İslamiyat Kategori
Tebliğ Sancısı


Ömer Faruk Paksu hocamı ziyarete gitmiştim. Onu, önünde oturan bir mümine bir şeyler anlatırken buldum. İmamlık yaptığı o yıllarda, benim de içerisinde ders okudu¬ğum bu İklime Hatun Camisinin güzel hücresinde hocam, sanki kuşluktan yatsıya kadar oturur, bir yandan isteyenlere Arabî ve İslamî ilimler okutur, bir yandan da, şehrin ticareti¬nin en canlı olduğu bu mıntıkadan veya şehrin her tarafından gelen esnaf, tüccar ve sair halkın dini sorularına cevap verir¬di. Yanında hasbi müezzinlik ve Kuran muallimliği yapan merhum ve muhterem Mehmed Şekerli Efendinin de hizmet ve gayretle¬riyle hücre cıvıl cıvıl çocuk sesleri veya gençlerin arabi elfa-zıyla çınlar, o havaya alışanlara engin hazlar dolu anlar yaşa¬tırdı.

Hocamız uzun boyu ve çok zayıf bünyesiyle adeta bir feragat ve fedakarlık timsaliydi. Takvasının yanında hocalık izzetini harika bir şekilde korur, kanaatla yaşar, etrafına da¬ima itimat ve emniyet telkin ederdi. Zaten bu güzel evsafının bereketiyle etrafında, güneşin ışınlarından ziyalanmış yıldız¬lar gibi hâlelenen cemaatıyla bir "Hayır ve İhsan Vakfı" kur¬muş, şehrin her türlü yardıma muhtaçlarına gizli gizli yardım yapıyorlardı.

Kemal-i edeble bir köşeye oturdum ve konuşulanlara kulak verdim: Adamcağız zamanında bir kız çocuğunu evladlık olarak almış ve nüfusuna kaydetmiş. Şimdi ise bunun İslam’a gö¬re yanlış olduğunu duymuş. "Doğru mu? Doğru ise ne yap-malıyım?" diye soruyor ve hocam ona anlatıyor: Evet İslamda evlat edinmek yok. Bu evlat edinmenin şeriatımıza göre bazı mahzurları var. Mesela, çocuk büyüyünce tesettür, bak¬ma, dokunma, halvet gibi karşılıklı ilişkilerde bazı yasakların çiğnenme ihtimali çok yüksektir. Üstelik, mirastan şeran hiç hakkı, hissesi yokken pay alacak, hak sahiplerinin paylarını azaltacaktır. Bu ise açık bir zulümdür.
Buna bir çare olarak bazı aileler küçük yaşta aldıkları çocuklara hanımlarının, yoksa hanımlarının kız kardeşi veya teyzesi gibi yakınlarının sütünü emzirterek süt evladı veya hı-sımlığı ile birinci, nüfusuna kaydetmeyerek de ikinci mah¬suru önlüyorlar. İlle de bir şeyler vermek isterlerse ya sağlık¬larında verir veya vasiyyet ederek gönüllerini hoş edebilirler. Adam çabalıyordu. Ne yapacaktı şimdi? "Evimden na¬sıl atayım?" diyordu. "Eğer zamanında bunu bana anlatsalardı, ben böyle yapmazdım. Bu kadar hoca var, biri de demedi ki!.."

Ben içimden gülmeye başladım. Hani demişler ya "vu¬run abalıya" diye. Suç yine hocaların oldu. Yâ hu gelip de da-nıştın mı hocaya?.. Zamanında dini öğrenmez, camiye gelip vaz dinlemez, İslam’a aykırı işi yaparken "ya hu ben bir iş ya¬pacağım, acaba caiz mi, gidip bir sorayım" demez. Sonunda, suçuyla da kalmaz, bir de hocaları suçlar... Ne güzel demişler, "suç samur kürk olsa kimse üstüne giymez" diye..

Ben bunları düşünürken hocamla göz göze geldik. Hafif tebessüm ederek:
  -Suç hocaların dedi. Adam:

-Estağfîrullah hocam, öyle demek istemedim, dedi.

