İslamiyat Kategori
DAVET
Konu Başlıkları

Davet Nedir?
Davet Kim İçindir
Daveti Kim Yapar? 
Davet Kime Yapılır?
Davet Niçin Yapılır? 
Davette Ücret Var mıdır?
Genel Bir Organizasyon Olamaz mı?
Aman Dikkat?
Davetin Sevap ve Fazileti
Daveti İstismar?
Daveti Terkin Cezası Nedir?
Davetin Metodu


Davet Nedir?

“Davet nedir?” ile başlayalım isterseniz. Davet, Arapça kaynaklı bir kelimedir. Sözlükte birisine çağırma, seslenme, yemeğe çağırmak manalarına gelmektedir. İslâm’da ise “davet” deyince, “Allah Teâlâ’ya ve O’nun biricik dini İslâma yapılan çağrı” anlaşılır. 

Bu kavramı Mustafa Çağrıcı DİA’da derli toplu olarak şöyle açıklıyor: “İslâm dinini yayma ve Müslümanları dinî görevlerini yerine getirmeye çağırma anlamına gelen İslâmî bir terim.
Davet kelimesi Arapçada masdar olup sözlükte "çağırmak, seslenmek, adlandırmak, dua veya beddua etmek, ziyafete çağırmak, propaganda yapmak" gibi anlamlara gelir. Ayrıca davet aynı kökten bir isim olarak "ziyafet yemeği (velîme), dava, şiar" gibi mânalarda da kullanılmıştır.

Davet kelimesi terim olarak özellikle "İslâma ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı" anlamına gelir. Kurân-ı Kerîmde "İslâma çağrı" (Saff, 61/7), "imana çağrı" (Hadid 7/8), "Allah yoluna çağrı" (Nahl 16/25) "Allahın kitabına çağrı" (Al-i İmran 3/23), "hakka çağrı" (Ra’d 13/14), "hayra çağrı" (Al-i İmran 3/104), "kurtuluşa çağrı" (Mü’min 40/41), "hayat kaynağına çağrı" (Enfal 8/24), "esenliğe çağrı" (Muhammed 47/35) gibi mânalara gelen ifadeler davetin İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir faaliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere hem de Müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna göre tebliğ, irşad. vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emri bi1-marûf nehiy anil-münker gibi terimler de sözlük anlamları itibariyle davetten farklı olmakla birlikte uygulama ve gayeleri bakımından aynı veya yakın mânaları ifade etmektedirler; bu sebeple davet ve tebliğ başta olmak üzere bu kavramlar sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır. Kurân-ı Kerîmde Hz. Peygamber "Allahın davetçisi" (dâiyallah) olarak nitelendirilmiş (Ahkaf 46/31) ve ona yüklenen davet vazifesi "davet et" emri yanında "tebliğ et", "hatırlat", "ikaz et" gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir. Ayrıca pek çok âyette Hz. Peygamberin görevinin ancak "belâğ" olduğu zikredilmektedir (Mesela bkz. Al-i İmran, 3/20; Maide, 5/92; Ra’d, 13/40). Tebliğ ile aynı kökten olan “belâğ” lafzı bütün bu âyetlerde "davet" mânasını ifade etmekte, öte yandan İslâm dinini yaymanın yegâne yolunun davet ve tebliğ olduğunu göstermektedir.” 


Davet Kim İçindir?

Aslında davet Allah Teâlâ’yadır. Bunun esaslarını da Kur’an ve Sünnetten alınan İslam dini oluşturur. Çünkü “Allah Teâlâ katında tek din İslam’dır.  Allah Teâlâ ancak İslam’dan razı olur. 

İslam sözlükte üç anlama gelir:   1-İtaat edip boyun eğmek. 2-Silme, barışa girmek, selâmete kavuşmak. 3-İbadette tam samimi olmak, ihlas ile hareket etmek. Buna göre İslam, Allah’ın Peygamberleri aracılığı ile bildirdiği dine iman ve itaat etmek, ihlas ve samimiyetle dini yaşamak ve yaşatmak, böylece dünya ve ahirette barışı, huzuru ve mutluluğu yakalamaktır.

İslam dışında kalan bütün dinler, nizamlar, sistemler, ilke ve ideolojiler batıldır, küfürdür. Küfre davet etmek bir Müslümana hem haramdır, hem de yakışmaz. Bazen değişik küfür çeşitlerinde İslam ilkelerine benzerlik, uygunluk, paralellik olabilir. Biz bu hallerde bile kafalar karışmasın ve ayrıntılardaki hakikatler güme gitmesin için “İslam’a” davet ederiz. Bazen bütün içinde bir ayrıntı fevkalade önemlidir ve insanı İslam çerçevesinden bile çıkarabilir. O yüzden yabancı kavramlarla İslam’a daveti hoş görmüyoruz. 


