İslamiyat Kategori
Fıkıhın Delilleri
FIKIH’IN  DELİLLERİ

İÇİNDEKİLER

a-) Delilin tarifi
b-) Delilin çeşitleri
c-) Delillerin tertip sırası

A- ASLİ DELİLLER

1- KİTAB (KUR’AN-I KERİM) 
a-) Tarifi
b-) Kur’anın özellikleri
c-) Kur’anın icaz yönleri
d) Kur’anın huccet oluşu
e) Kur’anın hükümleri beyanı (açıklaması) 
f)  Kur’anın hükümlere delaleti
g)  Kur’anın içine aldığı hükümler 

2-SÜNNET
A) Tarifi
B) Sünnetin Huccet oluşunun delilleri
C- Sünnetin teşrideki yeri 
D-Sünnetin mahiyeti itibariyle taksimi
E- Ravide aranan şartlar
F- Sünnetin senet itibariyle taksimi
G- Sünnetin hükümlere delaleti

3- İCMA
A) İcmanın tarifi
B) İcmaın Konusu 
C) İcma’nın Oluşmasının Şartları
D) İcmaın Dayanağı
E) İcmaın Mümkün Oluşu Ve Fiilen Meydana Gelişi
F) İcmaın Huccet Oluşu
G) İcmaın Çeşitleri
H) İcmaın Kuvvet İtibariyle Dereceleri Şöyledir
K) İcmaın Neshi
L) Maslahat düşüncesine dayanan icmaın hükmü

4-KIYAS
A) Kıyasın tarifi ve mahiyeti
B) Kıyasın hüccet oluşu 
C) Kıyasın konusu ve sahası 
D) Kıyasın rükünleri
E) Kıyas ile İctihad arasındaki münasebet
F) Kıyasın kıstasları
G) Kıyasın Hükmü 

B – FER’İ DELİLLER

1- İSTİHSAN
A-Tarifi
B-İstihsanın Çeşitleri 
C- İstihsanın Huccet Oluşu

2-ISTISLAH (MESALİH-İ MÜRSELE) 
A-Tarifi
B- Maslahatın çeşitleri 
C- Mürsel maslahatların huccet oluşu
D- Maslahatların Mertebeleri

3-ÖRF-ADET ve TEAMÜL
A- Tarifleri
B- Örfün Çeşitleri 
C- Örfün Huccet Oluşu
D- Hükümlerin Tatbikinde Örfün Gözönünde Bulundurulması
E-Örf Üzerine Kurulmuş Hükümlerin Değişmesi

4-İSTİSHAB
A- Tarifi
B- İstishabın Huccet Oluşu: 
C- İstishab Delili Üzerine Kurulmuş Kaideler
D-Tahkimul-Hâl

5- ZERAYİ
A-Tarifi
B- Zerayiin Huccet Oluşu
C- Zerayi’in çeşitleri 

6-SAHABE KAVLİ

7- BİZDEN ÖNCEKİLERİN ŞERATI
A- Din Ve Şeriat
B- Bizden Öncekilerin Şeriatı



FIKIH’IN  DELİLLERİ

a-) Delilin tarifi:
Delil lügatte rehber ve kılavuz manasına gelmektedir. Çoğulu edilledir. Istılahta delil;”kendisinden Şer’i hüküm istinbad olunan", "Üzerinde düşünülünce, insanı istenen bir sonuca ve hükme ulaştıran şey”şekillerinde tarif edilmiştir. Delil şöyle de tarif edilmiştir:Üzerinde sıhhatli bir şekilde düşünüldüğü takdirde, haber cinsinden matlup olana (şer’i hükme) , ulaşmayı mümkün kılan şeydir. "
Haber cinsinden matlup olan her şey, şer’i hükümdür. Mesela emanetlerin sahiplerine verilmesinin dini durumunu öğrenmek istediğimiz zaman, şu ayete başvururuz:"Allah emanetleri ehline vermenizi emrediyor" (Nisa:58) . Bu ayet emanetlerin ehline verilmesini vacip kılan bir delildir. Aynı şekilde “Namazı dosdoğru kılınız" (Bakara:43) ayetine baktığımızda, bu delille namazın farz olduğu hükmüne varırız. 
b-) Delilin çeşitleri:
1-Akli ve Nakli deliller: Akli delil, iç ve dış duygulara veya zihin muhakemesi neticesine dayanan delillerdir. Mesela insan aklı, kainatın, Allahın varlığı için bir delil olduğunu kabul eder. 
Akli delil, dinimizde şer’i bir delil olarak kabul edilmiştir. Çünkü yüce Allah, insanlara aklı, en büyük bir nimet olarak vermiş ve bu sebeple akıllı insanı, kendisine muhatap kabul etmiştir. İslam alimleri, "Akıl da, kitap ve Sünnet gibi şer’i bir delildir, onlar gibi ilahi bir huccettir, ilahi huccetler arasında ise, tearuz (çelişki)  olmaz. ”demişlerdir. Bu sebeple akl-ı selimin tecviz ettiğini, Kur’an ve Sünnet yasaklamaz. Aynı şekilde Kur’an ve Sünnetin tecviz ettiğini, akıl yadırgamaz. Ancak bazen akıl ile naklin tearuz ettiği, zahiren (görünüşte)  zan olunabilir. Hakikatte bu ikisi arasında tearuz bulunması mümkün değildir. Bu ikisi arasında tearuz görülürse, kaynağı kesin olarak Allah ve Rasulüne dayanan nakle uyulur. Çünkü aklın vereceği hükümlerde yanılmalar her zaman söz konusudur.
Nakli delil, başkasının sözünü nakletmeye dayanan delildir. Nakli delil tabiri, dini olanını ve olmayanını da içerisine alır. Fakat fıkıh usulü ilminde, nakli delil denince, kaynağı Allah ve Rasulünden olan haberler, başka bir ifade ile Kur’an ve Sünnet kastedilir. 
2-Nass olan ve olmayan deliller: Kur’an ve Sünnetin lafızları vardır. Bu bakımdan bunlar nass olan delillerdir. Halbuki Kıyas, İstihsan gibi delillerin ise lafızları yoktur. Bu bakımdan onlar da, nass olmayan delillerdir. 
3-Vahye dayanan ve dayanmayan deliller: Şer’i delillerin bir kısmı vahye dayanır. Bunlardan vahy-i metluv olanına Kur’an, vahy-i gayr-ı metluv olanına Sünnet denir. Bu iki delile “edille-i semiyye”adı verilir. 
Şer’i delillerin diğer bir kısmı ise vahye dayanmaz. Bunlar icma, kıyas ve fer’i delillerdir. İstihsan, İstishab, mesalih-i mürsele, sedd-i zerayi, örf ve adet, sahabe kavli gibi delillere fer’i delil denir. 
4-Asli ve Fer’i deliller: Şer’i deliller, bir yönden de, asli ve fer’i deliller olmak üzere ikiye ayrılır. Asli deliller:Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyasdır. Fer’i deliller ise :İstihsan, İstishap, mesalih-i mürsele, seddi zerayi, örf ve adet, sahabe kavli, önceki şeriatlerdir. 
Bu dört asli delil ve onlara bağlı ve onlardan çıkarılmış fer’i deliller, fakihler tarafından huccet olarak kullanılıp hüküm çıkarılabilir. İctihad seviyesine ulaşmayan kimselerin, şer’i delillerden hüküm çıkarmaları mümkün değildir. Mukallid kimseler için, tabi oldukları müctehidin reyi, yegane delildir. 
c-) Delillerin tertip sırası
Müctehid, bir meselenin şer’i hükmünü öğrenmek istediğinde, önce Kur’ana onda aradığı hükmü bulamazsa Sünnete başvurur. Bu iki kaynakta, hükmü bulamazsa, İcma deliline müracaat eder . Şayet onda da bulamazsa, o meselenin hükmünü kıyas ve diğer fer’i deliller ile ictihad ederek bulur. Şu halde hüküm çıkarma hususunda delillerin tertip ve sırası şöyledir:
1-Kitap, 2-Sünnet, 3-İcma, 4-Kıyas ve diğer fer’i deliller. 

