan böyle düşünebilir. Yenilginin ardından, yara ve berenin etkisiyle, güçlü galiplerle savaşmaktan vazgeçip, onlarla barış yapabileceğini, bununla beraber dinini, akidesini, imamı ve varlığını koruyabileceğini sanabilir. Bu, kof bir vahimdir. Böyle bir durumda ileriye atılmayanın, geriye dönmesi kaçınılmazdır. Küfür, şerr, sapıklık ve tağutlarla savaşa tutuşmayanın, horlanıp geriye dönerek; küfür, şerr sapıklık, batıl ve tuğyana dönmesi zorunlu bir sonuçtur. Bir kişinin akidesi ve imanı, onu kafirlere uymaktan, onları dinlemekten ve onlara güvenmekten alıkoyamıyorsa bu durumu o kişinin gerçekte daha ilk andan itibaren iman etmediğini gösterir. Akide sahibinin, akidenin düşmanlarına dayanması, onların desiselerine kulak vermesi ve direktiflerine uyması ruhsal bozgun belirtisidir. Yenilgi baş gösterdimi de sürecektir. Artık kimse onu sonuçta yenilmekten, topukları üzerinden küfre dönmekten alıkoyamaz. İlk adımlarını atarken bu kötü sonuca varacağını zannetmese de... Mümin, akidesi ve yönetilmesi bakımından, dininin ve önderliğinin düşmanlarına danışma gereğini duymaz. Bir kere onları dinlerse fıtri ve pratik bir olgu olarak artık topukları üzerinde irtidat yolunu tutmuş demektir. İşte yüce Allah, müminleri uyarmakta, bundan sakındırmakta ve iman adına onlara seslenmektedir:                                                                            

"Ey müminler, eğer kafirlere itaat ederseniz sizleri topuklarınızın üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrarsınız."

Topukların üzerinden, imandan küfre dönme yıkımından daha büyük zarar var mı? İman zararından sonra hangi kazanç olabilir ki?

Şayet kafirlere uymaya eğilim göstermenin nedeni, onlardan bir koruma ve yardım beklentisi ise, bu bir vehimdir. Ayetlerin akışı, yardım ve korumanın gerçeğini hatırlatarak bunu da reddediyor:

"Oysa Allah'tır sizin mevlanız. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır."

Müminlerin dostluk ve yardım bekleyecekleri merci burasıdır. Allah'ın dost olduğu kimse için O'nun yarattıklarının birinin dostluğuna gerek var mı? Yardımcısı Allah olanın, kulların yardımına ihtiyacı olur mu?”

Şu ayet-i kerime Mekkeli Müşriklerle olan ilişkiyi ve sebebini açıklamakta önemlidir:

“Fakat insanları Allah yolundan engellemek, Allahı inkâr etmek,  Mescid-i Haramı ziyareti yasaklamak, o Mescidin cemaatini yani müslümanları oradan çıkarmak ise, Allah nazarında daha büyük günahtır.  Dinden döndürmek için işkence, öldürmekten beterdir. Kâfirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar.  Sizden her kim dininden döner ve kâfirlikte devam ederek ölürse, işte onların dünyada da,  ahirette de yaptıkları boşa gider.  Bunlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır.” 

[7]

                            

Bu ayetler Bedir savaşının, yani kafirlerle Müslümanlar arasında olan ilk savaşın hemen önünde “Batn-ı Nahle Olayı” diye cereyan eden bir vaka üzerine inmiş ve Müslümanlar ile kafirlein arasındaki savaşın sebeplerini ortaya koymuştur. Savaşı başlatan taraf, müslümanlar değildi. Savaşı ve saldırıyı müşrikler başlatmıştı. İnsanları Allah yolundan alıkoyanlar, Allah'ı ve Mescid-i Haram'ın saygınlığını inkâr edenler onlardı. İnsanları Allah yolundan alıkoyabilmek için her yola başvurmuşlar, bu arada bütün büyük suçları işlemişlerdi. Bir defa yüce Allah'ı inkâr etmişler ve başkalarını da O'nu inkâr etmeye zorlamışlardı. Mescid-i Haram'ın dokunulmazlığını hiçe saymışlar, buranın saygınlığını çiğnemişlerdi. Medine'ye göç edilmeden önce onüç yıl boyunca müslümanlara çeşitli eziyetler çektirmişler, dinî inançları yüzünden onlara türlü türlü baskıyı yapmışlardı. Yüce Allah Mescid-i Haram'ı güvenli bir yasak bölge yaptığı halde onlar buranın halkını yurtlarından çıkarmışlardı. Kısacası buranın dokunulmazlığına hiçbir zaman riayet etmemişler, kutsallığına saygı göstermemişlerdi.                                   

Ayetten öğrendiğimize göre Allah katında kendi yoluna engel olunmak ve bu yüzden inananlara eziyet ve işkence etmekten, Mescid-i Haram çevresindeki halkı yurtlarından çıkarmaktan daha büyük bir suç yoktur. Yine insanlara dini inançları yüzünden baskı yapmak, Allah katında çok ağır bir suçtur. Müşrikler bu günahların, bu ağır suçların her ikisini de gözlerini kırpmadan işlemişlerdi. Bu yüzden Mescid-i Haram'ın dokunulmazlığını ve haram ayların yasaklığını maske olarak kullanmak isteyen sahtekâr savunmaları havada kaldı ve müslümanların, kutsal dokunulmazlıklar konusunda onlara nasıl bir karşılık verecekleri belli oldu. Asıl dokunulmaz değerleri çiğneyenler onlardı. Onlar istedikleri zaman bu değerleri, arkalarında saklanacakları birer maske olarak kullanıyor, buna karşılık işlerine geldiği zaman onları ayaklar altına alıyorlardı! Buna göre müslümanlar onları asla dost edinmemeli, aralarında meydana gelen savaşta onları buldukları yerde öldürmeli, İslam ile savaşmak isteyen iradeleri kırılıp da bu çirkinlikten vaz geçinceye kadar, her yerde kendileri ile savaşmalıdırlar. Çünkü onlar hiçbir hak ve kukuku, konulmuş yasağı, var olan dokunulmazlıkları gözetmeyen, hiç çekinmeden her kutsal değeri çiğneyen, saldırgan, azgın haydutlar takımıdırlar.

Müslümanların kafirleri dost edinmesini yasaklayan şu ayet de bambaşka bir gerekçeyi sunuyor bizlere:

“Allah Size Kitapta şunu da bildirmiştir: Allah’ın ayetlerinin inkâr ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, bunu yapanlar başka bir konuya geçmedikçe onların yanında oturmayın. Böyle yaparsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah münâfıkları da kâfirleri de cehennemde bir araya getirecektir.

