İslamiyat Kategori
Şeyh Halife Mürid


Şeyh
Halife  
Mürit
Şeyh: 

Şeyh Arapçada “ihtiyar” anlamındadır. Tarikatta ise, kendisine intisap eden müritleri, seyr-u sülük denilen belli esaslar çerçevesinde yetiştiren ve eğiten kişidir. Mürşit de denilen şeyh, daha önce bir şeyhin gözetiminde hak yola girmiş ve bu yolun hallerini, makamlarını, korkulu ve tehlikeli durumlarını yaşayarak öğrenmiş örnek bir kişidir. Bu sebeple müridi alır ve ona yararlı ve zararlı hususları göstere göstere manevi yolda yürütür. Dini hayatı sevdirir ve yaşatır. Şeyhin başarısı kullarına Allah’ı sevdirmektedir. Bu sebepten ötürü de, Allah katında sevgili ve kıymetli bir insandır.

Şeyhlik Vasıfları

İrşad için salahiyetli bir şeyhin birtakım vasıfları vardır. Başlıcalarını şöyle zikredebiliriz:
Kur’an ve Sünnetin ahkam ve adabını iyi bilmesi.
Şeriatı ihlasla ve istikamet üzere yaşaması, gönül zenginliğine sahip olması. Asıl keramet budur ve başka bir keramete de gerek yoktur. Aranmamıştır da. Çünkü Peygamberlik için mucize  şarttır ama, velilik için keramet şart değildir.
İnsanları Allah’a ibadete, zikre, şeriatı bilmeğe ve yaşamağa davet etmesi. Herkese nasihat etmesi. Bunun için yeterli bilgiye sahip olması.
Bütün yaratılmışlara şefkat, merhamet ve lütufla yaklaşması.
Mü’minlerin ayıplarını örtmesi, onlara kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi için gerekli şeyleri bildirmesi, yetiştirmesi.1

