Maksadımız Ne?

    

Bizim en büyük eksiğimiz, amelimizin amacımızı inkarıdır. Amacımız nedir?…  Allah’ın dinini yaşamak, yaşatmak.  İslam’ın  bütün dinlere ve sistemlere hakim kılınması.  Peki, amelimiz amacımızı tasdik mi ediyor, inkar mı?

 

 

Amacın arzunun da bir  edebi vardır; sevilmesi, beğenilmesi ona bağlı. Nedir bu edep?  İçtenlik, samimilik, doğruluk.   Yani orijinal kavramıyla sıdk ve ihlas.

 

 

Bir arkadaşım: “Ben ashab-ı kiramı canımdan çok seviyorum.” Dedi.  Ona “ olması gerekeni mi söyledin,  yoksa olanı mı?” dedim.  “Olanı” dedi.   Onaylamadığımı söyledim.   Evimizi, eşyamızı, kazancımızı, mesaimizi,  zamanımızı ne derece Allah için,  Resulü için, ashab-ı kiramın davası için harcadığımızı sordum. Hayat uğruna çekilen sıkıntı ve endişelerin din uğrunda ne kadar çekildiğini ifade ile, olması gereken ile olan arasındaki uçurumu anlatmaya çalıştım.

 

 

Arkadaşım, “seni bilmem, ben kendim ashabı canımdan çok seviyorum. Bunda da samimiyim.” Diyerek itirazımı kesin bir dille reddetti.   Bende sustum.  İnşallah öyledir dedim içimden, ama ikna olmadım.

 

 

Allah, resulü, ashabı ve aziz dinimizi canımızdan çok sevmek,  arzumuzdur, amacımızdır.  Gördüğüm kadarını söyleyeyim; ne yazık ki amelimiz arzumuzu onaylamıyor.

 

 

Hangimiz benliğimiz, dünyamız,  arzularımız karşısında hür kalmış, bağımsızlığımızı koruyabilmişiz? Özgür insan, hiçbir bağın, hiçbir kaydın kendini zaptedemediği insandır. Bununda tek bir imkanı vardır:  sadece Allah’a kulluk. Bunu da belirleyen, içten ve samimi, ihlaslı amellerimizdir.

 

 

Bağımlılığın, yani özgürlüğü kaybedişin bağları bazen görülmeyecek kadar gizli olabilir. Onu ancak, insan ruhunu çok iyi tanıyanlar fark eder. Bakınız şu örneğe mesela:

 

 

“Bir gün Rabiatü’l Adaviye Süfyan-ı  Sevri’ye  demiş ki:

 

- Eğer dünyaya şu rağbetin olmasaydı, erkeklerin en iyisi olurdun.

 

Süfyan:

 

- Ben neye rağbet ediyorum? Diye sormuş.

 

- Söz söylemeye!

 

Süfyan, bundan öncemidir,  sonra mı onu bilemiyorum ama, kendini dinleyenlerin sayısı yirmiyi geçti mi sohbeti bitirir, meclisi terk edermiş.

 

 

Süfyan-ı serviye kusur isnadı, haddimizi aşar. Rabia’yı yalancı çıkarmak da öyle. Biz,  devlerin arasına giremeyiz. Belki şu sözü tekrar ederiz: “Hasenatü’l ebrâr, Seyyiatü’l  mukarrebindir.”

 

 

Rabia bunu nereden bildi? Şu örnekten belki bunu çıkarabiliriz: Salih bin Abdü’l Celil ile arkadaşları bir gün Rabia’nın ziyaretine giderler. Sohbet dünyadan açılır ve onlar dünyayı zem ve kötüleme hakkında bir hayli konuşurlar. Rabia onlara der ki:

 

-Ben kalplerinizde en ince teferruatuyla dünyayı görüyorum.

 

Onlar:

 

- Niçin böyle düşündün, dediler.

 

Rabia:

 

- Çünkü gönüllerinize en yakın olan şeylere bakıyor ve  onlardan bahsedip duruyorsunuz, der.

 

Onlara veya başka bir guruba, dünyayı kötülediklerinde şöyle demesi de meşhurdur:

 

- Resulullah buyurdu ki: “Kişi, sevdiği şeyi çok zikreder.” Sizin de dünyayı çok zikredişiniz, kalbinizin ona olan meylini, sevgisini gösterir. Eğer kalbinizde  başka şeyler olsaydı, hep onu konuşmazdınız…”

 

Bir gün  yanımda bir hoca talebesine:

 

- İlmi niçin istiyorsun! Diye sordu. Aldığı cevap:

- Amel etmek ve insanlara anlatmak için! Oldu.

Amel etmek iyi. Ama insanlara anlatmak niye? Dini tebliğ için mi, yoksa bİzim alim olduğumuzu bilsinler de bizi tanısın, sevsin, hürmet etsinler için mi?

İkisi de olabilir. Bunu en iyi Allah bilebilir. Bir de biz eğer nefsimizi iyi tanıyorsak, kendimizi kandırmıyorsak.


Yazarın Diğer Yazıları