[8]

  

Şu ayet de aynı mevzuya dikkat çeker: “Ayetlerimiz hakkında alaylı tavırla münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman, -onlar başka bir konuya geçinceye kadar- kendilerinden yüzçevir, eğer şeytan bunu sana bir an unutturursa, hatırına geldiği gibi hemen kalk, artık o zalimler gürûhuyla oturma."

Mümin, Allahın dini ile alay edilen yerde bunu engellemeye gücü yetmiyorsa, orayı terketmelidir. Ayrılamıyor ve o alayları soğukkanlılıkla dinliyorsa, vay haline ki o da onlar gibi küfürde pay sahibi olur.

Bu ayetlerin dönüp dolaştığı mihver, iman, küfür ve nifaktır. Münafıklar, yasaklanmasına rağmen kafirlerle dostluk içindedirler. Onlarla düşüp kalkmaktan izzet ve şeref bulmaktadırlar. Bu bir yandan iman zafiyeti, bir yandan insan değerini ve izzetin, şerefin gerçek kaynağını bilmemektir.

"Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Acaba onların yanında şeref mi arıyorlar? Oysa şeref bütünüyle Allah'ındır."

Kim bunlar?

Münafıklar. Yani sözde Müslümanlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Efendi’nin bu ayetleri tefsirindeki beyanına göre Medine'de Yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur'an'dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber'e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah'ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz.            

Bu âyetin zahirine bakarak Allah'ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karine de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğerki "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç" (Nahl, 16/106) olsun.

Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah'ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.

Bu ayetlerin yorumunda Merhum Şehit Kutub’un söyledikleri cidden calib-i dikkattir: “Yüce Allah kınayıcı bir üslupla bu münafıklara soruyor: İman ettiklerini iddia etmelerine rağmen niçin kafirleri dost ediniyorlar? Kendilerini niye böyle bir duruma sokuyorlar? Niçin böyle bir konumda bulunmayı tercih ediyorlar? Yoksa kafirlerin yanında şeref ve güç mü arıyorlar?

Oysa Allah Teala bütün izzet ve şerefi tekeline almıştır. Onu dost edinen, katından isteyen ve himayesine sığınandan başkası elde edemez bu şerefi.

Böylece bu ilk vurguyla münafıkların tabiatı ve başta gelen sıfatları ortaya çıkmış oluyor: Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmek...                                            

Aynı zamanda gücün hakikatına ilişkin hatalı düşüncelerini ve münafıkların şeref ve güç beklentisi içinde bulundukları kafirlerin şeref ve güçten yoksun oldukları gerçeği de aydınlığa kavuşmuş oluyor. Bu arada, şerefin yalnızca yüce Allah'ın icadında olduğu ve sadece O'ndan isteneceği yoksa hiç kimsede ne şeref ne de güç bulunmayacağı gerçeği de yerleştirilmektedir.                 

Dikkat edin, insan ruhunun katında şeref bulduğu tek dayanak budur. Buna dayandığı sürece herkese üstünlük sağlayacaktır. Dikkat edin, insan ruhunu yücelten, onu özgür kılan tek kulluk şekli budur. Bir olan Allah'a kulluk...

Şayet kişi bu kullukla tatmin olmazsa bitmez tükenmez değerlerin, çeşitli şahısların, yığınlarca geleneğin ve sonsuz korkuların kulu olacaktır. Herkese, her şeye ve her değere kulluk yapmaktan kimse koruyamaz onu artık.                                                           Ya bütünüyle üstünlük, şeref ve özgürlük olan yüce “Allah'a” kulluk... Ya da tamamen alçaklık ve mahkumiyet olan “Allah'ın kullarına” kulluk.. Dileyen dilediğini seçsin.

Bir müminin iman ettiği halde, Allah'tan başkasından şeref beklentisi içinde olması düşünülemez. Allah'a inandığı halde Allah'ın düşmanlarından şeref, yardım ve güç isteyemez. Yeryüzünde Allah'ın en büyük düşmanlarından yardım istedikleri halde, müslümanlık iddiasında bulunan ve müslüman ismini alanlar, bu Kur'an'ı anlamaya ne kadar muhtaçtırlar! Şayet müslüman olmayı istiyorlarsa!.. Yoksa yüce Allah'ın alemlere ihtiyacı yoktur.

Burada ırkçılığın bir çirkin yüzü daha açığa çıkmaktadır. Küfür üzere ölmüş soy sopla iftihar duymak, onlarla müslüman nesil arasında soy birliği ve yakınlık olduğuna değer vermek, kafirlerin yanında şeref aramaktır; müminleri bırakıp onları dost edinmektir. Nitekim bazı insanlar Firavunlar, Asurlular, Babilliler ve cahiliye Araplarıyla iftihar duyuyorlar, cahili bir tavırla onlardan onurlanıp büyükleniyorlar.

İmam Ahmed rivayet ediyor: Bize Hüseyin b. Muhammed, bize Ebu Bekir b. Abbas, Hamid el-Kindi'den, O da Ubade b. Nesi'den, O da Ebu Reyhane'den, Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyurduğunu anlattı: "Kim şeref ve iftihar duyarak kendini kafir olan dokuz göbek atasına dayandırırsa, o da cehennemde onların onuncusudur."

Bu da gösteriyor ki, İslâm'da, etrafında birleşilecek bağ, inanç bağıdır. İslâm'da millet, tarihin başlangıcından beri yeryüzünün her tarafında ve her nesilden müminlerden oluşmaktadır. Eskiden başlayarak nesillerin birleşmesinden, ya da yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, herhangi bir nesilde bir araya gelmesinden oluşmamaktadır millet.

Münafıklığın birinci derecesi; bir müminin, Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini, alaya alındığını işittiği halde bir mecliste oturması, bunlar karşısında susması ve umursamamasıdır. Buna hoşgörü diyorlar, ya da ileri görüşlülük diyorlar. İnsanın göğsünün ve ufkunun genişliğine yoruyorlar. Kişinin fikir özgürlüğüne saygılı oluşu kabul ediyorlar.

İliklerine kadar işlemiş iç bozgundur bu.

Bir kere o, daha baştan kendisine güvenini yitirmiştir. Zayıflık ve korkaklıkla adlandırılmaktan çekinmektedir.

Kuşkusuz hamiyet (taraf tutmak) Allah içindir. Onun dini ve ayetleri uğrunadır. İşte imanın belirtisi budur. Bu duygu zayıfladı mı, bundan sonra tüm setler yıkılır, her engel ortadan kalkar. Zayıf kırıntılar ufak bir dalgaya kapılıp giderler.