Şeyhe İtaat

Tasavvuf, amelî-tecrübî ve ihtiyarî, yani gönüllü girilen bir yol olduğu için, bu yola giren bir mürit, mutlaka bir şeyh’in terbiyesi altına girmeli, bütün kalbiyle ona bağlanmalı, seve seve her emir ve tavsiyesini dikkatle yerine getirmeli, asla itirazda bulunmamalıdır.
Şeyh hata yapmaz mı? Elbette yapabilir. Hiçbir insan masum değildir. Bu yüzden şeyh de, niyetini halis kılmakla beraber nefsini azarlamaya devam etmeli, kendisini asla hatadan münezzeh görmemelidir. Olabilir ki bir konuda dikkatini toplayamaz ve nefsinin arzusu altında yatan şeyi göremez. Onun için nefsine karşı her an uyanık bulunup tuzağa düşmemelidir.2
Bazı müridler, şeyhlerin hata yapmayacaklarını, hatta günah işlemeyeceklerini,  işleyemeyeceklerini iddia etmişlerdir. Şüphesiz ki bu boş bir iddiadır. Günah işlememek (masumiyet) peygamberlere mahsus bir sıfattır. (İsmet). Hatta onların bile hata (zelle) yapabilecekleri, ama bu hataların Allah (Azze ve Celle) tarafından düzeltileceği söylenmiştir. Bazıları ise buna “hata” değil, “terk-i evla” demişlerdir. Velilerin yanılmayacaklarını ve günah işlemeyeceklerini söylemek, onları peygamberlerle karıştırmak gibi bir yanlışa götürür. Bu iddia, aşırı sevgiden kaynaklanan bir körlük olsa gerektir.
Ama sufiler, veliler için “masum değil am mahfuz”dur demişlerdir. Yani onlar, iyi niyetle yaşadıkları ibadet ve taatlardan ötürü, kendilerinden razı olan “hafiz” Allah (Azze ve Celle) tarafından “mahfuz”, yani “korunmuş”lar, “korunma altına alınmış”lardır. Tıpkı temiz bir çevrede yaşayan, mikropsuz bir ortamda bulunan insanların, pis, rutubetli, havasız ve güneşsiz yerlerde yaşayanlara göre hastalığa yakalanmaları ihtimali daha az olduğu gibi, temiz bir çevrede, manevi bir çerçevede  yaşayan şeyhlerin de günah işlemekten, hele hele günaha ısrarla devam etmekten korunmuş olacakları, akla da, nakle de uzak bir şey değildir. 
Nitekim bazı ayetlerde Allah (Azze ve Celle), mü’min kullarını koruyacağını, şeytanın onları azdıramayacağını ifade eder.3 Biraz ileride sohbet bölümünde iyilerle iyi ortamlarda beraber olmanın faydalarını ayet ve hadislerle geniş olarak göreceğiz inşallah. 
Hatırlarsınız, “insandan nefis tamamen gider mi, yoksa bir kalıntı kalır mı konusu tartışılmıştır” diye görmüştük. Bazıları “imtihan” ve “derece kazanma”nın devam edebilmesi için nefis tamamen kaybolmaz demişlerdi. Eğer iş onların dediği gibi ise, elbette şeyhler de bazen ona uyarak günah işleyebilirler. Ancak orada inayet-i ilahî yetişir ve onlar derhal pişmanlık arzederek tevbe ederler. Malum, Allah (azze ve celle) tevbe edenleri sever.
Burada bir edep de, onlardan böyle bir hata veya günah görenlerin sûizanna kapılmamaları, onu aleme ifşa etmemeleri, hatta doğrultmaya kalkışmamalarıdır. Çünkü onlar bunun bir hata olduğunu bilirler. O seviyedeki alim insanlara emr-i bilma’rufa gerek yoktur. Bu, bütün alimler için de geçerlidir. O güzel vazife, bilmeyenlere, veya ısrar edenlere yapılır. 
Ancak şeyhin yaptığı bir yanlışa, “şeyh yaptığına göre bunda bir keramet vardır” diyerek uyulmaz. Az yukarıda “aşırı sevginin gözü kör ettiğinden” bahsetmiştik. Cahil müritlerde az da olsa zaman zaman böyle körlükler görülmüştür malesef. 
Hatta şeyh yanlışı emretse, yolun birçok büyüklerine göre “pasif direniş” göstererek itaat etmez. Ama, yaygara da koparmaz. Edebini muhafaza ile istifadesine devam eder. 
Bu konuda başka görüşler de yok değildir. Yani “şeyhinin emrettiği yanlış, senin bildiğin doğrudan senin için daha iyidir. İttiba etmen gerekir. Kendini ikna edemiyorsan, Hz. Musa (as) ile Hızır kıssasını iyi düşün.” diyenler de olmuştur.
Tasavvuf ve tarikatların temel ölçüsü Kur’an ve sünnet olduğuna göre, her halükarda şeriata uymak esastır. Hadiste geçen şu kural herkesi bağlar: “Halika isyan olan yerde, mahluka itaat yoktur.”

Şeyhlik Adabı 

Bir şeyh, daima niyetini halis kılmalı, bütün vakitlerinde sahv (kalp uyanıklığı) halinde bulunmalı ve bir anını olsun gafletle geçirmemeye fevkalade dikkat etmelidir. Derecesi ne kadar yükselirse yükselsin, zahiri amelleri asla terk etmemelidir.
Müridin malına asla göz dikmeme, eğitim amacı dışında şahsı için hizmet beklememe, aksine onlara karşı maddi ve manevi cömert olma, şeyhlik adabının önde gelenlerindendir. 
Müridin kalbinden heybetinin gitmemesi için daima vakur ve ciddi olma, heva ve hevesten, aşırı şakadan, laubalilik ve malayaniden, ciddiyetsizlikten uzak bulunma, bütün bunlara sebep olmaması için de rastgele ve uzun uzadıya onlarla oturmama, yine şeyhin dikkat etmesi gereken âdâbtandır.