Hocam:

-Evet, senin öyle demek istemediğine inanıyorum ama, işin doğrusu da bu; suç gerçekten hocaların.

Biraz durdu. Yüzünden tebessüm gitmiş, acı bir ifade yerini almıştı. Devam etti:

-Hatta ben zaman zaman kendime şöyle diyorum: Şu Maraşta ne kadar suç işleniyorsa, ne kadar cana, mala, akla, dine, ırza, namusa tecavüz edilerek suç işleniyorsa hepsinde benim kabahatim var. Allah’tan haya ediyor, istiğfar ediyor, hesabından çok korkuyorum.

Benim de içime hüzün dolmuştu. Aman Allahım, bu ne idrak, bu ne mesuliyet duygusu, bu ne şefkat ve merhamet... Bu ne İslam sancısı, tebliğ sancısı. Demek insanlar İslam’ı bil-selerdi, böyle olmayacaktı. Kim öğretecekti onlara İslam’ı? Kim olacak, tabi ki ben?. Peki durum ne? Vahim.

Başım göğsüme düştü. Bıçak gibi bir sancı dolaşıyordu içimde. Gözlerimi yerden kaldıramıyordum. Gözlerim mi bu-ğulanmıştı, yoksa baka baka yorulmuş muydu; yavaş yavaş halılar oynamaya başladı sanki. Perde perde halılar kalkıyor ve Alaaddinin uçan halısı gibi beni asırlar öncesine, ta asr-ı saadete götürüyordu. Ben de "Hayatus Sahabe" penceresin-den gözümün önünde canlanan olayı acıyla, hüzünle, hasretle seyrediyordum.

"Hz. Peygamber efendimiz (AS) bir savaştan dönmüş¬tü. Adeti üzere mescide girdi. Orada iki rekat namaz kıldı. Her seferden dönüşte, önce mescide girip namaz kılar, sonra Hz. Fatımaya, daha sonra da hanımlarına uğrardı. Bu onun adetiydi. Namazdan sonra yine önce Fatımaya uğradı. Hz. Fa-tıma onu kapıda karşıladı. Ağlayarak babasına sarıldı ve yü¬zünü gözünü öpmeye başladı. Resulullah:

-Niçin ağlıyorsun? diye sordu ciğerparesine. H. Fatıma da:

-Ya Resulullah! Seni, rengi solmuş, elbisen eskimiş bir vaziyette gördüğümden, dedi.
Resulullah:

-Ey Fatıma ağlama! Allah senin babanı bir vazifeye memur etti. İstenilse de istenilmese de yeryüzünde insanın yaşayabildiği her yere bu din girip yayılacak. Benim vazifem de bunu temin için çalışmaktır, buyurdu. 

Bu dinin yayılması bir vazife olarak Peygamberimize verildiği andan itibaren o, tıpkı kendinden önceki peygamber¬ler gibi, sabah, akşam, gece, gündüz, uzak yakın, savaş barış demeden, her türlü sıkıntılara, eziyetlere, işkencelere, ambar¬golara, dayaklara, öldürülme teşebbüslerine aldırmadan her¬kesi İslama davet için imkan aramış, fırsat kollamış, cehd ve çaba sarfetmiş ve yaşlı çocuk, hür köle, kadın erkek, zengin fakir, siyah beyaz» yerli yabancı, dost düşman demeden in¬sanları İslam’a çağırmıştır. Ashabı da aynen onun yolunda yü¬rümüşlerdir.

Bütün bir cahiliyet, bu çabaların, gayretlerin, cehdlerin, cihadların sonunda biiznillah İslam’a yerini terkederek, bütün pislikleriyle, kötülükleriyle, münkeratıyla, günahlanyla, fısklanyla, fuhuşlarıyla, zulümleriyle, asilikleriyle, bâğilikleriyle defolup gitmiştir. Ama kolay olmamıştı bu başarı. Demin saydığımız düşmanlardan gelen türlü türlü işkencelere, açlık, susuzluk, hastalık, elbisesizlik, gurbetlik gibi kötü hayat şartları ve imkansızlıklar da ekleniyordu. Sabır taşı çatlardı belki katlandıklarına.