Hamiyet (taraf tutmak) duygusu, öncelikle bilerek bastırılır, gittikçe söner, etkisi azalır, en sonunda da ölür.”

Bu sözlerin konuyla bağlantısını unutmamak gerekir. Görüyorsunuz kafiri sevmek, birlikte oturup kalkmak, evet bu yasaklanmış davranışı sergilemek, bir Müslümanı adım adım kendi dininden nasıl uzaklaştırarak yabancılaştırmaktadır kendisine, dinine, milletine ve Rabbine…

Bu ayette söz konusu edilen kafirler, tercih edilen görüşe göre yahudilerdir. Münafıklar onlara sığınırlardı. Onların yanında gizlice buluşurlardı. Birlikte müslüman kitlenin aleyhinde çeşitli komplolar hazırlarlardı.

İşte bu ayetten açıkça anlaşılan odur ki, kim bir toplantıda Allah’ın diniyle, imanıyla, şeriatıyla alay edildiğini duyarsa, ya dinini savunmalı, ya da toplantıyı ve orada bulunanları terk etmelidir.

Görmezlikten gelmek ve susmak, ruhî bozgunun ilk aşamasıdır. Böyle birisi iman ve küfür arasındaki nifak köprüsüne adımını atmış demektir.

Medine'de bazı müslümanlar, toplum içinde etkin kimi münafıkların toplantılarına katılıyorlardı. Bunun da üzerlerinde etkisi büyüktü. Ancak Kur'an'ın eğitim metodu, bu işin gerçeğine dikkat çekiyordu. Böyle toplantılara katılmanın, orada olup bitenlere karşı susmanın iç bozgunun ilk aşaması olduğu gerçeğine parmak basıyordu. Onların bundan sakınmalarını istiyordu. Ancak o zamanki koşullar, onların toplantılara bütünüyle katılmamayı emretmeye müsait değildi. Bu yüzden, Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığını duyduklarında, bu toplantıları terk etmeleri emredilmişti öncelikle. Aksi bir davranışın münafıklık olacağı bildirilmişti. Münafıkların ve kafirlerin sonu ise, son derece korkunç bir sonuçtur.

"Allah size indirdiği kitapta onun ayetlerinin inkar edildiğini ya da alaya alındığını işittiğinizde başka bir konuya geçmedikleri sürece onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınızı bildirdi. Hiç kuşkusuz Allah münafıklar ile kafirleri cehennemde bir araya getirecektir."

İşte mümini iliklerine kadar titreten tehdit: "Değilse siz de onlar gibi olursunuz."

Ardından hiçbir tereddüte yer bırakmayan uyarı da şudur:

"Hiç kuşkusuz Allah, münafıklar ile kafirleri cehennemde bir araya getirecektir."

Ancak yasaklamayı, Allah'ın ayetlerinin inkar edildiği, alaya alındığı toplantılarla sınırlı tutup, müslümanlarla bu münafıkların arasındaki her türlü ilişkilerini kapsayacak şekilde geniş tutmamak -daha önce değindiğimiz gibi müslüman kitlenin o gün için aşmak zorunda olduğu aşamanın özelliğini göstermektedir. Daha sonraki nesillerin de başka ortamlarda, böyle bir aşamadan geçmeleri her zaman mümkündür. Aynı şekilde ilahî hayat sisteminin özelliğini; işleri yavaş yavaş ele alışını, realite dünyasındaki pratik izlerini, duygu ve koşulları gözetişini, bu arada realiteyi değiştirmek için sürekli ve kalıcı adımlar atmayı da ihmal etmeyişini göstermektedir.”

İşte benzer bir ayet ve işte dostluğu yasaklama gerekçesi:

“Ey iman edenler! Ne dininizi alay ve eğlence konusu yapan sizden önce, kendilerine ilahî Kitap verilenleri, ne de diğer kâfirleri dost (ve üzerinize idareci) edinmeyin.  Mümin iseniz, Allahın bu buyruklarına karşı gelmekten sakının.

[9]

Burada Elmalılı Hamdi Yazır dikkatimizi çeker: “Görülüyor ki önceki yasak umûmi şekilde yalnız yahudi ve hıristiyanlara mahsus idi. Burada ise yasak bütün kâfirlere genelleştirilmiştir. Ve aynı zamanda bu yasak, kitap ehlinin İslâm dinini alaya alan ve küçük görenlerine tahsis olunmuştur.

Bunun nüzul sebebinde deniliyor ki, Rifâa b. Zeyd ile Süveyd b. Hâris görünüşte müslüman olmuşlar, müslüman olmuş gibi görünmüşler, sonra münafıklığa girişmişler, müslümanlardan birtakım kimselerin de bunlara sevgisi varmış, bu âyet bunlar hakkında inmiştir.

Şu halde dıştan müslüman görünüp içinden küfür ve nifak taşımak, dini çirkin maksatlara alet etmek, dini eğlence ve oyuncak yerine koymaktır ve bununla önce müslümanlığını açığa vurarak, müslümanlara içlerinden fesat saçmak isteyen dönme kâfirlere dikkat nazarı celbedilmiştir. Bununla beraber “sebep hususi (özel) olmakla beraber hüküm umumidir ( genel)” ve her çeşit alayı içine alır. Bunun için bu mutlak sözden sonra alay etmenin özel bir çeşidini beyan ile şöyle buyuruluyor:

“O kâfirleri de dost edinmeyiniz ki, siz ezan okuyarak namaza davet edince, bunu alay ve eğlence konusu yaparlar.  Onların böyle yapmalarının sebebi, akıllarını kullanmayıp bu güzelliği anlamamalarıdır.

[10]

Bu akılsızlıkları cümlesindendir ki, mânâsız çanları dinlerler de tevhide, namaz ve kurtuluşa çağıran yüksek mânâlı güzel ezanlardan hoşlanmazlar.

Bu âyet önce ezanın meşru olduğuna, ikinci olarak onunla alay etmenin ve hafife almanın küfür olduğuna delalet etmektedir. Bunun için ezana icabet etmek, vacibtir.

Bu âyetin iniş sebebinde de şu iki rivayet vardır: Ezan okununca müslümanlar namaza kalktıklarında yahudiler gülüp alay ederek "Kalktılar, kalkmaz olsunlar; kıldılar, kılmaz olsunlar; rûkû ettiler, etmez olsunlar" derlermiş.

Sûddi'nin rivayetine göre Medine'de bir hıristiyan varmış, müezzinin "Ben şahitlik ederim ki, muhakkak Muhammed Allah'ın Resulüdür" dediğini işittiği zaman "Allah yalancıyı yaksın" dermiş. Bir gece hizmetçisi elinde bir ateş ile odasına giderken bir kıvılcım sıçramış, hane halkı da uykuda imiş, derken bir yangın çıkmış, hıristiyan da bütün âilesi ile beraber yanmış gitmiş, bu âyet de bunun üzerine inmiştir.”