Şeyh ve Müteşeyyih Farkı

 Şeyh olmadığı halde şeyh geçinen insanlar maalesef ötedenberi hep olagelmiş, şeyhlik gibi bir manevî sultanlık  her zaman istismarcıların ilgisini çekmiştir. Tasavvufa en fazla söz getirenler de bu “mustasvıflar”dır. 
Mustasvıf; olmadığı halde mutasavvıf geçinendir. Bunlar insanları hakikat yolundan alarak dalalete götüren yol kesici eşkıyalardır. Veliler, çok merhametli insanlar olmalarına rağmen, “yol kesen eşkıya” dedikleri bu tür sahtekarlara lanet etmişlerdir. 
Bunun için bu yolun büyükleri büyük bir iç tenkit oluşturmuş, yoğun bir şekilde müteşeyyih ve mustasviflere dikkat çekmişlerdir. Sırf onlar bilinsin diye gerçek mürşitlerin hal ve vasıflarını, sahtekarların yanlış tutumlarını tanıtmak için bir çok kitaplar, risaleler yazmışlardır.
Yeri gelmişken soralım: “Geçek şeyhi nasıl bilebiliriz?”

Bunun birkaç yolu vardır:
1-Silsile: Tarikat şeyhlerinin Hz. Peygamber efendimiz (sav)’e kadar uzanan üstadlar zinciridir. Her şeyh kendisinden sonra gelene icazet vere vere, bu zincir ta Resulullah (sav)’a kadar varır. Tarikatta bu silsileye çok önem verilmiştir. Bir nevi manevi nesebdir. Feyzin devam etmesi için, silsilede bir kesiklik, kopukluk olmaması gerekir. Bir müridin de “manevi babaları” sayılan silsiledeki şeyhlerini bilmesi gerekir.
2-İcazet: Şeyhlerin, mürid yetiştirmek üzere ehliyetini ispatlamış ve seyr-u sülükunu tamamlamış olan mensuplarına verdikleri yazılı veya şifahi izindir. Eğer verilen izin yazılı belgeyle kayıt altına alınmışsa, o belgeye “icazatname” denir. “Hilafetname” dendiği de olur.
Tarikat şeyhleri, zaman içerisinde liyakatlı olmayan ve seyr-u sülük görmemiş ehliyetsiz kişilerin şeyhlik iddiasına kalkışmasını önlemek için silsile ve icazet zorunluluğu getirdiler.
3-Bazı kitaplarda şeyhi tanımanın bir kısım alametlerinden bahsedilir. Birkaç örnek:
Huzuruna varıldığında bütün gam, keder gider. İçerde bir ferahlık ve muhabbet uyanır.
Meclisinden ayrılmak istenilmez. Her sözü aşk ve şevki artırır.
Ziyaretine gelen herkes, elini öpmeğe mecbur, hayır duasına niyaz ile mesrur olacağını hisseder.. 
4-Alimlerin ve insanların uyması: Eğer bir şeyhe zamanın alimlerinin en az bir kısmı uymuş, bir kısmı da hakkında hayırlı konuşmuş, insanlardan büyük bir çoğunluk da ona tabi olmuş, hal ve gidişini gördükten sonra onu reddetmemişler ve üstelik sevgileri de artmış ise, bu da o şeyhin hakikiliğine bir alamettir. Zira bu kadar ümmetten insan, yanlışta birleşmez. Bu kadar insanı devamlı aldatmak da mümkün değildir. Bilindiği gibi peygamberimiz: “Ümmetim batılda birleşmez, bir ihtilaf görürseniz, çoğunluğa uyunuz.”4 buyurmuşlardır.
5-Kitapları, hizmetleri ve faaliyetleri de, şeyhi tanıtan birer işaret sayılırlar.
6-Allah tarafından mahfuz olması, çeşit çeşit lütuflarla Allah’ın onu talep etmesi ve araması, ona ism-i a’zamını vererek duasını kabul etmesi de velinin alametleri arasında sayılmıştır.5
Müteşeyyih ve mustasvıflar ise maalesef genellikle bu dünyanın içinden gelen insanlardır. Ya bir şeyhten ders almış ama devam ettirmemiş, yada yaptığı aykırı işlerden ötürü huzurdan kovulmuş, veya şeyhlerinin vefatından sonra bir kamile giderek eksikliklerini tamamlamak yerine bir şekilde şeyhinin müritlerinin başına geçmesini becermiş bu uyanık (!) insanlar, iyi niyetli insanları gerçek şeyhten alıkoydukları için “eşkıya” adını almışlardır. Mahlukata merhametleriyle temayüz etmiş ulu evliya bu tür insanlara lanet etmiş ve “ölümlerinin el-iyaz’u billah sû-i hatime ile olacağını” söylemişlerdir. 
Çok az olmakla beraber, bir devlet kurmak veya iktidardan pay almak kasdıyla dışardan gelerek bu işlere tevessül edenler, hatta bunda başarılı olanlar da yok değildir.