Daveti Kim Yapar?

Davet ile doğrudan görevlendirilen öncelikle Peygamberlerdir. Daha sonra ona inanan bütün Müslümanlar. 

Bugün daveti haliyle Resulullah Efendimiz (s.a.v.) adına onun yolundan giden ve ona itaat eden Müslümanlar yapar. Davet işi, hiç şüphesiz Müslümanların kaçınılmaz görev ve sorumluluklarından birisini oluşturmaktadır. Gücü, bilgisi ve bulunduğu konumu nispetinde ayrı ayrı her Müslüman, üzerine düşen kadarıyla davet ve tebliğ vazifesini yerine getirmekten sorumludur. 

Hiç şüphesiz davet engin bir bilgi, geniş bir kültür, uzun bir zaman diliminde kazanılan tecrübe ile birlikte, aklî ve naklî ilimlere, kaide ve kurallara dayalı olarak yapılırsa, daha başarılı olunur kuşkusuz. Bazı insanların ilimsiz, ilkesiz, kuralsız ve birikimsiz olarak başvurdukları gelişi güzel davetler, kaş yapım derken göz çıkarmalara sebep de olabilir. Şu da unutulmamalıdır ki, kişiye hidayeti veren, imanı nasip eden Allah Teâlâ’dır:

“Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lakin Allah’tır ki dilediğini doğru yola getirir.” 

“Sen onların hidayete gelmelerine ne kadar düşkün olsan da, şunu bil ki: Allah dalalette bıraktığı kimselere hidayet vermez. Onlara yardım eden de bulunmaz.” 
“Biz bu Kitabı, insanların faydası için sana hak ve gerçek olarak indirdik.  Artık kim doğru yola girerse kendi yararına olarak girer,  kim de yoldan saparsa kendi aleyhine olarak sapar.   Sen onlar üzerinde bekçi değilsin.”  

“Zira senin görevin sadece tebliğ etmektir, hesap görmek ise Bize aittir.” 

Kurân âyetlerinde davet ve tebliğ, Müslümanların temel vasıflarından sayılır. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz: iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız. "  

Bu görevin mutlak gerekliliği, şu âyetten açık bir şekilde anlaşılmaktadır: 

"Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki onlar herkesi hayra davet etsin, iyiliği emredip kötülükten sakındırsın.” 
 
Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de şöyle buyurur: 

"Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin, ki bu imanın en zayıf derecesidir."  
Bir kafirin İslam’a davet etmesi pek düşünülemez ama olursa da bakılır, eğer bir art niyet, bir çarpıtma ve saptırma yoksa, insanî açıdan teşekkür edilir.


Davet Kime Yapılır?

Davet insana yapılır. Muhatap müslim veya gayr-i müslim insandır. Bu bakımdan “davetin muhatabı herkestir” diyebiliriz. Ama öncelik belki gayr-i müslim insanlardır. Tebliğ, daha çok onlara yapılır. Fakat davette Müslümanlara dönük öğüt, nasihat, irşat, va’z, uyarma, iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme vs. de olabilir. Bu açıdan bakınca davetin kapsamı çok geniştir.


Davet  Niçin Yapılır?

İnsanlara Yüce Yaratıcıyı ve dinini tanıtmaktır davetten amaç. Bir başka ifade ile onları dünya ve ahirette mutlu ve huzurlu kılmak için çabalamaktır. Bu Allah tarafından mü’mine verilen bir vazifedir. Böylece davetçi mü’min, kendisine verilen emri yerine getirerek Allah Teâlâ’nın rızasını kazanacaktır. Amaç bu rızayı kazanarak kullukta başarılı olmaktır.

Davet, Allah Teâlâ için yapılır. Amaç onun razı olduğu İslam dinini öğretmek ve yaşatmaktır. Hatta onu hayata hakim kılarak bütün dinlere üstün yapmaktır.
“Bu fitne (işkence) ortadan kalkıp din ve itaat yalnız Allah’a mahsus oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer inkârdan ve tecavüzden vazgeçerlerse, bilin ki zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” 

“Dünya da fitne kalmayıp din, tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer fitneden vazgeçerlerse, onları bırakın. Allah zaten onların yaptıklarını hakkıyla görmektedir.” 
“Bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter.”   


Davette Ücret Var mıdır?