A- Asli Deliller

1- KİTAB (KUR’AN-I KERİM)
  
a-) Tarifi:
Fıkıh usulünde kitap tabiri, Kur’an ile eş anlamlıdır. Bu sebeple bu ilimde ne zaman kitap kelimesi geçse, ondan Kur’an anlaşılır. Bu ilimde kitap şöyle tarif edilir:"Kitab, Allah tarafından Cebrail vasıtası ile, Hz. Muhammed’e indirilen, mushaflarda yazılı, zamanımıza kadar tevatür yolu ile gelen, okunması ile ibadet edilen, beşerin benzerini getirmekten aciz kaldığı ilahi kelamdır. 
b-) Kur’anın özellikleri:
1-Kur’an Allah Kelamıdır, içinde insan sözü yoktur. 
2-Kur’an Arapça olarak indirilmiştir. Lafız ve mana itibariyle Allah kelamıdır. Bu sebeple Kur’anın tercüme ve tefsiri, Kur’an yerine geçmez ve Kur’an tercümesi ile ibadet yapılamaz. Kur’an’da Arapçadan başka bir söz yoktur. Kur’an-ı Kerimde: "Apaçık kitaba andolsun ki, düşünesiniz diye Kur’an-ı Arapça okunan bir kitap kılmışızdır. " (Zuhruf:3)  buyuruluyor. Kur’an tercümesine dayanılarak hüküm çıkarılamaz. Çünkü ayetteki maksadın ne olduğunu anlamada, zaten hata ihtimali mevcuttur, bir de bu ayetleri başa bir dille ifade ederken daima varolacak hata ihtimalini göz önüne alırsak, tercümeden hüküm çıkarmanın doğru olmayacağı açıkça ortaya çıkar. Aynı şekilde, Arapça okuyabilen bir kimsenin, namazda tercüme ile yetinmesi halinde, namaz sahih olmaz. Arapça okumasını bilmeyenlerin en kısa zamanda namaz kılacak kadar Kur’an öğrenmeleri, üzerlerine farzdır. Arapça okumasını bilmeyenlerin, okumasını öğreninceye kadar tercüme ile namaz kılacağına dair Ebu Hanifeden bir görüş nakledilmiş ise de, bu görüş zaruret haline aittir. Üstelik Ebu Hanifenin bu görüşünden rücu ettiğine dair İbni Hümam’dan ve önemli birçok hanefi ulemasından nakiller vardır. 
3-Bize kadar tevatür yoluyla gelmiştir. Kur’an, yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan büyük ve çok sayıda kalabalıkların, nesilden nesile nakletmesi suretiyle günümüze kadar gelmiştir. Kur’an ayetlerinin sübutunda kesinlik vardır, asla şüphe yoktur. Mütevatir olmayan bazı kıraatler, Kur’an’dan değildir. Şaz kıraatler bir tefsir niteliğinde sayılmıştır. 
4-Kur’an peygamberimize 22 sene 2 ay ve 22 gün zarfında Cebrail vasıtası ile indirilmiştir. Önceki peygamberlere indirilen Tevrat, İncil, Zebur Kitaba dahil değildir. Esasen bu kitapların tahrif edildiğini bizzat Kur’an açıklamaktadır. Kur’an-ı Kerimin ise, bir harfi bile değiştirilmeden günümüze kadar gelmiştir. Yüce Allah :”Kur’anı biz indirdik, onu muhafaza edecek de biziz. ” (Hicr:9)  buyurmaktadır. 
5- Kur’an beşerin benzerini getirmekten aciz kaldığı eşsiz bir mucizedir. Bugüne kadar, asırlardan beri hiç kimse Kur’anın benzerini ortaya koyamamıştır. Çünkü O, Allah kelamıdır. Allah, ne kadar eşsiz ve mükemmelse, kelamı da o kadar eşsiz ve mükemmeldir. Kul ne kadar aciz ve zayıfsa, eseri de o kadar eksik ve kusurludur. 
6-Mushaflarda yazılı olması ve okunması ile ibadet edilen bir kitap olması: Kur’anın Fatihadan, Nas suresine kadar, bütün sure ve ayetleri peygamberimizin talimatı ile yazılmış ve ezberlenmiştir. Hz. Ebu Bekirin zamanında Zeyd b. Sabitin başkanlığında bir heyet tarafından mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında ise, bu mushaf, teksir edilerek önemli merkezlere gönderilmiştir. 
Kur’an-ı Kerimde bazı kıraat farklılıkları vardır. Bu farklılıklar “Kıraat-i seba”veya "kıraat-i aşerenin çıkmasına sebep olmuştur. Bu farklı okuyuşlar, manaya önemli ölçüde etki etmez. 
Kur’anda bulunan her harf, her kelime Kur’andan sayılır. Sadece besmele hakkında farklı görüşler vardır . Neml suresindeki besmelenin, Kur’andan olduğunda ittifak vardır. Surelerin başındaki besmeleler hakkında ihtilaf vardır. Esasen besmeleler, iki surenin arasını tefrik için konmuştur. Bu konuda ihtilafın olması da gösteriyor ki, sure başlarındaki besmeleler, ayrı ayrı ayet değildir. Ancak besmele kesin olarak Kur’an’dan bir ayettir. Bir tespite göre, Kur’anda 6666 ayet vardır . Diyanet İşleri Başkanlığının bastırdığı Kur’an-ı Kerimde - Besmele Fatihanın birinci ayeti kabul edilmek üzere -6234 ayet vardır. diğer besmeleler bu sayıya dahil değildir.      
c-) Kur’anın icaz yönleri:
Kur’an, Hz. Peygamberin en büyük bir mucizesidir. Bilindiği gibi mucize, hissi ve manevi olmak üzere iki kısma ayrılır. Ayın ikiye bölünmesi, hastaların iyileştirilmesi, asanın yürümesi, duyulara hitap eden hissi mucizelerden sayılır. Kur’an ise kıyamete kadar devam edecek manevi bir mucizedir. Beşer onun benzerin getirmekten aciz kalmıştır. Kur’an’ın icaz yönlerinden bazıları şunlardır:
1-Kur’an belagat yönünden bir mucizedir:Kur’anın meydan okumasına rağmen, on dört asırdan beri, hiç kimse bir benzerini getirememiştir. Arap dilinde Kur’anın bir benzeri yoktur. Kur’anın akıcı kelimeleri ve üstün üslubu yanında, nazmı da son derece sağlam ve güçlüdür. Kur’anın nazmı, ne vezin ve kafiyesi olan bir şiirdir, ne de secili bir nesirdir. Kur’anın nazmı, ancak kendisine has bir şekle sahiptir. Hz. Peygamber zamanında ve sonraki devirlerde, pek çok kimse Kur’anın belagatına hayran kalmış ve müslüman olmuşlardır. 