Şu sahne, Peygamberimizin İslam uğruna çektiklerinin ufacık bir örneğiydi: "Münbitül Ezdi anlatıyor: “Resulullah (SAV) cahiliyet devrinde insanlara:


-Ey insanlar! Allahtan başka ilah yoktur, deyin; kurtu-lursunuz" diyordu. Ama onlardan bazısı onun yüzüne tükürü-yor, bazısı ona toprak atıyor, bazısı da küfrediyor, durmadan eziyet ediyorlardı. Bu durum öğleye kadar devam etti. Sonra su dolu büyük bir bardakla bir genç kız geldi. Resulullah elini yüzünü yıkadı ve:

-Yavrucuğum! Babana bir su-i kasd yapılacağından ve onun zelil olacağından korkma, buyurdu.

 -Bu kimdir? diye sorduğum zaman.

-Resulullah (AS)ın kızı Zeynebdir, dediler. O, çok gü¬zel bir genç kızdı. “ 

Bu sahneler olmasaydı İslam hayata hakim olamazdı. Bu sorumlulukla çalışan, canla başla, malla makamla çalışan, izzeti şerefi düşünmeyen, insanlardan korkmadan, ayıplama-lara aldırmadan çalışan insanlar cahiliyyeyi yere sermişlerdi.

Oysa bu gün de bir cahiliyye yaşanıyordu. Ülkemize İs¬lam hakim değildi. İslamın sistemi değildi uygulanan. İslamm imam, ibadeti, hukuku, ahlakı, kılığı, kıyafeti, ilmi, şeairi, ül-kesi, insanı, ümmeti yok olmuştu. Kafirin kültürü işgal etmiş¬ti ülkeyi. İdaresiyle, hukukuyla, ekonomisiyle, kurumlarıyla, okullarıyla, davramş biçimleriyle cari sistem İslam dışıydı. Küfür kaynaklıydı. İslamın sisteme müdahalesi yasaktı. İna-nanlar yine aşağılanmakta, eziyet ve işkencede, küfrün, şirkin tabii sonucu olarak fuhuş, fısk, günah, suç, terör, tahakküm, zulüm, zorbalık kol gezmekteydi ülkede..


Bu gidişe, Resulullahın varisleri olan ulama karşı ko¬yacaktı. İsyan edecek, kabul etmeyecekti. Direnecekti bu küf¬re, bu kültüre. Yoksa halk, yaşadığını İslam sanacaktı. "Böyle de olurmuş" diyecekti. Emperyalistlere yaslanan yerli işbir¬likçi tağutlan sevecekti. Düşman olması gerekenlere dost di¬ye sarılacaktı. Alimler susarsa, halk İslamı güvende sanacak¬tı. "İslam güvende olmasa alimler karşı gelirdi, bildirirdi" di-yecekti. Evet kafirlere alimler kıyam edecek ki, halk da dost ve düşmanını tanıyacak ve alimler etrafında İslamın hakimi-yeti için çalışacaktı. İşte o zaman olumsuzluklar yok olacaktı.
Hocam "suç hocalarda" derken ne kadar da haklı! Ho¬calar ne yapıp yapacaklar, İslam’ı ilan edecekler, dost ve düş¬manı bildireceklerdi. Helali haramı, iyiyi kötüyü, güzeli çirki¬ni bildireceklerdi. Saflar ve tavırlar netleşecekti.
Sahi hocaların işi ne kadar da zordu!...
Adam izin alıp gitse de uzun bir müddet işin azametin¬den, yükün ağırlığından, mesuliyetin büyüklüğünden ve aczi¬min, fakrımın, gayretsizliğimin, idraksizliğimin, iradesizliği¬min utancından başımı kaldıramadım.