Bunları tanımanın yolları yok mudur?

Elbette vardır. Biraz önce “şeyhlik adabı” anlatılmıştı. O adabın yokluğu başlı başına bir alamettir. Bunlardan başka gerçek şeyhlerde olmayan bazı tutum ve davranışlar da onları ele vermektedir. İşte onlardan bir kaçı:
1. Hakiki mürşitler başlarına adam toplamak için rastgele davet etmez, propaganda yapmazlar. Müritlerinin kalabalıklarıyla övünmez, kaliteye değer verirler. Şandan, şöhretten kaçarlar. 
Oysa sahte şeyhler tabiri caizse davulla, zurnayla adam toplarlar. Kerametleri kendilerinden menkuldür. Müritleri de sohbet adı altında durmadan bu kerametleri anlatır dururlar. Başlarına adam toplansında nasıl olursa olsunlar.  
2. Hakiki mürşitler dünya siyasetiyle uğraşmazlar. Müritlerini de mümkün mertebe Allah (azze ve celle)  den alıkoyan bu tür işlerden uzak tutarlar. Tabi, tasavvufun “dünya” anlayışı malumdur.
Oysa sahte şeyhler, özellikle günümüzde siyasetin kirli ve kaypak zeminini bilmelerine rağmen dünya menfaati adına onunla meşgul olurlar. İktidar kapmak için kavga ederler. Müritlerini de bu menfaatlarına alet ederler.
3. Tasavvufta insan yetiştirmenin bir yolu da “hizmettir”. Şeyhler, müritlerini yetiştirmek için hizmet ettirirler. Ancak bu hizmeti asla kendileri ve aileleri için değildir.
Halbuki sahte şeyhler müritlerini kendileri ve aileleri için hizmette kullanırlar. Kendine ait işlerde ücretsiz veya az bir ücretle esir gibi çalıştırırlar. Geçimlerini müritlerinin üstüne atmış, tabiri caizse onları haraca bağlamıştır. 
4. Kamil mürşitlerin sohbetleri belli bir tertip üzeredir ve müridi aşamalı olarak yetiştirir. Dersler de belli bir usül ve seyir iledir. Bütün bunların olumlu etkisi zaman içinde müritte görülür.
Oysa sahtekarların sohbet ve manevi eğitimlerinde belli bir düzen ve tertip yoktur. Seyr-u sülukları genel usule aykırıdır. Müritlerinde de beklenen haller asla görülmez. Zavallılar birkaç zikir kelimesiyle ve toplu yapılan şovlarla yıllarca oyalanır dururlar.
5. Mürşid-i kamiller kendilerinden ayrılan müritlere beddua etmezler. Belki hayırlarına dua ederler.
Halbuki sahtekar şeyhler, kendilerinden ayrılanların imansız öleceğini ve sonsuz azap göreceğini söylerler. Zavallı müritlerini “gökten düşenin parçası bulunur, bizim tarikatımızdan düşenin bulunmaz” diye korkuturlar. Böylece onları sürekli istismar ederler. 
Oysa tarih içinde birçok kamil mürşit, birçok şeyh değiştirmiş, hatta başka başka velilerden ayrı ayrı icazetler aldığı da olmuştur. Kaldı ki tarikat adabını anlatan kitaplarda müridin “kalbini cezbeden şeyhe” gitmesi gerektiği de anlatılır. Ancak sık sık gereksiz yere şeyh değiştirmek de elbette hoş değildir. Atalarımız “Yuvarlanan taş yosun tutmaz.” Demişler.
 
İntisap Şart mı? 

Herkesin bir şeyhe intisabı şart mıdır? 
Buna cevabımız kısaca şöyledir: Eğer buraya kadar yazılan tasavvufî hayat güzel görülür de yaşanmak istenirse, bilinmelidir ki bu yol şeyhsiz yaşanmaz. Çünkü, tecrübe ve uygulamaya dayalı bir yoldur. Ancak, yanlış anlaşılmasın; bir şeyhe bağlanmadan da İslam şeriatı yaşanılabilir ve Allah’ın lütuf ve izni ile cennete girilebilir. 