 “Ey iman edenler! Kendilerine Allah'ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.”

[11]

“O halde sakın kâfirlere arka çıkma!”

[12]

                                            

“Ey iman edenler, siz müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin.  ÇÜnkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar.  Daima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler.  Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır.   Kalblerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır. Eğer aklınızı kullanırsanız, ayetlerimizi size iyice açıkladık.”

[13]

İşte görüyorsunuz, bugün ülkemizin en büyük derdi haline gelen ırkçılık, bir düşünce ve felsefe olarak bize zaten Batıdan gelmiştir. Batı, yani inancımız açısından bakıldığında açıkça ifade edebiliriz ki “küfür, inkar” kaynaklı bir inanç ve yaşama biçimidir. Bu yüzden zaten ırkçıların da en büyük özelliği Batı taklitçileği ile devlet ve toplum hayatlarından dini dışlama, hayatı din dışı yaşama anlamında laik ve seküler olmalarıdır. Bir kere daha altını çizecek olursak, ırkçılık ile batıcılık ve laiklik, birbirinden ayrılmaz üçlüdürler. İslam Ümmetinin bağrına saplanmış modern teslis hançeri yani.

Peki, bu düşün ve hayatta İslam nerde kaldı?

O yoksa Müslümanlık nerde kaldı?

Şimdi konuyla ilgili ayetleri görelim.

 “Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesin.  "Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur.  Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka!   Allah sizi, kendisine isyan etmekten sakındırır.  Dönüş yalnız Allah’adır. De ki: İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir.  Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kâdirdir.

[14]

 

Bu ayetlerde geçen velî de yukarıda saydığımız “hâmi, koruyucu, dost, yönetici, bir kimsenin işlerini deruhde eden, destekleyip yardım” eden anlamlarına gelir. Bütün bunların kafirler için olması Müslümanlara yasaklanmıştır. Yasaklanan dostluk, kâfirlere gönülden bağlanmak, müminleri bırakıp onlara sevgi beslemektir. Bu ise doğrudan imanı tahrip eder.

İman ile küfür, eskilerin çok örnek olarak verdiği şark ile garp gibidir. Kim doğuya doğru giderse, o nisbette Batıdan uzaklaşmış olur. Aynen böyle, kim küfre doğru meyleder ve giderse, imandan o kadar uzaklaşmış olur. Tersi de geçerlidir elbette.

Allah, mü'minleri kâfirleri veli edinmekten, onlara sevgi ve muhabbet hisleri ile yaklaşmaktan, velev ki akrabalık da olsa, karşılıklı dostluk etmekten menetmiştir. Zira bir insanın göğsünde bir kalp vardır. Allah sevgisiyle Allah düşmanla­rının sevgisini bir kalpte birleştirmek, zıtları birleştirmeye çalışmak gibi abestir, faydasız ve neticesizdir. Halbuki Allah'ı seven onun düşmanlarına buğzeder. Böylesi haramlar açıktan gelmesine rağmen bu ilah’i ikazları ciddiye almamak makul olmadığından kâfirle­ri veli edinmeleri mü'minlere yakışmaz.

Sonra akıl var mantık var, bir dostluk ve birliktelikten insana zarar gelecekse, bunu sürdürmenin anlamı ne? Öyleyse âyet-i kerimelerdeki emirlere güzellikle icabet edilerek, zaruret hali dışında kafirleri velî edinmekten sakınmak gerekmektedir. Zaruret hali ise, eğer can tehlikesi varsa, kafirlerin şerlerinden korunmak, zararla­rından kaçınmak için onlara dost görünmektir. Böyle bir durum söz konusu olursa, onlara içten kin ve nefret gizle­mekle birlikte dış görünüşte dostluk kurmak caiz olabilir.

İslam toplumu, İslam kanunları ile idare edilen toplumdur. Bu itibarla Müslümanların, dînî ve dünyevî işlerinin yetki ve sorumluluğunu kafirlere vermeleri caiz değildir. Kafirlerin Müslümanları yönetme yetkisi yoktur. Aksi bir durum, hak gaspıdır. Ancak müslüman yöneticilerin, diğer müslümanların aleyhine olmamak şartıyla, kâfirlerle antlaşma imzalayarak meşrû maksatlarda çeşitli işbirliği yapmalarına mani değildir.

İbnü Cerir et-Taberi de sözkonusu Al-i İmran 28. âyetini tefsir ederken bu hususa dik­kat çekerek şöyle der: “Ey müminler! dinleri hususunda kendi­lerine sevgi besleyecek, mü'minleri terkedip müslümanlar aley­hine onlarla yardımlaşacak ve müslümanların gizli ve mahrem sırlarını kendilerine ifşa edcek şekilde kâfirleri dost ve arkadaş edinmeyiniz. Zira kim böyle yaparsa, Allah ile ilişkisi kesilmiş olur. Yani kim böyle yaparsa, dininden dönüp küfre girmek suretiyle Allah kendisinden, kendisi de Allah'tan beri olur. An­cak onların idareleri altında bulunup da nefisleriniz hakkında onlardan korkarsanız, kalbierinizle düşman olarak, içerisinde bulundukları küfürlerinde kendilerini desteklemeden ve her­hangi bir müslümana karşı fiilî olarak onlara yardım etmeksizin dillerinizle dostluk ve velayet izharında bulunmanız hâli müs­tesnadır.

Fahreddin Razi de şöyle söyler: “Mü'minin kafiri veli/dost edienmesi muhtemelen üç şıktan birisiyle olur.

Birincisi, onun küfrüne razı olup bundan dolayı onu velî/dost edinmesidir. İşte bu husus haramdır. Çünkü böyle yapın kimse dîni konu­sunda onu tasvip etmiş olur. Küfrü tasvip ve küfre rıza küfür olduğundan bu vasfıyla onun mü'min olarak kalması imkânsız olur.

İkincisi, Dünyevî hususlarda kâfirlerle zahiren hüsnü muamele ve güzel ilişkilerde bulunmaktır ki bu haram değildir.

Üçüncüsü ise, bu iki şık arasında orta yolu tutmaktır. Bu da onlara meyletme, yardım etme ve karşılıklı olarak birbirlerine arka çıkma manasında kâfirleri velî/dost edinmektir. Bu ise, ya akrabalık sebebiyle olur. İşte bu yardım küfrü icap ettirmez. Ancak şer'an men edilmiştir. Zira bu manada birbirlerini sev­mek, bazan mü'mini onun yolunu güzel görmeye ve dînine razı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslam'dan çıkarır.”