2-Kur’an, geçmiş cağlara ait haberler vermesi açısından bir mucizedir: Kur’an, Ad, Semud, Lut, Nuh, İbrahim peygamber ile onların kavimlerine ait haberler anlatmaktadır. Kur’anın bu husustaki anlattıkları, tahrif edilmemiş semavi kitapların anlattıklarına uymaktadır. Aynı şekilde Kur’an’da Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Meryem ve Firavun’un kıssaları da anlatılmaktadır. Ümmi bir peygamberin bunları vahiy ile alması bir mucizedir. 
3-Kur’anın gelecek olaylardan haber vermesi: Kur’anın geleceğe ait haber verdiği şeyler, aynen zuhur etmiştir. Mesela, İranlıların Bizanslıları yendiği bir sırada, İranlıların üç ila dokuz yıl arasında mağlup olacağını, Kur’an önceden haber vermiş ve zaman, onu tasdik etmiştir. (Rum:1-5) . Yüce Allah Büyük Bedir savaşından önce, müminlere zafer vad etmiş, zafer gerçekleşmiştir. (Enfal:7) . Yine Allah, Kur’anda müslümanların Mescid-i Harama gireceklerini vad etmiş ve bu vad da gerçekleşmiştir. (Fetih:27) . 
4-Kur’an’ın bir takım ilmi gerçekleri haber vermesi : Kur’anda Tıp, Astronomi, Teknik vs ile ilgili orijinal meselelere yer verilmiştir . Hiç şüphesiz Kur’anın daha önce bilinmeyen ve şimdiki yeni ilmin ortaya çıkardığı ilmi hakikatleri, on dört asır önce haber vermesi, bir mucizedir. Mesela Yüce Allah ”Biz aşılayıcı rüzgarlar gönderdik. " (Hicr:22)  ayetiyle rüzgarların, bitkilerdeki dişi tohumları, erkek tohumlara aşıladığı hakikatini on dört asır önce insanlara bildirmiştir. Bitkilerin tozlaşma ile üreme hakikati ise, şimdiki ilmin keşiflerindendir. Yine yer gök ve bütün canlıların yaratılışı hakkında Kur’anda şöyle buyuruluyor:"Küfredenler, gökler ve yerler yapışıkken onları ayırdığımızı ve canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mi? Hala inanmıyorlar mı?" (Enbiya:30) . İnsanın yaratılışını da Kur’an şöyle anlatır:"Andolsun ki, insanı süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi donmuş bir kana çevirdik . sonra o kanı bir parça et yaptık ve bu etten kemikleri yarattık, bu kemikleri de etle örttük. Daha sonra onu, bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne büyüktür. Bütün bunlardan sonra sizler öleceksiniz. Sonra da kıyamet günü yeniden diriltileceksiniz. " (Müminun: 12-16) . 
Kur’anda bunlara benzer pek çok kevni (yaratılışa ilgili)  ayetler vardır. Kitap okumasını bilmeyen ve yanında hiç bir ilmi eser bulunmayan Hz. Muhammedin, bunları insanlardan öğrenmesi mümkün değildir. Mekke şehrinin dışına sadece amcası ile iki defa çıkmış ve hemen geri dönmüş olan bir insanın, bunları dışarıdan öğrendiğini kim söyleyebilir. Üstelik bu bilgiler, o devirde bilinmiyordu. İşte bütün bunlar gösteriyor ki, Kur’an eşsiz bir mucizedir. 
5-Kur’an getirdiği hükümler itibariyle bir mucizedir: Kur’an insanların doğru yaşaması için itikadi, hukuki, iktisadi, ahlaki, ictimai, siyasi bir takım hükümler getirmiştir ki, bu hükümler on dört asır geçmesine rağmen, eskimez yeni olarak karşımızda durmaktadır. Halbuki beşeri hükümler ve kanunlar, kısa zamanda eskimekte ve insanların ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelmektedir. 
Kur’anın getirdiği hükümler, kıyamete kadar insanların tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir. İşte Kur’an, bu yönüyle eşsiz bir mucizedir. 
d) Kur’anın huccet oluşu:
Müslümanlar arasında, Kur’an’ın teşri için, birinci kaynak ve bütün beşeriyet hakkında şer’i bir delil olduğunda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Kur’anın huccet oluşunun delili, Onun Allah katından oluşudur. Kur’anın Allah katından oluşunun delili ise, eşsiz bir mucize oluşudur. Bu konuda:"Allah’ın Kitab’ına toptan sarılınız" (Al-i İmran:103) , "Bu Kur’an insanları en doğruya götürür" (İsra:9) , ayetleri ile "Allah’ın sözünün diğer sözlere üstünlüğü, Allah’ın yarattıklarına üstünlüğü gibidir" (Tirmizi) , "Helal Allah’ın Kitab’ında helal kıldığı, haram ise Allah’ın Kitab’ında haram kıldığıdır. " (Tirmizi) , "Size kendisine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız bir şey bırakıyorum:Allahın kitabı" (Ahmed b. Hanbel) , hadisleri örnek olarak gösterilebilir. 
e) Kur’anın hükümleri beyanı (açıklaması) :
Kur’an-ı Kerim hükümleri, bazen açıkça ve tam olarak, bazen teşriin genel prensip ve esaslarına yer vererek, bazen de işaret ederek açıklamıştır:
1-Tafsili olarak açıklanan hükümler: 
 Kur’an bazı hükümleri tam olarak ve ayrıntılı bir biçimde açıklamıştır. Bu tür hükümlerin sayısı azdır. Mesela miras ayetlerindeki hisse miktarları, bazı cezaların miktarları, evlenme-boşanma ile ilgili bir çok hükümler tam olarak açıklanmıştır. Sünnet bunların tatbikini açıklar. 
2-İcmali olarak açıklanan hükümler: 
Bu şeklin içinde de üç farklı açıklama vardır. 
2 /1-Mücmel olarak açıklanan hükümler: Kur’an, bazı hükümleri kısa ve öz olarak açıklar, ayrıntılı açıklamayı Sünnete bırakır. Kur’anın genel olarak açıklama prensibi böyledir. Mesela, Kur’anda namaz, oruç, zekat emredilmiş, fakat bu konularda geniş bilgi verilmemiş, bunların geniş açıklaması, Sünnete bırakılmıştır. 
2/2- Genel prensip halinde açıklanan hükümler: Kur’an-ı Kerim, genellikle hükümleri, teşriin genel kaide ve esaslarına yer vererek kısa ve özlü bir biçimde açıklamıştır. Teşrie esas olan kaide ve esaslar arasında misal olarak şunları zikredebiliriz:
-Şura: "Onların işleri aralarında şura iledir" (Şura:38) , "İş hakkında onlarla istişare et" (Al-i İmran :159) 
  -Adalet:"Şüphesiz ki Allah adaleti emreder" (Nahl:90) , 
-Şahsi mesuliyet:"Hiç bir kimse başkasının günahını yüklenmez" (Enam:64) , 
-Ahde vefa:"Akitleri yerine getiriniz" (Maide:1) , 
2/3-İşaret ve delaletle açıklanan hükümler: 
Kur’an’da bazı hükümler kesin çizgilerle açıklanmamış, fakat onlara işarette bulunulmuştur. Mesela Kur’an zina eden cariyelerin cezası ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:"Onlar evlendikten sonra bir fuhuşta bulunurlarsa, onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. " (Nisa:25) İşte bu ayette kölelerin cezalarının, hür erkeklere verilen cezanın yarısı kadar olduğuna bir işaret bulunmaktadır. Aynı şekilde "Yetimleri büluğ çağına kadar deneyiniz" (Nisa:6)  ayeti, küçüklerin mallarının velayet altında bulundurulması gerektiğine delalet etmektedir. 
f)  Kur’anın hükümlere delaleti : 
Kur’an ayetleri, sübut itibariyle kat’idir. Ancak onun ihtiva ettiği hükümleri açıklaması, aydınlatması ise bazen kati, bazen de zannidir. Kur’anın bir ayeti, tek bir manaya geliyorsa, Kur’anın o konuda hüküm ifade etmesi, yani ayetin o hükme delaleti katidir. Ayet birden fazla mana ifade ediyorsa veya çeşitli şekillerde tefsir ve tevil edilebiliyorsa, o ayetin hükme delaleti zannidir. Mesela miras ayetlerinde geçen nısf (yarı) , sülüsan (üçte iki)  gibi lafızların hepsinin hükme delaleti katidir. Ancak Kevser suresinde "Namaz kıl”ayeti, bayram namazına zanni alarak delalet etmektedir. Bu sebeple Hanefiler, bu namazı -bu konudaki diğer delilleri de göz önüne alarak-vacip kabul etmişlerdir. Aynı şekilde Hanefiler, Ala suresinde bulunan 15. Ayetin de, Ramazan bayram namazına zanni olarak delalet ettiğini kabul etmişlerdir. Bu konuda bir misal daha verelim: "Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç kur’ beklerler" (Bakara:228)  ayetindeki “Kur’ ” lafzı hem hayz hem de temizlik manalarına gelmektedir. Hanefiler hayız, Şafiiler ise temizlik manasını tercih etmişlerdir. 
g)  Kur’anın içine aldığı hükümler : 
Kur’an-ı Kerim, insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek hükümleri içerisine almaktadır. Bu hükümleri Üç ana başlıkta toplayabiliriz. 
1-İtikadi hükümler: İmanın şartları, cennet, cehennem, hak, batıl, hüsün kubuh, küfür, şirk, nifak gibi konuları içerisine alır. Bunlar kelam ilminin konusudur. 
2-Ahlaki hükümler: Vazife, sorumluluk, ihsan, ihlas, zühd, takva gibi konuları içerisine alır. Bunlar Ahlak ilminin konusudur. 
3- Ameli –Fıkhi hükümler: Bunlar Fıkıh ilminin konusudur. Ameli hükümleri önce ikiye ayırabiliriz. 
a) İbadetler: Bu hükümlerin gayesi, ferdin Rabbi ile olan münasebetlerini düzenlemektir. Kur’anda namaz, oruç, hac, zekatla ilgili hükümler vardır. Bu hükümleri Sünnet açıklamış ve uygulamasını göstermiştir. Peygamberimiz "Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öyle kılınız" (Buhari) , "Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden öğreniniz" (Ahmed b. Hanbel) diyerek, namazın kılınışını, haccın yapılışını öğretmiştir. Kur’anda, zıhar, yemin ve katl keffaretleriyle ilgili hükümlere de, yer verilmiştir. (Maide:89, 92, Mücadele:1-4) 
b) Muamelat : Bunlar ibadetlerin dışında kalan ameli -Fıkhi hükümlerdir. Bugünkü hukuki tabirle Hususi Hukuk, Umumi Hukuk çerçevesine giren hükümleri ihtiva etmektedir. Bu hükümlerin gayesi, ferdin ferd ile, ferdin cemiyet ile, yahut cemiyetin cemiyetle olan münasebetlerini düzenlemektir . Bu hükümleri şöylece sıralayabiliriz:
1-Ahval’üş-Şahsiye ve Aile hukuku : 
Şahıs, aile, evlenme, boşanma, vasıyyet, nafaka ve aile fertlerinin karşılıklı hak ve vazifelerinden bahseder. Bu konularla ilgili 70 ayet vardır. 
2- Medeni (Borçlar, Eşya)  Hukuku :
 Kur’an’da alım-satım, rehin gibi akitlere yer verilmiştir . Bu konularla ilgili 70 ayet tespit edilmiştir. 
3-İdare Hukuku ( Ahkamüs-Sultaniyye)  : 
Kur’an, idare edenlerle, idare edilenler arasındaki münasebetleri düzenleyen bir takım hükümler koymuştur. İdarede sosyal adalet esastır. Şura ve yardımlaşma, prensip olarak kabul edilmiştir. Bu hükümlere ait takriben 10 ayet bulunmaktadır. 
  4- Ceza Hukuku (Ukûbat )  :
Kur’an, suç ve cezalarla ilgili hükümleri, suçlulara verilecek cezaları ve cezaların genel prensiplerini açıklamıştır. Bu konuda yaklaşık 30 ayet vardır. Hırsızlık, zina, soygun, isyan ve kısas hükümleri gibi. 
5- Devletler Umumi ve Hususi Hukuku (Siyer ve Cihad ) :
Bu hukuk dalı, İslam devletlerinin, harb ve sulh zamanlarında, diğer devletlerle olan münasebetlerini, müslim ve zımmi vatandaşların haklarını, müstemenlerin durumunu düzenler. Bu konuda takriben 25 ayet bulunmaktadır. 
6-Usul Hukuku :
Kur’anda muhakeme usulünü ilgilendiren hükümler yer almaktadır. Kaza, şahidlik ve yemin meselelerini açıklar. Bu konuda yaklaşık 13 ayet bulunmaktadır. 
7-Miras Hukuku :
Kur’anda, özellikle nisa suresinde miras hükümleri ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır. 