Halife:

Halife, şeyhin irşadla görevlendirdiği kişiye denir. Halife olan kişiye şeyh tarafından “hilafetname” veya “icazetname” verilir. Bu, tam bir irşat yetkisi olabileceği gibi, zikir telkini, rüya tabiri, tarikata kabul gibi sınırlı bir görev için de verilebilir. Bu sınırlı icazet, şeyhin vefatı ile biter. Şeyh lüzum görürse verdiği hilafeti tekrar alabilir. Tam icazet, sahibine vefatından sonra şeyhin yerine geçmeye imkan verir.
Halifelerin manen en büyüğüne “serhalife” denir. Genellikle şeyhin vefatından sonra tarikata o mürşit olur. Diğer halifelerin görevini yeniden gözden geçirir. Ya devam ettirir, veya başka görevler de verebilir.
Kısacası halife, bir yerde bir mürşid adına müridleri idare eden, onların seyr-u süluklarına nezaret eden şeyhin vekili ve temsilcisidir.

Mürid: 

Bir şeyhe bağlanarak tarikata girene mürid denir. Derviş, salik, zahid, arif, aşık, veli, sufi, fakir, erenler, ehlullah, miskin, ubbad, garip, talip vb. başka adlar da verilmiştir.
Bir şeyhden tarikat dersi alarak bağlanmaya “inabe, intisap, biat, el alma” gibi isimler verilmiştir. Bunun için önce müridin arzu etmesi, iradesini ortaya koyması gerekir. Şeyh, onu hemen kabul etmez. Ona önce “istihare” emreder. Kendisi de bunu yapar. İstihare hayırla sonuçlanırsa şeyh veya halifesi o talibe (istekliye) ders verir. Bazen müritteki kalp itimadı ve kabiliyetler açıkça görülürse, istihareye lüzum görülmeyebilir.
Bir mürid, tarikata girdiğinde kendisinden ilk istenenleri şöylece özetleyebiliriz: Devamlı abdestli olmak ve abdestli uyumak. Farz namazları vaktinde ve cemaatla kılmak. Nafile namazlara, özellikle de teheccüd, duha ve evvabine devam etmek. Bütün ibadetlerde olduğu gibi namazı da huşu ve huzurla, ta’dil-i erkanına dikkat ederek kılmak. Oruç, zekat, hac gibi ibadetleri hakkıyla yapmak. Geçmişte eda edemedikleri ibadetlerinin mutlaka kazasını yapmak. Yalan, dedikodu, koğuculuk, iftira ve malayaniden dilini koruduğu gibi, eli ve ayağı, gözü ve kulağı, mide ve ırzı bütün haramlardan korumak. Malayani ve abes sohbetlerden vaz geçip, hiçbir kimsenin aleyhinde, ayıbında ve kusurunda olmayıp, kendi kusurlarının affı için çalışmak. Devamlı zikrullaha devama gayret etmek. Kendine lazım olan ilimleri, ihlasla amel etme niyeti ile öğrenmek. Az yemeye, az uyumaya, az konuşmaya, oruçtan istifade etmeye devam ederek kendisini riyazet ve mücahedeye alıştırmak. Kur’an okumaya ve zikrullaha devam etmek. Özellikle seherlerde uyanık olup teheccüd kılmak, dua ve niyaz ile, zikir ile meşgul olmak. 
Bütün bunları yaparken kendinde bir varlık görmemek, amana sarılmak, tevazu ve mahviyyet içinde olmak, ucubtan, gurur ve kibirden şiddetle sakınmak.
Velhasıl Allah’ın şeriatına ve peygamber efendimizin sünnet-i seniyyelerine her hususta uymağa sıdk ile niyyet ederek, ihlasla yerine getirmeye çalışmak ve bu hususta azimli, gayretli, sabırlı, iradeli olmak.6