[15]

Kâfiri velî edinme hükmünün ne anlama geleceği me­selesinde hemen hemen bütün müfessirlerin yaklaşımı işte bu doğrultudadır. Bu da, gösteriyor ki “mü'minler, mü'minleri bıra­kıp kâfirleri velî edinmesinler” hitabından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip düşmanca davranmak değil, onla­rın dinî inançlarını benimsemek, sistemlerini tazim ile taklit, hükümranlıklarını ve yönetim şekillerini kalben destekle­mek, müslümanların sırlarını onlara ifşa etmek ve müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde dostluk tesis etmek ve olur.

Bütün bunlar Müslümanın Allah’a iman, muhabbet ve itaat duygularına ters düşer.  Allah’ı sevmek, insanın yaratılışının en yüce hedefidir. Dolayısıyla İslam’ın insanları kendisine doğru sevkettiği en yüksek gayedir. Ona ulaşmanın yolu yordamı da bellidir: ““Ey Resûlüm, de ki: "Eğer sizler Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir. De ki: Allaha ve Resûlullaha itaat ediniz.  Şayet yüzçevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”

[16]

Bu ayet şu kesin kıyası içeriyor: Eğer Allah’ı seviyorsanız, Habibullah’a uyacaksınız. O'na uyulmazsa demek ki Allah’ı sevmiyorsunuz.

Bunun zıddı: "Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O'nun sevdiğini sevmem. O'nu sevenleri, O'nun yolunu gösterenleri, O'nun seçip gönderdiklerini sevmem" demektir.  Bu ise: "Ben, kendimden başka hiçbir şey sevmem; tevhid yolunda yürümek istemem" demektir. 

Bu kâinatı kudret, kemal ve cemalinin tecellileriyle böylesine güzel yaratan, bunca nimetleriyle kullarına lütufta bulunan Allah, elbette onlardan bir teşekkür bekler. Elbette, insanlar içinde en seçkin birini onlara rehber ve mükemmel bir örnek yapar. Böylece ondaki güzelliklerin, öbür insanlara da yansımasını ister. Nitekim bu ayetlerin arkasından gelenler bunu teyit ederler:

İnsanın sahip olduğu en yüksek duygulardan biri olan sevginin dereceleri, ahlakçılarımız tarafından şöyle sıralanmıştır: “İnsan öncelikle kendisini, kendi varlığına katkıda bulunan şeyleri sever. Sevginin ikinci derecesi, kendisine iyilik ve ikramda bulunanları sevmektir. Sevginin en yüksek mertebesi, herhangi bir yararlanma düşüncesine ve kişisel isteklere bağlı olmaksızın, sırf sevilendeki iyilik, güzellik ve yetkinlik gibi olumlu ve üstün nitelikler dolayısıyla sevmektir.”

İnsanda sevgi, maddî olanı sevmekle başlar, manevî olanı sevmekle kemale ulaşır. Buna göre kendini ve kendine ait olanları sevmekle başlar, kendisinin dışındakileri, doğadaki güzellikleri ve nihayet bütün bu güzelliklerin yaratıcısı olan Allah'ı sevmekle kemale ulaşır. İslâm düşüncesinde hakiki sevgi Allah sevgisidir. Çünkü bütün iyilikler ve güzellikler O'ndan gelir. O’na böylesine iman ve sevgi, insanı şefkatli, merhametli ve muhabbetli bir yürek sahibi eder ve "yaratılanı sevdim yaratandan ötürü " düşüncesine yükseltir. Hakiki iman ile bu sevgi ve şefkate eren insan, herkesi ve her şeyi sever: İyilere olduğu gibi, kötülere de şefkat ve merhametle bakarak kötülükten kurtulmalarını ister. Bunun için irşat ve tebliğ çalışmalarında bulunur, maddî ve manevî cihattan ayrılmaz. Bu da sevgiden gelmez mi?

Ancak bütün bu değerlere düşman olan insan, bu sevgi ve merhamet insanını anlamaktan çok uzaktır ve ona da, onu a güzel hale getiren dinine de düşmanlık yapmaya devam etmektedir.

Kimdir bunlar?

“Küfür tek millettir” demiştik ve yukarıda bunu anlatmıştık. Yine de yinelemekte fayda vardır ki kafirler Hz. Resulullah devrinde müşrikler, ehl-i kitap olarak Yahudi ve Hıristiyanlar, münafıklar olarak üç gruba ayrılıyorlardı. Kur’an her üç gruba dair ayetler indirerek onlarla dostluğu yasaklamış ve mücadele yollarını göstermiştir.

Ancak burada daha önceki bahislerde izah ettiğimiz bir durumu hatırlatmamız gerekebilir. Kafirler, bizimle barış içinde veya içimizde anlaşmalarla yaşayanlar ile düşmanlık besleyerek bizimle savaşanlar diye ikiye ayrılır ve bunlara takınılacak tavır ve davranışlar aynı değildir. Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde yukarıda verdiğimiz ayetlerin

[17]

tefsiri sadedinde şunlar söylenmektedir: “Müslümanların müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzenleyen âyetler ve Resûlullah'ın uygulamaları topluca değerlendirildiğinde, delillerin şu iki noktada görüş ayrılığına meydan vermeyecek ölçüde açık olduğu görülür:

a) Hangi sebeple olursa olsun müslümanın -kendi inançlarından tâviz vererek- müslüman olmayana inanç bakımından yakınlık duyması, onları bu anlamda dost edinmesi kendi imanım tehlikeye sokan bir durumdur.

b) İnançların zedelenmesine yol açacak bir tarzda olmaksızın, İslâm'ın insana bakışını gösteren örnek davranışlar sergilemek, dünya hayatının düzen ve istikrarını sağlamak ve bu çerçevedeki yararlarını koruyup geliştirmek amacıyla müslümanlann gayri müslimlerle iyi ilişkiler içinde olması yasaklanmayıp aksine özendirilmiştir.