8-Maliye Hukuku :
Kur’anda Devletin gelir kaynaklarını ve harcama yerlerini gösteren 10 kadar ayet bulunmaktadır. Zekat, öşür, cizye, harac ve ganimet gelirleri ve bunların harcama yerleri bu bölümde açıklanmaktadır. 

2-SÜNNET 

A) Tarifi :
Sünnet, lügatte adet, yol, siret gibi manalara gelir. Istılahda ise, Peygamber’in (s.a. v. ) söz, fiil ve takrir (tasvip) leridir. Bu bakımdan Sünnet: farz, vacip, Sünnet, sıhhat, fesad, butlan gibi hükümlerin delillerinden bir delil, teşri kaynaklarından bir kaynaktır. Sünnet ile Hadis eş anlamlı olarak kullanılabilir. Bazen sadece peygamberimizin sözleri için "hadis”terimi kullanılır, bazen de Sünnetin yazı ile tespit şekline hadis denir. 
Fıkıhçılar ise Sünneti:"Peygamberimizin farz ve vacip dışında, ibadet maksadı ile yaptığı ümmetinden de yapılmasını istediği şeri hükümlerdir şeklinde tarif ederler. Mesela ezan okumak, sabah namazından önce iki rekat namaz kılmak Sünnettir. 
B) Sünnetin Huccet oluşunun delilleri:
Bütün İslam alimleri, Sünneti, Kur’andan sonra bir teşri kaynağı olarak kabul etmişler ve bu konuda bazı ayet ve hadisleri delil olarak göstermişlerdir. Ayrıca icma ve akli delillerle de, Sünnetin bir delil olduğu açıktır. Şimdi bu delilleri kısaca açıklayalım:
a ) Ayetler:
1- Hz. Peygamber insanlara örnek olarak gösterildiği için, diğer insanlardan farklı olarak ilahi kontrol altında bulunduruluyordu. Ve böylece hatalardan korunuyordu. Kur’anda:"O, kendi arzusu ile söylemez. Onun (söylediği) , kendisine vahy olunandan başka bir şey değildir." (Necm:3-4)  buyuruluyor ki, Hz. Peygamberin konuştuklarının vahye dayandığını göstermektedir. Peygamberimize indirilen Kur’ana vahy-i metluv, Sünnet’ine ise vahy-i gayri metluv denir. Yani Peygamber Efendimiz din adına ne söylemişse, vahiy mahsulüdür. Sünnetin sadece lafzı peygambere aittir. Manası ise Allaha aittir. Kur’ana uymak nasıl farz ise Sünnet’e uymak da öyle farzdır. 
2- Kur’an, ayetleri açıklama görevini Peygamber Efendimize vermiştir. "Biz sana da Kur’anı indirdik. Ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın" (Nahl:44)  ayeti, bunu teyid etmektedir. Buna göre Sünnet, Kur’anın bir tamamlayıcısı ve hükümlerin bir kaynağıdır. 
3- Kur’anda pek çok ayet, Sünnete uymanın, peygambere itaat etmenin farz olduğuna delalet etmektedir. Kur’anın bu delaleti, çeşitli üslup ve ifade tarzları ile olmuştur. Mesela, Kur’anda, ”Peygambere itaat eden, Allaha itaat etmiş olur. " (Nisa:80) , "Ey iman edenler, Allaha itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan Ulul-emre itaat edin" (Nisa:59) , "Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman, iman eden kadın ve erkeklere artık işlerinde muhayyerlik yoktur. " (Ahzap:36) , "Aralarındaki ihtilafa seni hakem tayin etmedikçe, iman etmiş sayılmazlar. " (Nisa:65) , "Peygamber size ne verirse onu alın, neyden yasaklarsa ondan vazgeçin. " (Haşr:7)  buyurulmaktadır. İşte bu ayetler gösteriyor ki, Peygamber (s. a. v. ) İn emirlerine uymak bir vecibedir. 
4-Sünnet, Peygamberimizin Rabbinden aldığı risaleti tebliğden ibarettir. Yüce Allah risaleti tebliğ hususunda şöyle buyurmaktadır:"Ey Peygamber Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, Onun emirlerini tebliğ etmemiş olursun . " (Maide:67) . Sünnet de Peygamberimizin tebliğine dahil olduğuna göre, ona uymak, Allaha uymak demektir. 
5-Kur’anın nasları, peygambere iman edilmesini açıkça belirtmektedir. Mesela bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Allaha ve okuyup yazması olmayan Ümmi Peygambere iman edin. O Peygamber de, Allaha ve Onun sözlerine iman etmiştir. Ve Ona uyun ki, hidayete eresiniz. " (A’raf:158) . Bu ayet, Peygambere imanı ve bunun neticesi olarak da, Ona uymayı emretmektedir. 
İşte Sünnetin huccet oluşu böylece Kur’an ayetleriyle sabit olmuştur. Buna göre Sünnet, bir bakıma Kur’andan doğmuş, Peygamber de hadisleriyle Kur’anı tefsir etmiştir. 
b) Hadisler:
Sünnetin bir teşri kaynağı olduğunu gösteren hadisler vardır :
1- "Bana Kur’an ve onunla beraber onun gibisi (Sünnet)  verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, "Size bu Kur’an yeter, onda neyi helal bulursanız, onu helal kabul ediniz, onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz”diyecek. Şunu biliniz ki, Allah Rasulünün haram kıldığı da, Allahın haram kıldığı gibidir. (Mişkat, Ebu Davut) 
2- Nebi (s. a. v. ) , Muaz b. Cebele “Sana bir dava getirildiğinde ne ile hükmedeceksin ya Muaz”diye sordu. Muaz b. Cebel “Allahın kitabı ile hükmederim “diye cevap verdi. Peygamber “onda bulamazsan ne ile hükmedeceksin” diye sordu. Muaz "Peygamberin Sünneti ile hükmederim” cevabını verdi. Konuşma sonunda Hz. Peygamber, Muazın bu şekilde cevap vermesine çok sevindi ve Allaha hamdü senada bulundu (Ebu Davut) . 
3-"Size kendilerine sarıldığınızda, hiç sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum:Allahın kitabı ve Peygamberin Sünneti. " (Muvatta) .  
Bu hadisler, Sünnetin bir teşri kaynağı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 
c) Sahabe uygulaması ve icma:
Sahabe her konuda Peygamberin Sünnetine tabi olmuş, fetva ve hüküm verirken, Kur’an’dan sonra Sünnet’e müracaat etmişlerdir. Hz. Ebu Bekir, peygamberimizin vefatından sonra kendisine getirilen meselelerin hükmünü bulmak için, önce Kur’ana, bulamazsa Sünnete başvurmuştur. Kendisinden sonra gelenler de, ona tabi olmuşlardır. Hz. Ömer, Vali ve Kadılara gönderdiği genelgelerde, Kur’an ve Sünnete göre uygulamada bulunmalarını emretmiştir. 
İslam’ın ilk devrinden itibaren, Zamanımıza kadar bütün İslam alimleri Kur’an’dan sonra Sünneti, bir teşri kaynağı olarak kabul etmişler ve bu konuda icma vaki olmuştur. 
d)  Akli delil: 
Yukarıda görüldüğü gibi, Kur’an ve Sünnet, Peygambere imanı, itaati ve onu örnek almayı emretmektedir. Peygambere iman edipte onun Sünnetini reddetmek akla aykırıdır. Ona iman etmek, tabi olmayı ve onun Sünnet’ini esas almayı gerektirir. Aksini düşünmek akla aykırıdır. 
C- Sünnetin teşrideki yeri : 
İslam hukukunda Sünnet ikinci kaynaktır. Ve teşride Kur’andan sonra gelmektedir. Sünnetin teşrideki yerini şöyle özetleyebiliriz:
  1-Sünnet Kur’anın müphem ve mücmellerini açıklar, umumi hükümlerini tahsis eder, mutlakını mukayyed yapar. Fakihlerin çoğunluğuna göre nasih ve mensuhu bildirir. Mesela Sünnet, namazın kılınışını, haccın yapılışını, zekata tabi olan malları ve zekat miktarlarını açıklamıştır. 
  Aynı şekilde Allah, alış-verişi helal ve faizi haram kılmıştır. Sünnet ise alış-verişin doğru ve yanlış olanını, haram olan faizin türlerini açıklamıştır. 
  Kur’anın âmm hükmünü tahsis eden Sünne’te misal olarak şu hadis gösterilebilir:"Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızı üzerine nikahlanamaz. Bunu yaparsanız, akrabalık bağlarını koparmış olursunuz. " (Buhari)  Bu hadis, şu ayetin genel hükmünü tahsis etmiş olmaktadır: “Bunların (yukarıda sayılanların)  dışındakiler size helal kılındı. " (Nisa:24)  Çünkü söz konusu ayette, bu hadiste geçenlerle ilgili bir yasak yoktur. 