Müridin Adabı 

Müridin, muhakkak uyması lazım edepleri vardır. Bunlar; Allah’a, şeyhine, ailesine, ihvanına ve sair mümin kardeşleri ve cümle mahlukata karşı göstereceği vazife ve edeplerdir. Mürid bunlara uyduğu ölçüde tarikattan istifade edecektir. Müridin vazifelerini burada kısaca saymak istiyor, daha fazlasını ilgili kitaplara havale ediyoruz.7 


Müridin Allah Tealaya Karşı Adabı
Mürid, her şeyden evvel Allah tealaya ve O’nun dini İslam’a, İslam’ı bize tebliğ eden ve onu en güzel biçimde yaşayan Hz. Resulullah’a (sav) şeksiz şüphesiz, tereddütsüz, pazarlıksız inanır ve inancının gerektirdiği gibi yaşamağa, hatta yaşatmağa, başkalarına da ulaştırmaya çalışır, bu uğurda malı ve canıyla cihad eder. Allah Tealaya karşı edebin başı, her an O’nun şeriatının emirlerini yerine getirme gayreti, çabası, irade ve azmi içinde olmak, bu hususda nefsiyle olan mücahedesine sabırla aralıksız devam etmek, müstakim olmaktır.
Bundan sonra mürid, Allah’tan başka her şeyden -masiva- gönlünü arındırmalı, ağyar ve gafillerin düşüncelerinden kalbini muhafaza etmelidir. Çünkü bunlar birer perde -hicab- dırlar. 
Hakkın her emrine tam bir teslimiyet göstermeli ve her kazasına razı olmalıdır. Hiçbir an Allah (c.c)’a kulluktan çıkmamalı ve her an O’nunla olma bilincine ermelidir. 
İnsanların övmesi veya sövmesi müridin yanında eşit olmalı ve Allah’tan başkasını asla görmemelidir. Rabb Teala, kulun Rabbı olmaya devam ettiği müddetçe, kulun da O’na kul olmaya devam etmemesi, gerçekten çok çirkindir. Öyleyse mürid kalbini, ruhunu ve sırrını iyice temizlemelidir. Her an Allah’a bakma, rıza ve kanaatla sadrını, haya ve vakarı korumakla ruhunu, helal lokma ve iffetle karnını, heva ve hevesi kırmak, arzu ve şehvetleri terketmekle bedenini haramlardan sakınmak ve hayra koşmakla el ve ayaklarını, zikir ve istiğfara devamla dilini temizlemeli, her işinde ölçülü, ihtiyatlı, dengeli olmağa çalışmalı, selef-i salihine benzeyerek her hayra, her hizmete hazır olmalı ve aşkla, şevkle koşmalıdır. 
Hatta üzüntü ve pişmanlık duyarak günahlarını bile temizlemeli, daima güzel bir ölümle husn-i hatime için yalvarıp, su-i hatimeden sakınmalı, buna sebep olur diye her kusurdan arınıp temizlenmeğe çalışmalı ve didinmelidir.

Müridin Şeyhine Karşı Adabı

Müridin şeyhine karşı olan adabını “muhabbet ve teslimiyettir” diye özetlemek mümkündür. Çünkü, açıklayacağımız bütün adabın varacağı son nokta burasıdır. Müridin şeyhine karşı edeplerini şöylece sıralayabiliriz:
Mürid şeyhini sevmeli, saymalı ve “yıkayıcının elindeki ölü gibi” kendisini şeyhe teslim etmeli, huzurunda ve gıyabında edebe uymalı, hürmet ve tazimde kusur etmemelidir. Bu seyr-u sülukun en önemli esasıdır.
İçinden, şeyhinin söz ve işlerine itiraz etmemeli, emrettiklerini ertelemeden yerine getirmeli, özellikle ezkar ve evradını zamanında ve usulüne uygun olarak yapmalı, iyi veya kötü olsun şeyhinden hallerini gizlememeli, şeyhinin sırlarını saklamalıdır.
Yeri geldiğinde şeyhine içten ve ihlasla hizmet etmeli, sevgisinin bir nişanesi olarak maddi manevi her şeyini şeyhine fedaya hazır olmalıdır. Mürid bilmeli ki, feyzinin devamı ve gayesinin gerçekleşmesi şeyhinin vesilesi ile olacaktır. Bu yüzden, şeyhinde fani olmalı, sevdiğini sevmeli, yerdiğini yermeli, hatırına başka bir şey getirmeden şeyhinin telkin ettiği evrad ve ezkar ile meşgul olmalıdır. Hiçbir sıkıntı, mihnet ve meşakkat, onu yolundan alıkoymamalı, azmini gevşetmemelidir.
Şeyhinin vefatından sonra O’nun hanımı ile evlenmemek de, müridin şeyhine karşı göstereceği bir edep olarak önemle zikredilmiştir.
Şeyhe karşı göstereceği edeplerden biri de, onun halifelerinin, hizmetlerini görenlerin, hatta kendinden önce tarikata girmiş olan müridlerinin emirlerini de yerine getirmesi, onlara karşı sevgi ve saygıda kusur etmemesidir.