Davette ücret elbette vardır ve bu ücret Allah Teâlâ’ya aittir ve de çok büyüktür. Dolayısıyla davetçinin tek baktığı nokta Allah Teâlâ’nın  rızası ve vereceği mükafatıdır. Bunun ötesinde belki ganimet malları kazanabilir, belki insanlardan maddî manevî bir karşılıksız ücret, bir ödüllendirme olabilir. Ama davetçi asla bunu beklememeli, kimseden asla bir karşılık gözlememeli, ihlas ve samimiyetle yapması gereken bu amele asla şirk ve riya karıştırmamalıdır. Bu mesele bu işte en önemli esaslardandır. Yoksa Allah katında bir mükafatı olmaz, üstelik cezası olur.

Bütün Peygamberler davetlerini ücretsiz yapmışlardır. İnsanlardan bir karşılık istememişlerdir. Davette asıl olan da bu güzel ilkedir:

“İşte onlar Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir. Sen de onların yolundan yürü ve de ki: "Ben risaleti tebliğden dolayı sizden bir ücret beklemiyorum. O, bütün milletler için bir öğütten, irşaddan ibarettir.” 

“Eğer bu tebliğimden yüz çevirirseniz benim kaybedeceğim bir şey yok!  Çünkü ben sizden ücret beklemiyorum ki! Benim ücretimi siz veremezsiniz. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir  ve bana, O’na teslim olanlardan olmam emredilmiştir.” 

“Halbuki sen bu tebliğ karşılığında onlardan herhangi bir ücret de istemiyorsun.  Kuran, sadece bütün insanlar için bir derstir, evrensel bir mesajdır.” 

 Bu yüzden davet işi hasbîlik, diğergamlık ve fedakârlık ister. Bütün bunların dinamiği ise, Allah Teâlâ’ya karşı samimî bir iman, ihsan, ihlas, tevekkül ve teslimiyettir.

“De ki: "Benim bu hizmet için sizden istediğim hiç bir ücret yoktur. Tek isteğim, Rabbine doğru bir yol tutmak isteyen insanlardır."   

“Onun için sen durma hakka davet et ve sana emredildiği tarzda dosdoğru ol,  sakın onların keyiflerine uyma ve şöyle de:  "Allah hangi kitabı indirmişse ben ona inandım. Hem bana, aranızda adaletle hükmetmem emri verildi.  Allah bizim de sizin de Rabbinizdir.  Bizim işlerimizin sorumluluğu bize, sizinkilerinki ise size aittir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma sebebi yoktur. Allah hepimizi bir arada toplayacaktır. Hepimiz de O’nun huzuruna götürüleceğiz." 



Genel Bir Organizasyon Olamaz mı?

Ancak davetçi de nihayet bir insandır. Hayatta onun da temel ihtiyaçları vardır. Asıl olan, elinin emeğini yemesidir. Ancak çağımız ihtisas ve iş bölümü çağıdır. Bu yüzden Müslümanlar sırf davet için insan yetiştirip kullanırken, gerek devlet, gerekse vakıflar, dernekler veya başka sivil toplum kuruluşları kanalıyla onlara belli bir ücret verilmesi, Allah Teâlâ’nın rızasına, ihlas ve samimiyete, hasbîliğe aykırı değildir. Ahiretteki sevaplarını da düşürmez inşallah. Bilindiği gibi “ameller niyetlere göre değerlendirilir.”
“İyilik ve (Allahın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allahtan korkun; çünkü Allahın cezası çetindir.” 


Aman Dikkat!

Davet değerli bir iş olduğu için bunu yapanlar, hele de başarılı olanlar, insanlar tarafından sevilir, sayılır, iltifat edilir, yüce makamlara layık görülür ve mükafatlandırılmak istenirler. Bu tabii bir durumdur. Buna ilahî bir lütuf ve kerem olarak şükredilir, sevinilir, yenileri için gayret ve çabaya enerji edinilir. Ama asla gurur, kibir, enaniyet, kendini beğenme ve başkalarını küçük görme gibi vartalara, tehlikelere, nefsî, dünyevî, ve şeytanî tuzaklara düşmemeye dikkat edilir. Allah’ın bu dini facir ve fasıklarla da te’yid edebileceğini hatırlayarak kendine çekidüzen vererek kendi kendini hesaba çeker.


Davetin Sevap ve Fazileti

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 

“Ebü’l–Abbâs Sehl İbn Sa’d es–Sâidî radiyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Hayber Gazvesi gününde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yarın sancağı, Allah’ın kendisinin eliyle fethi nasib edeceği, Allah’ı ve Resûlü’nü seven, Allah’ın ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği bir kişiye vereceğim.” 
Gazveye iştirak edenler, sancağın aralarından kime verileceğini düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna koştular. Peygamber Efendimiz:

– “Ali İbni Ebû Tâlib nerede?” diye sordu. Sahâbîler:

– Ey Allah’ın Resûlü! O gözlerinden rahatsız, dediler. 