 Kur’anın mutlakını takyid eden Sünnete misal ise, “Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin. " (Maide:38)  mealindeki ayette sağ mı, yoksa sol elin mi kesileceği belirtilmemiştir. İşte Sünnet, mutlak tarzda yer alan bu hükmü, sağ elin bileğinden kesilmesi şeklinde takyid etmiştir.
  Sünnetin Kur’andaki bazı hükümleri neshettiğine misal ise şudur: Bakara suresi 180. ayette, ana babaya vasıyyet emredilmiştir. Bu ayetin hükmü:"Varise vasıyyet yoktur" (Buhari) , hadisi ile neshedilmiştir. 
2-Sünnet Kur’an’da olmayan bir kısım hükümleri açıklar. Mesela, süt kardeşliği, erkeklerin ipek elbise giymesinin haram veya mekruh olduğu, vitir namazı, ramazan orucunu bozana keffaret lazım gelmesi gibi. 
3-Sünnet Kur’anda asılları sabit olan konuların hükümlerini tamamlayıcı mahiyette açıklamalarda bulunur. Mesela, Kur’an lianı açıklamış, Sünnet de, liandan sonra karı-kocanın birbirinden bain talakla ayrılacağını bildirmiştir.  
4-Sünnet Kur’andaki hükümlere uygun hükümler de getirir. Bu durumda Sünnetin hükmü, Kur’anın hükmünü teyid edici nitelikte kabul edilir ve aynı hüküm için, iki delil bulunmuş olur. Birincisi hükmü tesbit eden esas delil ki, bu Kur’an nassıdır, ikincisi ise teyid edici delildir, bu da Sünnet nassıdır. 
Mesela, Hz. Peygamberin “Bir müslümanın malı (başkasına )  onun rızası olmaksızın helal değildir. " (Müslim) , anlamındaki hadisi, Kur’anın "Ey iman edenler mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Karşılıklı rıza ile yeyin" (Nisa:29) , mealindeki ayetin getirdiği hükmün aynısını ifade etmektedir. 
Hz. Peygamberin “Allah zalime mühlet verir, sonunda onu bir cezalandırdı mı artık iflah olmaz. " anlamındaki sözü ile, Allah Tealanın “İşte Rabbin, zulmeden beldeleri (n ahalisini) yakaladığı zaman, böyle yakalar. Çünkü onun yakalaması çok acı ve çetindir. " (Hud:102) , mealindeki ayeti arasında böyle bir teyid ilişkisi vardır. 
D-Sünnetin mahiyeti itibariyle taksimi:
Sünnet mahiyeti itibariyle üç kısma ayrılmaktadır:
a) Kavli Sünnet:
Bunlar Hz Peygamberin çeşitli münasebet ve maksatlarla söylediği sözlerdir. Kavli Sünnet çoktur. Mesela, ”Zarar vermek ve zarara, zararla karşılık vermek yoktur. ", "Ramazan ayının hilalini görünce oruç tutunuz, Şevval ayının hilalini görünce iftar ediniz. ", ”Bir kimse uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse, hatırlayınca kılsın. " (Buhari) , hadisleri kavli Sünnettir.
Rasulüllah’ın sözleri, sadece hükümleri açıklamak ve hükümlerin teşrii maksadına matufsa, bir teşri kaynağı olur, fakat bu özellikleri taşımayan yani teşri ile ilgisi bulunmayan ve vahye dayanmayan, dünyevi ihtisas ve tecrübeye dayanan sözleri ise, teşri kaynağı mahiyetinde değildir. 
  Bu konu ile ilgili olarak şu olay anlatılır: Medine’de Peygamber (s.a.v)  bazı insanların hurma ağaçlarına aşı yaptıklarını görür, aşı yapmamalarını tavsiye eder. Onlar da Peygamberimizin bu tavsiyelerine uyarak hurma ağaçlarını aşılamaktan vaz geçerler. Ancak, hurma ağaçları aşılanmadıkları için meyve vermez. Ağaçların sahipleri Peygamberimize gelerek “Ya Rasulullah, sizin sözünüz üzere hurma ağaçlarını aşılamadık. Ancak hurma ağaçlarının hurması olmadı. ” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Hurma ağaçlarınızı aşılayınız. Sizler, dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz. ”buyurdu. 
  Hiç şüphesiz bu olayın hükmünün genelleştirilmesi mümkün değildir. Yani dünyevi tecrübe ve ihtisası gerektiren bu olaydan, Kur’an ve Sünnet’in dünyayı ilgilendiren hususlar da hukuki düzenlemeler yapamayacağı anlamı çıkarılamaz. Nitekim İslam, dünyayı ilgilendiren pek çok konuda hukuki düzenlemelerde bulunmuştur.
  b) Fiili Sünnet :
Bunlar Peygamberimizin yaptıkları işlerdir. Fiili Sünnete misal olarak, Peygamberimizin namaz kılışını, hac edişini ve benzeri davranışlarını söyleyebiliriz . Nitekim Peygamber Efendimiz de :"Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öyle kılınız. " (Buhari) , "Hac ile ilgili ibadetinizi benden öğreniniz. " ( Ahmed b. Hanbel)  buyurmuştur. 
Peygamber (s. a. v. ) in fiillerinden bazıları teşri kaynağı olduğu halde, diğerleri değildir. Bu bakımdan İslam uleması, Hz. Peygamberin fiillerini üç kısma ayırmışlardır:
1-Hem Peygamberin hem de Ümmetin uyması gereken fiiller:
Peygamberimiz İslamı açıklamak için bir amelde bulunmuşsa, ümmetin ona ittibası gerekir. Mesela, namaz kılışı, oruç tutuşu, hac edişi, borç alıp verişi böyledir. Peygamberimizin yaptığı bir fiil, kendisi hakkında farz ise, ümmeti için de farzdır. Vacip ise vacip, mübahsa mübahtır. Bu hükmün istisnaları da vardır. 
2-Peygamberimizin kendine mahsus fiilleri :
Bu fiillere (Hasais’ün-Nübüvve)  denir. Mesela, Peygamberimize gece ve kuşluk namazlarını (teheccüt)  kılmak bir farzdı. Halbuki bu ibadetler, ümmete farz değildir. Keza peygamberimize dört kadından fazlası ile evli bulunmak caiz olduğu halde, ümmete caiz değildir. Savm-ı visal (iftarsız peşpeşe oruç tutmak)  de, peygamberimize caiz olduğu halde ümmete caiz değildir. Bunlar, Peygamber Efendimize mahsus fiillerdir. 
3-Peygamberimizin beşeri yönü ile ilgili fiilleri:
Peygamberimiz bir insan olarak yemiş, içmiş, oturmuş, kalkmış, giyinmiş, gezmiştir. Bunların, mükelleflere mübah oluşları dışında hiçbir teşrii vasfı yoktur. Bununla beraber, sahabe bu davranışlara da uymaya özen göstermiştir. 
Keza ordunun tanzimi, savaş ile ilgili yapılması gereken şeyler, sırf dünyevi tecrübe ve ihtisası gerektiren ticaret işleri ve benzeri hususlarla ilgili, beşeri tecrübesine göre yaptığı fiilleri de, teşri kaynağı vasfını haiz değildir. Ancak bu konularda kendisinin yaptığı fiillerin vahye dayandığını söylemesi durumunda, bu tür fiillerin teşri kaynağı olmasında hiç bir şüphe yoktur.  
c) Takriri Sünnet:
Takriri Sünnet, Hz. Peygamberin, huzurunda söylenen bir sözü veya yapılan bir fiili, bir hareketi veyahut gıyabında söylenen ve yapılan söz ve hareketleri işittikten sonra, onları reddetmeksizin sükut etmesidir. Bu sükut, söylenen sözlerin, yapılan işlerin mübah ve caiz olduğunu gösterir. Çünkü Hz. Peygamberin, batıl ve İslamın kabul etmediği şey hakkında sessiz kalması düşünülemez. Bu tür Sünnete peygamberimizin, su bulamadığı için teyemmümle namaz kılıp, namazını eda ettikten sonra, su bulunduğu halde namazını iade etmeyen kimsenin, bu hareketine ses çıkarmaması misal olarak verilebilir. Peygamberimizin bu hareketler karşısında sükut etmesi, onları tasvip ettiği anlamına gelir. 
Şu hadis Sünnetin üç kısmına da misal olabilir: İbn Ömer, demiştir ki, "Nebi (s. a. v. ) , altından bir yüzük edinmişti, insanlar da altından yüzükler edindiler. Nebi (s. a. v. ) :”Ben altından bir yüzük edinmiştim, onu artık ebediyyen kullanmayacağım. " buyurdular ve yüzüğü parmağından çıkardılar. İnsanlar da aynı şekilde yüzüklerini parmaklarından çıkardılar. " (Buhari) . Görüldüğü gibi bu Sünnet, fiili, kavli ve takriri Sünnetleri içine almaktadır. Peygamberin, insanların yüzüklerini çıkarmalarına karşılık ses çıkarmaması, takriri Sünnet olarak kabul edilebilir. 