Müridin Ailesine Karşı Adabı

Kadın olsun erkek olsun, bir müridin ailesi arasında uyacağı edepler vardır. Bunları şöylece özetleyebiliriz.
 Her işe “besmele” ile başlamak, aile efradına geliş ve gidişlerde selam vermek, güler yüzlü, tatlı dilli ve dualı olmak, yerinde musafaha, muanaka (kucaklaşma), takdir ve teşviki ihmal etmemek, haram ve şüpheli yiyecek ve giyeceklerden korumak, çocukların terbiyesinde ve ev işlerinde yardımlaşmak, ibadetlerine ihtimam göstermek, itikat, ibadet, muamelat, ahlak, sanat, ticaret, vb. mesleklere ait zorunlu bilgileri öğrenmelerini sağlamak, sıla-i rahimlerini gözetmek, aşırılığa kaçmadan meşru şaka ve eğlencelerle gönüllerini hoş etmek, haram eğlence ve sefahatlardan korumak, huysuzluklarına sıkıntılarına sabretmek, önemli işlerde istişare etmek, karı koca hak ve isteklerine karşı gönül hoşnutluğu ile karşılık vermek, aile sırlarını korumak, nafaka ve sair hak hukukta eşitliği sağlamak, daima nazik, kibar ve iltifatkar olmak, kırıcı konuşmaktan ve tartışmaktan kaçınmak, eşlerin akrabaları aleyhinde söz söylememek ve hukukunu gözetmek, eve geliş gidişleri zamanında yapmak, aksi durumlarda bilgi vermek, konu komşu haklarını korumak, misafirlere hizmet ve ikram etmek, karşılıklı zevklere saygılı olmak.

Mürid, ailede huzursuzluk ve geçimsizlik sebeplerinden şiddetle kaçınır. Bunların bir kısmını şöylece özetleyebiliriz: İzinsiz ve uzun süre evden ayrılmak, ibadetlerde ve muamelelerde İslam’ın ölçülerine uymamak, ev, eşya ve kılık kıyafetlerde tertip, düzen ve temizliğe dikkat etmemek, sert, kaba ve kırıcı konuşmamak, beşeri ihtiyaçlara karşılık vermemek, yoksulluk veya maddi sıkıntılara sabretmemek, tesettüre ve genel ahlak ve adaba uymamak, aşırı kıskançlık, akrabalara, özellikle eşlerin akrabalarına karşı ilgisizlik, saygısızlık, başkalarının yanında birbirlerini tenkit, gayr-ı meşru hayat ve eğlence, yeni ortamlara uymada esneksizlik ve hoşgörüsüzlük.
Gerekli adaba uyulan bir evde manevi terakki hiç şüphesiz daha çok olacaktır. Çünkü huzur, her güzelliğin önde gelen sebeplerindendir. Karşılıklı edeplere uyulan bir ev, cennet bahçelerinden sayılır.