Bunun üzerine Peygamberimiz:

– “Ona haber verecek birini gönderiniz” buyurdular. Ali derhal getirildi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun gözlerini tükürüğüyle tedavi ederek kendisine dua etti. O kadar ki, hiç ağrısı yokmuş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali:

– Ya Resûlallah! Onlar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım? dedi. Resûl–i Ekrem:

“Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmakdan daha hayırlıdır” buyurdu.” 


Daveti İstismar

 Böyle olması tabii olduğu kadar gereklidir de. İnsanların gördükleri iyiliğe teşekkür etmesi, dinen istenen ve olgun kişilerden de beklenen bir erdemdir. İşte bu samimi ve yerinde güzel olan duygular, maalesef bu işin ehli olmayan, henüz kalbî ve ruhî kıvamını bulamayan bazı menfaatperest insanların istismarına sebep olabilir. Geçmişte ve günümüzde bu tür insanlara rastlanmıştır, her zaman rastlanabilir de. Başkalarına da zarar veren bu tür davranışların olmaması için mümkün mertebe tedbirler alınmalıdır.

Bir insanın davetten amacı, yukarıda söylendiği gibi Allah rızası değil de bu sayılan dünyalıkları elde etmek ise, kendine çok yazık etmiştir; belki bunlara erişir ama Allah Teâlâ’nın sevgisini kaybeder. Hatta bir ibadet olan davet işine insanları da kattığı için riyaya düşmüştür o adam, sevap kazanmak şöyle dursun, ayrıca “küçük şirk” de denilen bu riyakarlığının cezasını mutlaka çekecektir. Hadis-i şerifi hatırlatmıştık ya: “Ameller niyetlere göredir.”

Daveti Terkin Cezası Nedir?

İslâma davetin önem ve gerekliliğini açıkça ortaya koyan bir başka husus da, âyetler ve hadislerde bu görevi terk edenlerin acı âkıbet ve cezalarının belirtilmiş olmasıdır. Allahın âyetlerini ve ilahî hakikat ve doğruları muhtaçlarına tebliğ etmeyenler, hem Allahın, hem de lânet etme şanına erenlerin, yani lisan-ı haliyle bütün bir mahlukatın lânetine uğrarlar: 
"İndirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -Biz, kitapta insanlara onu pek açık bir sûrette bildirdikten sonra- gizleyenler (yok mu?) İşte onların hâli, onlara hem Allah lânet eder ve hem lânet etmek şânından olanlar lânet eder."  

Peygamber Efendimiz de şöyle buyururlar: 

"İsrâiloğulları arasında zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri, diğerini bir günah işlerken görür ve önce o işten sakındırırdı. Fakat ertesi günü, o adamla oturup kalkabilmek, yiyip içebilmek (menfaat sağlamak) için gördüğü kötülükten sakındırmazdı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onları birbirine düşürdü ve haklarında: 

“İsrâiloğullarından olup da küfredenlere Dâvûdun da, Meryem oğlu İsanın da diliyle lânet olunmuştur. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi. Onlar, işledikleri herhangi bir fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta devam ettikleri (o hâl) ne kötü idi!”   âyetlerini indirdi. 

“Evet, siz de, ya zalime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz; ya da bu durum sizin başınıza da gelir. "  



Davetin Metodu 

Davetin nasıl yapılacağına gelince, bu başlı başına bir kitaptır. Bu konuda telif ve tercüme bir hayli esere sahibiz hamdolsun. Allah Teâlâ nasip ederse bizim de bu konuda daha çok tecrübelerimizi yansıtan bir arzumuz ve planımız vardır. 

Burada kısaca şunu söyleyebiliriz: İslâm davetinin ilk öğretmeni Peygamber Efendimizdir. O’nun yaşayışı, davranışı ve sözleri davet işinde ilke ve ölçülerin kaynağıdır. Bu açıdan bakıldığında davet gerçekten çok ciddi bir iştir ve kendine göre belli kaide ve kuralları vardır. Yine daveti yapanın da uyacağı belli bir usül ve âdâb vardır. Hiç şüphesiz davetin değeri de, başarısı da bunları uygulamaktan geçer. 

Ancak günün değişen şartları ve gelişen imkânlarına göre farklı bir takım metotlara başvurarak zaman ve zemine uygun davranmak, sünnetten ayrılmak sayılmaz. Bu hikmetli metot, Hz. Peygamberin hem davet, hem de devlet ve toplum yönetiminde sürekli başvurduğu usullerden birisidir

Görüldüğü gibi bu “giriş” kısmı, aslında “davet”, “tebliğ”, “irşat”, “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” işinin ana konularını içermektedir. Bize göre bundan sonraki yazılar, burada yazılanların bir nevi açılımı ve güncellenmesi sayılabilir.