E- Ravide aranan şartlar:
Muhaddisler, bir ravinin rivayet ettiği hadisi kabul etmek için şu dört şartın bulunmasını şart koşmuşlardır:
1-İslam: Müslüman olmayan kişilerin dini konulardaki rivayetleri kabul edilmez. 
2-Akıl : Akıldan maksat, olgun akıldır. Yani büluğ çağına gelen şahsın aklıdır. Bu sebeple çocuk, deli ve bunakların ve bunlara benzer şahısların rivayetleri kabul edilmez. 
3-Adalet : Kişinin akıl ve dinini, arzu ve isteklerine üstün tutmasıdır. Bir takım alametler, kişide adalet vasfının bulunduğunu göstermektedir. Bunlar ana hatları ile; büyük günahlardan kaçınma, küçük günahlarda ısrar etmeme ve üstün karaktere ve şahsiyete sahip olmadır. Bu vasıfları, şahsında toplayan kişiye adil denir ki, ancak adil olan bir kişinin rivayeti kabul edilir. Adilin zıddı olan fasıkın rivayeti ise kabul edilmez. 
4-Zabt : Bir kişide şu dört vasfın bulunması ile zabt vafı teşekkül etmiş olur. Bunlar şunlardır:
a) Rivayet edilen sözün manasını tam olarak anlamak, 
b) Rivayeti tam olarak dinlemek ve onun hiç bir yönünü kaçırmamak, 
c) Rivayet edilen kelamın lafzını ezberlemek, 
d) Hadisi rivayet edinceye kadar, hafızasında ezbere tutabilmek. 
Bütün mezhepler, bu vasıfları şahıslarında toplayan ravilerin rivayetlerini kabul edip onu, huccet olarak kullanmaktadırlar. Ancak bazı mezhepler, bir ravinin rivayetini kabul etmek için, başka şartlar da aramışlardır. 
F- Sünnetin senet itibariyle taksimi:
Bir hadis, sened ve metin olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir. Sened, raviler zinciri demektir. Usul alimleri, seneddeki ittisal ve inkıta itibariyle de, hadisleri iki kısma ayırmışlardır. 
a) Müsned (Muttasıl)  hadisler:
En son raviden, Peygamber (s. a. v. ) e kadar, bütün raviler zikredilmiş ve arada hiçbir ravi atlanmamışsa, bu hadise müsned (muttasıl)  hadis denir. Müsned hadisler, Hanefilerce ravilerin adetleri itibariyle mütevatir, meşhur ve ahad kısımlarına ayrılır. 
1- Mütevatir hadisler:
Mütevatir hadis, yalan üzere ittifakları mümkün olmayan bir cemaatin, rivayet ettiği hadislerdir. Bu tevatürün Hz. Peygamberden itibaren ilk üç asırda olması gerekir. Daha sonraki devirlerde tevatürün gerçekleşmesi dikkate alınmaz. Çünkü bu üç asırda hadisin tedvini tamamlanmıştır. 
Mütevatir hadisler de iki kısma ayrılır: Lafzan mütevatir, manen mütevatir. 
Lafzan mütevatir: Bütün ravilerin rivayetlerinin gerek lafız, gerek manada bir olmasıdır. Bu tür hadis azdır. Mesela, "Kim bilerek bana yalan söz isnad ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın" (Buhari)  hadisi böyledir. 
Manen mütevatir olan hadisler ise, lafızlarda farklılık olmakla birlikte, manada bütün ravilerin birleştiği hadislerdir. Bu nevi hadisler çoktur. Mesela, namazların vakitleri, rekatları, abdestin nasıl alınacağı gibi . 
Mütevatir Sünnetin, Hz. Peygambere isnadı kesin olduğu için, onunla amel etmek farzdır ve inkarı küfrü gerektirir. Mütevatir Sünnetin lafzı, yoruma ihtimali olmadıkça, bu nevi Sünnetin delalet ettiği hükümlerde, ihtilafa yer yoktur. 
2-Meşhur hadisler :
Meşhur hadis Hz. Peygamberden bir veya iki ravi rivayet ettiği halde, sonradan Müslümanlar arasında şöhret bulup hicri II. ve III. asırda tevatür derecesine ulaşan hadislerdir. Mestler üzerine meshin cevazı hakkındaki hadis, bu kabildendir. Aynı şekilde kadının, halasının veya teyzesinin üzerine nikahlanmasının haramlığı hakkındaki hadis de, meşhur hadise misal olarak verilebilir. 
Meşhur hadisler, kesine yakın bir bilgi ifade ederler. Müslümanlar arasında meşhur olması cihetiyle kalbi tatmin edecek bir kuvvete ulaşmışlardır. Artık bu hadisleri inkar eden, yani bunun hadis olduğuna kanaat getirmeyen kimse, itimatsızlık göstermesi sebebiyle Müslümanlar arasında fasık sayılır. Meşhur hadislerle; Kur’anda mevcut olmayan hükümler sabit olur. 
3-Ahad hadisler :
Hz. Peygamberden itibaren, ilk üç asırda, bir ravinin bir raviden veya bir cemaatten veya bir cemaatin bir raviden rivayet ettikleri hadislerdir. Sünnetin büyük bir kısmı ahad hadislerle sabit olmuştur. 
Ahad hadis, zanni bilgi ifade eder, yani kesin bilgi ifade etmez. Çünkü bu hadislerin Hz. Peygambere isnadında şüphe vardır. Böyle hadislerin ravilerinde bir takım şartlar aranır. Ravilerde bu şartlar bulunursa, rivayet ettikleri hadisin kabulü gerekir. Ancak bu hadisler ile, sadece ibadet ve muamelat ile ilgili konularda amel edilebilir. Bu hadisleri inkar eden kafir sayılmaz, fakat bidat ehlinden sayılır. 
Haber-i vahidin kabulü için imamlar bir takım şartlar ileri sürmüşlerdir. Biz Hanefilerin ileri sürdüğü şartları zikredelim:
a)  Haber-i vahit, Kur’an ve meşhur Sünnete aykırı olmamalıdır . Mesela, Fatıma bt. Kaysın kendisine nafaka ve ev takdir edilmemiş olduğuna dair rivayet ettiği hadis, ondan daha kuvvetli olan "Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin, bir bölümünde oturtun…" (Talak:6)  ayetine sarahaten aykırı bulunmuştur. Aynı şekilde İbn Abbas’ın rivayet ettiği bir hadise göre, Hz Peygamber (s. a. v. ) , bir hadisede sadece bir şahidi dinlemiş, bir de davacıya yemin ettirerek hüküm vermiştir. (Darekutni) . Bu hadis ise ondan da kuvvetli ve meşhur olan "Beyyine getirmek davacıya, yemin ise davalıya düşer" (Tilmizi)  hadisine sarahaten aykırı bulunmaktadır. 
b) Haber-i vahid çok tekrarlanan bir hususla ilgili olmamalıdır. Ebu Hüreyre, Peygamberin namazlarda besmeleyi cehren okuduğunu rivayet etmiştir. Halbuki bu hadisi, diğer sahabiler nakletmemişlerdir. Şayet peygamber, besmeleyi namazlarda cehren okumuş olsaydı bu durum diğer sahabeye gizli kalmazdı, onlar da rivayet ederlerdi. 
c) Haber-i vahidi rivayet eden ilk ravinin, fakih olması gerekir:
Bir hadisi Hz. Peygamberden rivayet eden ravi, hakkı ile fakih, ictihada kadir ve hadis rivayeti ile maruf ise, rivayet ettiği hadis, kıyasa muhalif olsa bile kabul olunur. Dört halife, İbn Abbas, İbn Ömer, İbn Mesud, Abdullah b. Amr, Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel ve Hz. Aişe (r. anh. )  Bu kabil ravilerdendir. 
d) Haber-i vahidin ravisi, rivayetle maruf olduğu halde, hakkı ile müctehid değilse, rivayet ettiği hadis, kıyasa uygun ise onunla amel edilir. Uygun değilse amel edilmez. Ebu Hureyre, Enes b. Malik bu kabil ravilerdendir. 
e) Fakih olmayan ve hadis rivayetiyle de meşhur olmayan, sadece bir kaç hadis rivayet ettiği bilinen bir ravinin rivayet ettiği hadis, selef arasında zahir bulunursa bakılır:Şayet selef bunu kabul etmişse veya bazıları kabul etmiş, bazıları kabul etmemişse, yada kıyasa uygun bulunmuş ise kabul edilir. 
f) Ravinin, rivayet ettiği hadise aykırı amelde bulunmaması gerekir . Mesela, Ebu Hureyrenin rivayet ettiği “Birinizin kabına köpek batarsa, o birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın " (Buhari)  hadisini Ebu Hanife kabul etmemiştir. Çünkü Ebu Hureyre, bu hadisle kendisi de amel etmemiştir. Ebu Hureyre, böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinmiştir. İşte bu durum o hadisi rivayet yönünden zaafa uğratmakta, hatta onun Ebu Hureyreye nispetini dahi şüpheli bir hale sokmaktadır. 
b) Mürsel (Münkatı)  hadisler:
Ravilerden biri veya bir kaçı zikredilmeden rivayet edilen hadislere, mürsel hadis denir. 
Mürsel hadisler, sahabe mürseli, tabiin ve etbeut-tabiinin mürseli ve daha sonrakilerin mürseli olmak üzere üçe ayrılır. 
Sahabe mürseli ile amel etmek, bil-icma vaciptir . Çünkü sahabenin hepsi adildir. 
Tabiin ve etbeut-tabiin mürselleri, Hanefi mezhebince huccettir. Maliki ve Hanbelilerin görüşü de böyledir. Daha sonraki dönemdeki ravilerin mürselleri konusunda ihtilaf vardır. 
G- Sünnetin hükümlere delaleti :
Sünnetin bir kısmının sübutu kati, bir kısmının sübutu ise zannidir. Sünnetin manaya delaleti yönünden de, kati ve zanni olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan hadisler sübut ve delalet yönünden dört kısma ayrılmaktadır. 
1-Hem sübut, hem de delaleti kati olan hadisler:Bunlar, manaları açık olan mütevatir hadislerdir. Hanefilere göre meşhur hadisler de böyledir. 
2-Sübutu Kati olduğu halde, delaleti zanni olan hadislerdir. Bunlar tevatüren nakledildiği halde, manaları açık olmayan hadislerdir. 
3-Sübutu zanni, delaleti kati olan hadisler:Manaları çok açık olan haber-i vahidler böyledir. 
4-Hem sübutu hem de manaya delaleti zanni olan hadisler:Manaları açık olmayan haber-i vahidler böyledir. 
Bu dört kısımdan birincisi kati delildir, diğerleri biri diğerine nispeten, derece derece zanni bir delildir. 
"Beş devenin zekatı bir koyundur”hadisinin manaya delaleti katidir. Çünkü bu hadisten, beş devesi bulunan bir şahsın bir koyunu, zekat olarak vermesinin vacip olduğu hükmü çıkarılır. "Fatihasız namaz olmaz"hadisinin manaya delaleti ise zannidir. Çünkü bu hadis, çeşitli şekillerde tevil edilip anlaşılabilir:Nitekim mezheplerin bu hadisi aşağıdaki şekillerde tevil ettiklerini görmekteyiz:
a) Fatiha suresini okumadan kılınan namaz, sahih ve eda edilmiş olmaz. Bu görüş, cumhuru fukahaya aittir. 
b) Tam ve kamil namaz, ancak fatiha suresiyle olabilir. Bu görüş ise Hanefilere aittir. 