Müridin İhvanına Karşı Adabı

Müridin manevî kardeşlerine karşı adabını kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Mürid, kardeşlerinin ayıbına bakmaz, kusur araştırmaz, geçmişteki hatalarını dile getirmez. Kimsenin dedikodusu ile meşgul olmaz. Elinden geldiğince hak ve hukuka riayet eder. Allah’ın kendine verdiği nimetlerden kardeşlerine ikram eder.
Mürid, baş olmaya özenmez, ileri atılmaz, kendini kimseden üstün görmez. 
Daima kardeşlerine hayır duada ve hizmettedir. Tembellikten kaçar, her hizmet ve meşakkatli işlerde en önde olmaya çalışır. Onlara hizmeti, nafile ibadetlerden daha faziletli bilir. 
Küsleri barıştırır, dargınları seviştirir, zalimi ikaz eder, mazlumu af ve sabra davet eder. 
Kimseye karşı kalbinde kin, nefret, buğz, haset vb. olumsuzluklar taşımaz. Özür dileyeni affeder. Belki intikama gücü yetse bile kendisine karşı suç işlemiş her müslümanı affeder, hata edenleri nasihatla iyiliğe davet eder. Günah işleyeni terk etmez ve kurtarmaya çalışır. 
Sürekli kardeşlerinin sayısını artırmaya gayret eder. Kazandığı kardeşlerine karşı adaba dikkat ederek, kardeşlerini kaybetmeden korumaya çalışır. Çünkü edepsizliği yüzünden eski kardeşlerini kaybeden bir kişinin yeni kardeş kazanmaya çalışması anlamsız bir iştir.

Müridin Nefsine Karşı Adabı

Müridin, nefsine karşı adabı çoktur. Belli başlılarını belirtmeye çalışalım:
Mürid, Allah’a karşı sıdk ve ihlas içinde olmalı, sadece O’nun rızasını istemeli, bunun için sünnet-i seniyye’ye uymalı, şeyhinden aldığı vazifelere dikkatle devam etmelidir. 
Daima günah ve kusurlarına tevbe etmeli, kendisini Allah’tan alıkoyan dünya, sevgisinden, makam mansıp, şan şöhret ve riyaset, yani baş olma sevdasından kurtulmalıdır.
Yolunun kıymetini bilip vakti aziz tutmalı, gurur, kibir, kendini beğenme, başkalarının kusurunu görme ve araştırma gibi huylardan arınmalı, kendisi için en büyük felaket sayılan kötü ortam ve arkadaşlardan sakınmalı, iyilerle beraber olmaya gayret etmeli, sohbetlere devam etmelidir.
Az yemeli, az söylemeli, az uyumalı, asla nefsine arka çıkmamalı, hatalarını söyleyenlere teşekkür etmelidir. Zikir, teheccüd, nafile namaz, oruç, sadaka, emr-i mar’ruf, nehy-i münker vb. vazifelerini gevşemeden yerine getirmeli, azimetle amel etmeli, sık sık nefsini hesaba çekmeli, daima ona muhalefet ederek riyazet ve mücahede ile ıslahına gitmeli, amacına erişinceye kadar yoluna azim ve sebatla devam etmelidir. 
Derecesi yükseldikçe, gözünde ayıp ve kusurları da büyümeli, asla ucbe, fahre, gurur ve kibire düşmemelidir, eline, diline, beline sahip olup içini dışını arındırmalı, zamanın büyüklerine hürmet etmelidir. 
Yaşantısında manevi temizlik kadar, maddi temizliğe, işlerinde tertip, düzen ve disipline riayet etmelidir.
 Halka hüsn-ü zanla bakmalı, temiz kalpli olmalı, kimseye yük olmamalı, minnet etmemeli, hizmet etmeli ama hiç kimseden hizmet beklememelidir. 
Halkın eza ve cefasına sabretmeli, affedici, birleştirici, barıştırıcı olmalıdır. Sevmeli, sevilmeli, ihsan ve lütuf kabul etmemelidir.  
İsraf ve lükse kaçmamalı, zahid olmalı, helal rızkını kazandıktan sonra vaktini iyilik ve ibadetlerle değerlendirmeli, kazancından infak ve sadakada bulunmalı, herkese ve her canlıya karşı şefkat ve merhametli olmalıdır.
 Özellikle nefsin lezzet ve şehvetlerinden, kötü veya gereksiz, faydasız adet ve alışkanlıklarından kurtulmalı, gaflete düşmemeye dikkat etmeli, her an ihsan üzere olmalıdır. 
Evet, işin özü ihsana ermektir. İhsan, yani Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmek, kendisi her ne kadar O’nu göremiyorsa da, kuşkusuz O’nun kendisini görüyor olduğunu kesinlikle bilmek...