İslamiyat Kategori
TASAVVUF
Tasavvuf, İslâm’ın zâhir ve bâtın hükümleri çerçevesinde yaşanan mânevî ve derunî hayat tarzıdır. Tasavvuf yolunu benimseyenlere “sûfî”, “ehl-i tasavvuf” veya “mutasavvıf” adı verilmiştir. Öyle olmadıkları halde kendilerini mutasavvıf gösteren istismarcılara da “mustasvıf” denilmiştir. 

Tasavvufla ilgili çok çeşitli tarifler yapılmıştır. Tasavvufun mânevî bir hayat tarzı olarak özelliklerini, Kitap ve Sünnet’le irtibatını, kulun Allah’la ve mâsivâ ile ilişkilerini, kalp temizliği, nefis terbiyesi, güzel ahlâk gibi işlevlerini, sûfînin niteliklerini ve görevlerini belirten bu tariflerin 1000’e kadar çıktığı söylenmektedir. Tanımların çeşitliliği önemli ölçüde tanımı yapan sûfînin o anki mânevî hali ve mertebesiyle ilgilidir. Bu sebeple tariflerin sayısının sûfîlerin sayısı kadar çok olduğu belirtilir. Dede Ömer Rûşenî ve Oğlanlar Şeyhi İbrâhim Efendi, kaynaklarda dağınık biçimde yer alan tariflerin bir kısmını manzum şekilde bir araya getirmişlerdir.

“Tasavvuf zâhirde ve bâtında şeriatın edeplerini yerine getirmektir” denilmiştir. Bu tarifte geçen “şeriatın edepleri”, şeriatı koyan Allah Teâlâ olduğuna göre, “ilâhî ahlâk” olarak tanımlanabilir. Öyle olduğu için “tasavvuf ilâhî ahlâkla ahlaklanmak” şeklinde kabul edilmiştir.

Abdülkerîm el-Kuşeyrî’ye göre nasıl ki Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunanlara “sahâbe”, sahâbenin sohbetinde bulunanlara “tâbiîn”, onların sohbetinde bulunanlara “tebeu’t-tâbiîn” gibi unvanlar verilmiş ise, daha sonra dinin hükümlerine büyük bir dikkatle riayet edenlere de “âbid” ve “zâhid” denilmiştir. Zaman içinde ortaya çıkan bid‘atlara sahip çıkarak iman konusunda Peygamberimiz ve ashabının yolundan kısmen sapan bid’at ehli içinde de “âbid” ve “zâhid” insanlar vardı. İşte Ehl-i sünnetin “âbid” ve “zâhid” seçkinlerini onlardan farklı olduklarını göstermek için kendilerine “sûfî”, yollarına da “tasavvuf” dediler. Böylece “her an Allah ile birlikte olma ve gafletten sakınma gayretlerine II. (VIII.) yüzyıldan itibaren tasavvuf denilmiştir (Risale, I, 52-53). 

Kur’ân-ı Kerîm’de  ve hadislerde  müminlerin dünya hayatına ve maddî zevklere dalmamaları, âhirete ve mânevî değerlere öncelik vermeleri hususundaki kuvvetli vurgular, sûfîlerin âhiret hayatına dünya hayatından daha fazla önem vermelerine yol açmıştır.  Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eden takvâ sahibi bir mümin olabilmek  tasavvufun gayesi haline gelmiştir. 
Öte yandan kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin bulacağı , müminlerin Allah’ı çokça zikretmesi gerektiği,  Allah’ın huzuruna kalb-i selimle çıkmanın uhrevî kurtuluş için gerekli olduğu  iyi ve temiz kalplilerin diğer organlarının da iyi ve temiz hale geleceği  gibi hususlara dikkat çekilmesi, tasavvufî hayatın temeline Allah’ı çokça zikretme ve kalp temizliği konularını yerleştirmiştir. Bu sebeple tasavvufa “ilmü’l- kulûb, ma‘rifetü’l-kulûb”, sûfîlere “ehlü’l- kulûb, ashâbü’l-kulûb, erbâbü’l-kulûb ve ehl-i dil” gibi isimler verilmiştir. 

I (VII) ve II. (VIII.) yüzyıllarda Dinî ve ahlâkî açıdan kalbin temizlenmesi üzerinde yoğunlaşan ilk zâhid ve sûfîler insanların fiillerini bedenin ve kalbin fiilleri olarak ikiye ayırmışlardır. Bedenin fiillerine zâhirî amel, kalbin fiillerine bâtınî amel demişlerdir. Zâhirî ameller ve onlara ait hükümler İslâm dininin şeklî yönünü ve dış görünüşünü ifade eder. İman, tasdik, ihlâs, yakın, mârifet, muhabbet, kurb, takvâ, murâkabe, tevekkül, sabır, rızâ, havf, recâ, vecd, hüzün, hayâ, heybet gibi kalbî ameller ve bunların hükümleri de mânevî yönünü oluşturur. 
Tasavvuf ehli dinin sadece şekil ve merasimden ibaret olmadığını, bunların yanı sıra özüne değer vermek gerektiğini söyler. Bu ise dinî hükümlerin maksat ve hikmetine uygun biçimde yorumlanması, eksiksiz uygulanması ve yaşanması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla farz, haram, mekruh, mubah gibi şer‘î hükümler sûfîlerce aynen kalbin fiillerine de uygulanmış ve tasavvuf “şeriatın zâhirine riayetle zâhir hükümlerini bâtında görmek ve bâtınına riayetle bâtın hükümlerini zâhirde görmek” biçiminde tanımlanmıştır

Tasavvuf düşüncesi Allah sevgisi (muhabbetullah) ve Allah korkusu (mehâfetullah) temeline dayanmakta, Allah korkusu aynı zamanda Allah’ı sevmekten kaynaklanan bir çekinme olduğu için bu iki kavram birbirini tamamlamaktadır. İslâm’a göre kullarla Allah arasında karşılıklı sevgi vardır; kullar Allah’ı sevdiği gibi Allah da kulları sever. Âyetlerde ifade edildiği üzere Allah’ın kullarını sevmesini sağlayan tövbe, temizlik, ibadet, sabır, takvâ, ihsan, adalet, tevekkül gibi özellikler tasavvuf ehli tarafından seyrü sülûk diye ifade edilen ve bir mürşid-i kâmil rehberliğinde uygulanan eğitim sürecinde özenle gerçekleştirilmeye çalışılır. Bunun sonucunda kul ile Allah arasında mânevî bir ilişki meydana gelir. Kalbi mânevî hastalıklardan kurtarma ve nefsi kötü huylardan arındırmanın amaçlandığı bu eğitim sırasında müritlerden farzlarla birlikte nâfile ibadetleri de yapması, evrâd ve ezkârını kesinlikle ihmal etmemesi istenir. Nitekim bir kutsî hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Kulum üzerine farz kıldığım şeylerden daha iyi bir yolla bana yaklaşamaz. Kulum nâfilelerle de bana yaklaşmaya devam eder, nihayet ben onu severim. Ben onu sevince işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum”.  

Bu sebeple sûfîler, farzların yanı sıra nâfile ibadetlerin sevgiyi ve Hakk’a yakınlığı daha ileri derecelere ulaştırdığını vurgulamışlardır. Tasavvufî eğitimin sonucunda kişinin iman açısından yakın elde etmesi, amel açısından ubûdiyyet makamına yükselerek kulluk görevlerini ihsan mertebesinde ifa etmesi hedeflenir.