3- İCMA 

A) İcmanın tarifi :
İcma lügatte azm, kasd ve ittifak manalarına gelir. Istılahta ise : Hz. Peygamber (s.a.v.) ’in vefatından sonraki herhangi bir asırda, İslam müctehidlerinin ameli bir meselenin şeri hükmü üzerinde, ittifak etmeleridir. 
B) İcmaın Konusu :
İcma, bir kısım şer’i hükümlerde, yani dini işlerde geçerlidir; ibadetlerde ve hukuki meselelerde cereyan eder. İtikat konularında ise, icma sabit olmaz. Bunlarda nakil geçerlidir. Aynı şekilde akli konularla, dini olmayan konularda, icma tahakkuk etmez. 
C) İcma’nın Oluşmasının Şartları :
1-Aynı asırda yaşayan bütün müctehidlerin ittifak etmesi:İcma, fasık ve bidat ehli olmayan, ictihad derecesine ulaşmış ve aynı asırda yaşayan müctehidler arasında meydana gelir avamın bir mesele üzerinde ittifakları icma sayılmaz. Bazı alimlere göre müctehidlerden bir ikisinin muhalefeti, icmanın oluşmasına mani değildir. 
2-İcma üzerinden bir asrın geçmesi :İcmanın gerçekleşebilmesi için, İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Şafiiye göre, bir asrın geçmesi gerekir. Çünkü içlerinden bir kısmının, görüşlerinden dönmesi mümkündür. Demek ki bu alimlere göre, müctehidlerden bazılarının bilahare ittifaktan ayrılmaları, önceki icmaı bozar. 
Cumhuru fukahaya göre, icma sadece ehl-i beyte, sahabeye mahsus değildir. Herhangi bir   asırda, bütün İslam müctehidlerinin ittifakı ile icma sabit olur. Bu müctehidlerin ittifakları üzerinden, bir asrın geçmesi de şart değildir. Hatta icmaı vücuda getirmiş olan müctehidlerin birkaçının bilahare reyinden dönmesi de, münakid bulunan bu icmaı bozmaz. 
3-Müctehidlerin icmaı, sadece kendi görüşlerine değil, yine şer’i bir delile dayanmalıdır. 
4-Üzerinde ittifak edilen konu, şeri bir hüküm olmalıdır; İbadet ve muamelat konularında icma söz konusudur. 
5-Mücehidlerin müslüman olması gerekir. 
6-İcmaın Hz. Peygamberden sonraki bir asırda olması gerekir. Çünkü peygamberimizin zamanında icma müstekil bir delil değildi. 
D) İcmaın Dayanağı :
Müctehidlerin birmesele hakkında ittifak etmeleri, sadece kendi reylerine dayanmayıp şeri bir delile dayanır. Bu delil ya haber-i vahid ya kıyas veya kati bir delil olur. İcma ile bu deliller kuvvet bulur, artık asıl delil icma olmuş olur. 
a)  Haber-i vahidin icmaya delil oluşu:
Delil, bir haber-i vahid olursa, icma ile bu delil kuvvet bulur. Bundan sonra da esas delil, icma olur, hüküm icmaa izafe edilir. Mesela, "Yenilecek maddeleri ele geçirmeden satmayınız”hadisi, tek bir şahit tarafından intikal ettirilmiş, daha sonra icma ile, bu hadisin ifade ettiği mana kabul edilmiştir. Böylece bu hadisin hükmü üzerinde, icma vuku bulmuştur. 
b) Kıyasın icmaa mesned oluşu :
Kıyas, bazı ulemaya göre haber-i vahid gibi icmaa mesned olabilir. Mesela, buğdayda olduğu gibi, pirinçte de faiz olabileceği hususunda icma vardır. Zira üzerinde faiz cereyan eden maddeler arasında, pirinç zikredilmemiştir. Bunun için pirinç ile pirinç değiştirilirken, bir tarafın fazla almasının, buğdayda olduğu gibi, faiz olacağında icma vaki olmuştur. Böylece icmanın mesnedi, pirinci buğdaya benzetmek suretiyle kıyas olmuştur. 
c) İcmaın mesnedi kati bir delil olabilir:
  İcmaın mesnedi kati bir delil olabilir. Fakat bu durumda icma, müstekil bir delil olmaz, kati delili teyid etmiş olur. Mesela, beş vakit namazın farzıyyeti, vakitleri, kitap ve Sünnetle sabit olduğu gibi icma ile de sabit olmuştur. Zekat, oruç, hac gibi ibadetlerde böyledir. 
E) İcmaın Mümkün Oluşu Ve Fiilen Meydana Gelişi
1-İcmaın meydana gelmesi:
Fakihlerin çoğuna göre, icmaın meydana gelmesi, hem mümkün, hem de bilfiil meydan gelmiştir. Nitekim Ashabın bazı meselelerde icmaa varmış oldukları kesinlikle sabit, bizce tevatüren malumdur. Mesela, ninenin mirastan, altıda bir (südüs)  hisse alacağına dair, icma hasıl olmuştur. Yine Kur’anın bir mushaf haline getirilmesinde icma vardır. Bu icmaın mesnedi, bir ictihad çeşidi olan maslahattır. Aynı şekilde Hz. Osman, cuma namazı için, ikinci bir ezan ihdas etmiş, sahabe de buna muvafakat göstermiştir. 
2-Asrımızda icmaın imkanı:
Fakihlerin çoğuna göre icmaın mümkün olduğunu ve fiilen gerçekleşmiş bulunduğunu biraz önce ifade ettik. Bir zamanda mü