Bu anlayışa paralel olarak, devletler umumi hukukunda milletlerarası ilişkiler için yapılan dostane ilişkiler ve hasmane ilişkiler şeklindeki temel ayırım esas alındığında, İslâm'ın tavrının bunlardan birincisini kural, ikincisini ise istisna telakki etme şeklinde olduğu söylenebilir. Bu tarz ilişkilerin âyet-i kerîmede kullanıldığı anlamıyla "velâ" (dostluk) olmadığı açıktır. Bu kelimenin başka âyetlerdeki, özellikle "Allah Teâlâ"nın en iyi dost olduğunu belirten âyetlerdeki kullanımı dikkate alınırsa, burada yasaklanan dostluğun, "inanç birliğinden veya yakınlığından ötürü sevgi besleme, güven duyma ve bel bağlama" anlamında olduğu kolayca anlaşılır. Gerek âyetin sonundaki ağır müeyyide, yani bu ikaza uymayanların Allah'ın dostluğunu yitirmiş olacaklarının bildirilmesi, gerekse müteakip âyette gizlenen niyetlerin Cenâb-ı Allah'ın bilgisi dışında olmadığının hatırlatılması, yasaklanan ilişkilerin, İslâm inancına sadakati her şeyin üstünde tutmaksızın birtakım kişisel zaaflar uğruna imanı tehlikeye sokan veya müslumanların zararına olan dostluklar tesis edilmesi veya bu tür dostlukların korunması olduğunu göstermektedir. Zamanımızdaki “dinler arası diyalog” çalışmalarının da bu ikaz iyi anlaşılarak yapılması ve inanç bakımından bir zayıflık, gevşeklik, karşıyı da hak gösterecek bir yağcılık ve dalkavukluktan kaçınılması muhakkak gerekecektir.

Hz. Muhammed'in, peygamberliğinden önceki dönemde ortağı olan Sâib b. Abdullah'ı Câhiliye devrindeki erdemli davranışlarından ötürü övmesi, gençliğinde Mekke'de haksızlıklann önlenmesi amacıyla oluşturulan "Hilfii'l-Fudûl"a (gönüllüler ittifakı) katılmış ve peygamberlik yıllarında da bu girişimden memnuniyet ve övgüyle söz etmiş olması, bu sûrenin 75. âyetinde Ehl-i kitap mensuplarının "dürüstlük" ölçütüne göre tasnife tâbi tutulması, Resûlullah'ın yahudilerle ve müşriklerle yazılı anlaşmalar yapmış olması gibi deliller ve hepsinden önemlisi Enbiyâ sûresinin 107. âyetinde Hz. Muhammed'in bütün yaratılmışlara "rahmet" olarak gönderildiğinin bildirilmesi göstermektedir ki, İslâmiyet, başka dinlerin mensuplarıyla temas kurmayı, barış ve esenlik içinde yaşamanın yöntemlerini geliştirmek ve ilâhî bir lütuf olarak insanın doğasına yerleştirilmiş olan (fıtrat'a uygun) ahlâkî erdemleri beşeriyetin en yüce değerleri sayıp onları yükseklerde tutmak için iş birliği yapmayı yasaklamak şöyle dursun, bunu İslâm mesajını bütün insanlara ulaştırma (tebliğ) görevinin bir parçası saymıştır. Bunun sonucu olarak insanlık tarihinde farklı dinlere mensup kimselerin güven duygusu içinde birlikte yaşayabilmeleri konusunda en başarılı siyasî ve sosyal ilişki örneklerinin müslümalar tarafından sergilenmiş olduğu görülmektedir.

Müslümanların bu alanda ortaya koydukları farklılığın güven duygusu içinde yaşama hissini verebilmekle sınırlı kalmadığı, değişik dinlerin mensuplarının bir taraftan kendi inançlarına göre yaşama özgürlüğüne sahip olduğu, bir taraftan da adalet, hoşgörü, yardımseverlîk ve benzeri erdemlerin çok belirgin biçimde gözlenebildiği bir sosyal yapı oluşturdukları, müşahedelerini objektif bir bakışla kaleme alan birçok Batılı yazarın hayranlık dolu ifadelerinden anlaşılmaktadır.

Kuşkusuz, "yaratana saygı ve yaratılmışlara iyi davranma" şeklindeki iki umdenin İslâmî öğretilerin özünü teşkil ediyor olması ve bunun ortaya çıkardığı toplumsal dinamikler, anılan sonucun sağlanmasında büyük bir etkiye sahiptir. Bir müslümanın Allah'a karşı kulluk görevinin bir parçasını teşkil eden, ibadet niteliği taşıyan malî yükümlülüklerde (zekât ve fitre) bile, bazı bilginlerin gayr-i müslimlerin de hak sahipleri çerçevesinde sayılması İçtihadını ortaya koymuş olmaları bu açıdan önemli bir örnektir. Hatta Hz. Ömer'in Tevbe sûresinin 60. âyetinde geçen "fukara" kelimesini müslümanların yoksulları, "mesâkîn" kelimesini Ehl-i kitabın yoksulları şeklinde yorumladığı ve hazine görevlilerine bu yönde uygulama yapmaları için talimat verdiği nakledilmiştir.

Fakat bütün bu sınırlı ilişkiler, Kur'an ve Sünnet'teki diğer deliller ışığında değerlendirildiğinde, müslümanların, kimlik erimesine, dolayısıyla iman gücünü kaybetmelerine yol açacak ilişkiler kurmalarım veya boyunduruk altına girmeye razı olmalarını onaylama anlamına gelmemektedir. Özetle âyet-i kerîme, müslümanlann bu hassas dengeyi dikkatle korumaları, bu konudaki adımlanın amacı dışına taşırmamaları ve ilişki kurulan tarafın da niyetini göz ardı etmeyip basiretli davranmaları gerektiğini hatırlatmaktadır.

Âyetin mealinde geçen "müminleri bırakıp da..." kaydından hareketle, burada müslüman olmayanlarla kurulması yasaklanan ilişkinin, müminlere cephe alma niteliği taşıyan ve onlara zarar veren dostluklar olduğu, yine müminleri bırakıp sırf gayri müslimleri dost edinme olduğu yorumlan yapılmıştır. Yukarıda açıklanan anlam ve şekliyle inkarcıları dost edinmek kesin bir dille yasaklandığı gibi, bu ikaza uymayan kişinin Allah ile bağını koparmış, Allah'ın dostluğundan yoksun kalmış olacağı bildirilmektedir. Ancak daha sonra lüzum görüldüğünde korunma amaçlı olarak veya gerekli korunma tedbirlerini alarak dostane ilişkiler kurmakta bir sakınca bulunmadığı ifade edilmekte, ardından tekrar sakındırıcı bir cümle gelmekte ve âyetin sonunda her şeyin dönüp dolaşıp Allah'a varacağı hatırlatılmaktadır.

Âyetteki ifade akışına dikkat edilince görülmektedir ki, bir taraftan imana zarar veren dostluklar yasaklanırken, diğer taraftan bu yasağın kayıtsız şartsız katı bir biçimde algılanmaması gerektiği, yukarıda belirtildiği tarzda bazı dostluklar kurulabileceği bildirilmekte, fakat bunun da mâkul bir sınırı aşmaması ve sürekli bir otokontrole tâbi tutulması için ikazda bulunulmaktadır.

[18]

Bu konuda daha önce gördüğümüz bir ayeti hatırlatalım isterseniz:

“Allaha ve ahiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allahın ve Resûlünün karşısına çıkan kimseleri, isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin.   İşte Allah onların kalblerine imanı nakşetmiş ve Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir.   Onları, içinden ırmaklar akan cennetlere, hem de ebedî kalmak üzere yerleştirecektir.   Allah onlardan, onlar da Ondan razıdırlar. İşte onlar Allahın tarafında olanlardır. Ve iyi bilin ki, felaha erenler, Allah'ın taraftarları olacaktır.”

[19]

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi bu âyeti tefsir ederken şöyle söyler: “Mezmum olduğu beyân olunan muhabbetle murad; onlara nasihat ve hayır murad ederek derun-u kalbten muhabbet etmektir. Yoksa onlarla ihtilat etmeye, dünyacak muamele yapmaya ve icâb-ı halde onlarla muaşerete şumûlü yoktur. Bi­naenaleyh haram olan muhabbet; onları candan sevmek olduğundan bugün carî olan muamele değildir. Çünkü dünya işle­rinde insanların yekdiğerine karşı ihtiyaçları derkar olduğu cihetle ihtiyaçlarını def hususunda müslüman-müslüman olma­yan ayırdetmeksizin dünya işlerinde birbirleriyle muameleye müsade-i şer'iyye vardır. Ancak zamanımızda görüldüğü veçhile bize zımmî gibi görünüp hakikâtte bizimle muharip olan düşmana muavenetleri görüldüğü surette olanlarla muanıele-i dünyeviyyeyi kesmek, alavere hususunda yanlarına yanaşma­mak müslümanların menfaatına daha muvafıktır. Çünkü içimizde tebaamız olan hristiyanlar müslümanlardan kazandıklarını müslümanlara atmak için kurşuna verdikleri gün gibi meydanda olduğu cihetle şu zamanda onlarla muameleye de haram denile­bilir.”

[20]

Burada tekrar vurgulamamız gerekir ki Müslüman olmak, bulunduğu her yerde kafirlere karşı terörist faaliyetlerde bulunarak kan döküp ihtilal çıkarır olmak değildir. Ayetlerin ortaya koyduğu manayı, Müslümanların müslüman ol­mayanları mutlak manada düşman edinmesi şeklinde anlamak doğru değildir. Zira İslam dîni, müslümanları başka dinden olan insanlara karşı mutlak düş­manlığa davet eden bir sistem değildir. Aksine, mü'minler, mü'minlerle dinde kardeş, müslüman olmayanlarla hilkatte eş­it kardeşlerdir. Bu münasebetle din olarak İslâm’ı seçmeyenlerin de 'insan' olduğu gerçeğinden hareketle tüm ilişkilerde İslam adabının öngürdüğü ölçüler dahilinde onlarla güzel geçinmeyi tavsiye etmiştir. Alay ve aşağılamaktan  sakınmak her müslümanın insanî ve İslâmî vazifesi sayılmıştır. Zira Kur'ân-ı Kerim'de: “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan iyilik yapma­nızı ve onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz. Doğrusu Allah âdil olanları sever.”

[21]

buyurularak müslümanlarla birlikte onların da her türlü insan haklarının korunması istenmiştir.

Bu yüzden mü'minler, hiç bir zaman kâfirlere karşı hüsnü muamele, adalet ve ihsan ile hareket etmekten menedilmezler. Zira kâfirleri velî edinmemek başka, onlara karşı hüsnü muamele, adalet ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir.

Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır, Al-i İmran 28. âyetini tefsir ederken bu konuda şöyle demektedir: “... mü'minler, hiç kimseye karşı hüsn-ü muameleden, adalet ve ihsandan menedilmiş değillerdir. Hukuka riâyet, ahidde sebat, ciddiyet, mürüvvet, merhamet ve imanın gereği olan her nevi güzel güzel huylar mü'minlerin şiarıdır. Fakat mü'minin her şeyden önce din ve imanında samîmi olması gerekir. Allah'tan başkasına nefsini teslim etmeyecek olan mü'minin, kendisini her hangi bir sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması imanına ve ciddiyetine aykırıdır.

[22]

Netice itibariyle mü'minlerle kâfirler arasındaki velayet ilişkisini durum ve şartlara göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç sınıfta ele almak mümkündür:

1- Mubah sayılan velayet: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zahiren güzel ilişkilerde bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adaletle muamele etmek.

2- Haram sayılan velayet: Dînlerinin bâtıl olduğunu ka­bul etmekle birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek şeklinde ortaya çıkan velayet ve dostluktur. İşte bu durum küfrü gerektirmese de şer'an menedilmiştir. Zira bu çerçevede birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek bazan mü'minlerin onların yolunu benimsemesine ve dinlerine rıza göstermesine sebep olabilir. Bu da neticede kendilerini dinlerinden çıkarabi­lir.

3- Küfrü gerektiren velayet: Kafirlerin dinlerini ve ya­şantılarını benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet gös­termek, müminlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü'minlerin gizli ve mahrem sırlarını onlara ifşa edecek şekilde onları dost ve veli edinmektir. Bu onların küfrünü tasvib etmek ve ona razı olmak onlamına gelir. Küfrü tasvib ve küfre rıza küfür oldu­ğundan onlarla bu çeşit velayet ve dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir.

Allah Teâla yukardaki âyetlerle birlikte pek çok âyette mü'minleri böyle bir harekette bulunmaktan şiddetle nehyetmiştir. Bu âyetlerden bazıları şunlardır:

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olan kimseleri velî/dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamber'i (yurdunuzdan) çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için (yola) çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?. Benim sizin gözlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmış­tır.

[23]

 

“O Kitap'ta size indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar, kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, müna­fıkları ve kâfirleri cehennemde biraraya getircektir.

[24]

Onun için sen, zikrimize iltifat etmeyen ve dünya haya­tından başka bir şey istemeyenlerden yüzçevir.

[25]

   

Sonuçta bütün müslümanlar bütün hayat telakkîlerini Kur'ân'dan alacakları gibi sevgi ve muhabbet, buğz ve nefret ölçülerini de Kur'ân'dan almak zorundadırlar. Allah'ın dîni, Tevhid dîni olduğuna göre Mü'minin muhabbet ve dostluğu yalnız bu dâirenin içerisinde cereyan etmelidir. Hem Allah'ı hem, de onun düşmanlarını sevmek, aklen muhaldir. Zira, “Allah bir kimsenin göğüs boşluğunda iki kalb yaratmıştır.”

[26]

   [205]

Bilindiği gibi sevgi ve yergi insan kalbinde cereyan eden psikolojik olaylardır. Bu yüzden kalp çok önemli bir organdır ve beden ülkesine sultandır. Ona iyi sahip çıkarak, kafirlerin ellerindeki servet ve imkanlara göz dikmemesini sağlamak gerekir. Aksi büyük fitnelere sebep olabilecektir.

Ri­vayete göre Nebî (s.a.v.) Mustalık oğullarının develerinin ya­nından geçerken onların semizliklerinden dolayı terslerinin üzerlerinde kurumuş olduklarını görünce Allah Teâlânın “Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığı­mız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.”

[27]

kavline binaen elbisesini yüzüne kapatarak geçip gitti. Peygamber (s.a.v)den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

“Ben müşrikler arasında ikâmet eden her müslümandan biriyim.”buyurdu.

[28]

Hicret konusunu burada hatırlatmakta fayda vardır. İnsan bulunduğu ülkede dinini yaşayamıyorsa, yaşayabileceği bir ülkeye hicret etmesi farzdır. Zira dünyaya başka bir şey için değil, sadece Allah’a ibadet ve kulluk için gelmiştir. “Ey iman eden kullarım, Benim sizi yerleştirdiğim dünyam geniştir.  Bir yerde dininizi uygulayamazsanız başka yere hicret edebilirsiniz.  Onun için yalnız Bana ibadet ediniz.”

[29]

Bir diğer hadislerinde ise, şöyle demiştir: “Her kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikâmet ederse, o da onun gibidir”

[30]

İşte bu âyet ve hadisler, bir müslümanın bazı organlarının telefinden veya canına büyük bir zarar verilmesinden korkmadığı müddetçe, kâfirlerin din, iman, mukaddes makam ve bayramlarına meyil ve muhabbet göstermesini yasaklamıştır. Ancak söz konusu korkular bulunursa, müslümanın kâfirlerin inançlarının doğruluğuna inanmaksızın zahiren dostluk gösterisinde bulunması caizdir.

İşte İslam budur. İşte Müslümanın tavrı da budur. Dostluk tamamen inanca bağlanmıştır. Şimdi soralım, ırkçılıkla bu iman nasıl bağdaşır?

Irkçıya göre kendi ırkından olan insan, doğuştan üstün insandır ve birbirlerinin dostudurlar. Aralarında din, iman, sistem beraberliği olsun veya olmasın, farketmez. İşte bu yüzden ırkçılık, dinlerin ümmet anlayışına ters düşer. Bu yüzden de ırkçılar, “ümmetçilik” fikrini lanetle anarak ona düşman olurlar. Sebebi gayet basittir; çünkü ümmetçilik, ırk değil, din ile insanları birbirine bağlar ve sevdirir.

Yaşadığımız hayatta atılan sloganlara bakınız:

“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”

“Kürt’ün Kürt’’ten başka dostu yoktur.”

“Arap’ın Arap’tan başka dostu yoktur.”

Bir de şu ayete bakınız: “Ancak Mü’minler kardeştir.

[31]

Din ile ırkçılık nasıl da çelişti gördünüz mü?

İşte burada bir tercih söz konusudur; Ya İslam, Kur’an. Ya da ırkçılık.

İkisi bir arada olamaz. Zira zıtların birleşmesi aklen imkansızdır. Doğuya giderseniz, batıdan uzaklaşırsınız, o kadar.

İşte size bir slogan daha. Buradaki ırk yerini boş bırakacağız. Siz Türk, Kürt, Arap, Acem farketmez, istediğiniz ırkın ismini getirin, boş bıraktığımız yere koyun ve değerlendirin ırkçılık nasıl da bölüp parçalayıcı bir şeydir.:

“Her şey …. İçin, …. Göre, …. Tarafından.”

Böyle diyen birisinin din kardeşliğinden, mü’min velayetinden, Müslüman dayanışmasından, İslam Ümmetçiliğinden, birlik ve beraberlikten, cemaatten bir haberi olabilir mi?

Ve böyle birisinin İslam Nizamıyla bir alakası olabilir mi?

Böyle birisi, kendilerinin de dediği gibi, laik, Batıcı, bütün dinlere saygılı ve eşit mesafede duran, yani soydaşları Yahudi, Hristiyan, Hindu, Budist, Şaman, Mecusi olmuş farketmeyen, devletin Müslüman olması ile olmamasını umursamayan birisidir.

Bu kişi bu haliyle hiç Müslüman denilen insan tipine benziyor mu? Bir Müslüman kimlik ve kişiliği ile bir alakası var mıdır?

İslâm Dini her Müslümana, diğer bütün insanlarla ilişkisini inanç temeli üzerine oturtmayı emreder. Bu alternatifi olmayan dinî bir yükümlülüktür. Müslüman gerek düşüncesinde gerekse uygulamada dostunu ve düşmanını inanç esasına göre belirlemek zorundadır. Dolayısıyla müslüman ile velev ki soydaş olsun, müslüman olmayan bir kimse arasında İslam Ahlakının istediği iyi insanî ilişkiler ötesinde  herhangi bir velayet ve dostluk söz konusu olamaz.

 

[1]

Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Ayışığı Kitapları.

[2]

Muhammed: 47/20; Kıyamet: 75/34-35

[3]

Ahzâp: 33/6.

[4]

Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Ayışığı Kitapları: 29.

[5]

Al-i İmran 100.

[6]

Al-i İmran 149-150

[7]

Bakara 217.

[8]

Nisa 140.

[9]

Maide 57.

[10]

Maide 58.

[11]

Mümtahine 13.

[12]

Kasas 86.

[13]

Al-i İmran 118.

[14]

Al-i İmran 28-29.

[15]

Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, VIII/11-12.

[16]

Al-i İmran 31-32.

[17]

Al-i İmran 28-29.

[18]

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/390-394.

[19]

Mücadele 22.

[20]

Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, Hülâsâtü'l-Beyân fi Tefsîri'l-Kur'ân, İstan­bul, 1969, XIV/5832-33.

[21]

Mümtehine: 60/8.

[22]

Bkz, Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e. II. 1074-1075.

[23]

Mümtehine  60/1.

[24]

Nisâ 4/140.

[25]

Necm 53/29.

[26]

Ahzab: 33/4.

[27]

Tâhâ: 20/131.   Ebu Davud, Sünen, 111/45, H. No: 2645.

[28]

Ebu Davud, Sünen, 111/45, H. No: 2645.

[29]

Ankebut 56.

[30]

Ebu Davud, Sünen, 111/45, H. No: 2645.

[31]

Hucurat 10.